Kul e innekum le tekfurûne billezî halakal arda fî yevmeyni ve tec’alûne lehû endâdâ(endâden), zâlike rabbul âlemîn(âlemîne).
Meali :
De ki: “Gerçekten siz, yeri iki günde yaratanı inkâr edip O’na ortaklar mı koşuyorsunuz? O, âlemlerin Rabbidir.”
(Sadakallahul Aziym Fussilet Suresi 9. Ayet)
Bilgi:
Allah, zamandan ve mekândan münezzehtir. O, dünya hayatı için söz konusu olan gün, ay ve yıl gibi zaman kavramlarına bağlı değildir. Her şeye kâdir olan Rabbimiz, yeryüzünü iki aşamada yaratmayı takdir etmiştir. Birincisinde gökler ve yeryüzü bitişik iken ayrılmış, ikincisinde ise yeryüzü döşenmiş, yaşama uygun hâle getirilmiştir. Âyette, kâinatın Allah’ın yaratmasının eseri olduğuna inanmayanların küfre düştükleri haber verilerek, yaratmaya kadir olanın kulluk yapılmaya da layık olduğu vurgulanmaktadır. Mesaj:
Rabbimiz Allah, her şeyi yaratan, yaratmaya devam eden ve rızıklandırandır.
Allah Teâla, bizleri yoktan var ettiği gibi öldükten sonra tekrar diriltecektir. Çünkü yoktan yaratan, tekrar diriltmeye de kadirdir.
De ki: “Siz yeryüzünü iki günde yaratan Allah’ı inkâr edip de başkalarını ona denk mi tutuyorsunuz? Oysa O, bütün âlemlerin Rabbidir!”
O, yerin üstünde sağlam sarsılmaz dağlar yerleştirdi, orayı bereketli kıldı ve isteyip arayanlar için eşit olmak üzere oradaki rızıkları önceki iki günle birlikte toplam dört günde takdir etti.
Âyetlerde bahsedilen “gün”den maksat, bildiğimiz gün değil, başı ve sonu belli olmayan uzun “jeolojik devir”dir. Kur’ân-ı Kerîm’in başka âyetlerinde de haber verildiği üzere Allah Teâlâ, gökleri, yeri ve bunların içindekileri “altı gün”de yaratmıştır. (bk. Furkan 25/59; Kâf 50/38)
Bahsedilen altı gün burada tafsil edilir ve hangi günlerde neler yaratıldığı bir miktar daha detaylı anlatılır. Buna göre: Altı günden dördü yeryüzünün, yeryüzü üzerindeki dağların ve canlıların hayatlarını devam ettirmelerini sağlayacak hava, su, madenler, bitkiler, hayvanlar gibi geçim kaynaklarının yaratılıp hazırlanmasına ayrılmıştır.
Cenâb-ı Hak yeryüzüne öyle bir bereket vermiştir ki yüz binlerce yıldan beri en küçük canlıdan yüz binlerce canlı türüne mensup hadde hesaba gelmeyen mahlukât faydalandığı halde bu rızıklar bitip tükenmemektedir. Arayıp soranlar, ihtiyacı olanlar, varlığını devam ettirmek için gıda maddelerine muhtaç olan varlıklar, orada ihtiyacı ölçüsünde gıdasını bulabilmektedir.
İşte yeryüzünü ve içindekileri yaratan kuvvetin sahibi Allah, ins ü cin bütün varlıkların mâlikidir; kendisinden başka bütün varlıklar da O’nun memlüküdür. O halde O nasıl inkâr edilebilir? Nasıl başka şeyler O’na ortak koşulabilir? Hiçbir şeye muktedir olamayan aciz mahluklar, nasıl kendisi üzerinde malik ve kadir olan bir varlığa denk tutulabilir?
Gönderen: Serdar - 06-15-2026, 07:04 PM - Forum: Günün Duası
- Yanıt Yok
Ezan Adabı ve Duası Nasıldır?
Hadis-i şerifler ışığında ezanı duyunca yapılması gerekenler, ezan adabı, salavat ve Vesîle duası ile ezan vaktinin fazileti anlatılıyor.
Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:
EZAN ADABI
“Ezânı işittiğiniz zaman müezzinin söylediğini (kelime kelime) aynen tekrarlayın. Sonra bana salât ü selâm getirin. Zira kim bana salât ü selâm getirirse Allah da ona on misliyle rahmet eder.
Sonra benim için Vesîle’yi talep edin. O, cennette bir makamdır ki, mutlaka Allâh’ın kullarından birinin olacaktır. Ona erişecek kimse olmayı ümit ediyorum. Kim benim için Allah’tan Vesîle’yi talep ederse, şefaatim kendisine vâcib olur.”
Türkçe anlamı: "Ey şu eksiksiz davetin ve kılınacak namazın rabbi Allahım! Muhammed'e vesîleyi ve fazîleti ver. Onu, kendisine vaadettiğin makâm-ı mahmûda ulaştır, Muhakkak ki sen vaadinden dönmezsin"
Abdullah İbni Amr İbni Âs radıyallahu anhümâ’dan rivayet edildiğine göre, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
“Ezanı işittiğiniz zaman, müezzinin söylediklerinin aynısını siz de söyleyin. Sonra bana salâvat getirin. Çünkü bir kimse bana bir defa salâvat getirirse, Allah buna karşılık ona on defa salât eder. Daha sonra benim için Allah’tan vesîleyi isteyin. Çünkü vesîle, cennette Allah’ın kullarından bir tek kuluna lâyık olan bir makamdır. O kulun ben olacağımı umuyorum. Benim için vesîleyi isteyen kimseye
şefatim vâcip olur.”
“Ey bu eksiksiz davetin ve kılınacak namazın Rabbi! Efendimiz, Hazret-i Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e Vesîle’yi, fazîleti ve yüce dereceleri ver. O’nu, va‘dettiğin Makām-ı Mahmûd üzere haşret! Muhakkak ki Sen va‘dinden dönmezsin. Ey merhametlilerin en merhametlisi, rahmetinle lutfeyle!..” (Bkz. Buhârî, Ezân, 8; Ebû Dâvûd, Salât, 37/529)
Ezan vakti, duâların da kabul olduğu bir vakittir. Hadîs-i şerifte buyurulur:
“İki duâ vardır, asla reddedilmez veya çok nâdir reddedilir:
Ezan esnasında yapılan duâ ile
Allah yolunda cihâd ederken insanların birbirine girdikleri andaki duâ.”
Anadolu dervişinin günlük hayatta kullandığı dua ve temenniler, İslam ahlakı, gönül nezaketi ve müminler arasındaki güzel davranışlar anlatılıyor.
Anadolu dervişi günlük hayatta, her vesile ile duâ eder. Dilinde lânet ve bedduâ yoktur.
Mü’minlerin dilinden her vesile ile besmele, hamdele, istiğfar ve benzeri zikir sözleri dökülür.
Şöyle ki;
Mü’minler karşılaştıklarında birbirlerine selâm vererek, duâda bulundukları gibi; ayrılırken de yine bu duâ ile birbirlerini Allâh’ın selâmetine emânet ederler.
ANADOLU DERVİŞİNİN DUA VE TEMENNİLERİ
Allâh’ın selâmının oluşturduğu bir şahsiyet güzelliği içinde şuurlu her müslümanın hâli ne güzeldir:
Birbirlerinden ayrılırken;
“‒Allâh’a emânet ol!” derler.
Seyahatlerde;
“‒Allâh’a ısmarladık!”
“‒Hayırlı yolculuklar, Allah yoldaşın olsun!” derler.
Evlenenlere;
“‒Allah mesut eylesin!” derler.
Ticaret esnasında;
“‒Siftah senden bereket Allah’tan...”
“‒Bereketli olsun!”
“‒Hayrını göresin!” derler.
Hastalıkta;
“‒Rabbim şifâlar ihsân eylesin!” derler.
Yeni doğanlar için;
“‒Ömrü hayırlı, yaşayışı amel-i sâlih üzere ve bahtı da güzel olsun!” “Hayru’l-halef olsun!” derler.
Gönderen: Serdar - 06-15-2026, 06:41 PM - Forum: Günün Hadisi
- Yanıt Yok
Ramazan orucu dışında en fazîletli oruç, Allâh’ın ayı Muharrem ayında tutulan oruçtur.
Rasûlullah Efendimiz buyuruyor:
“Ramazan orucu dışında en fazîletli oruç, Allâh’ın ayı Muharrem ayında tutulan oruçtur. (Yine, devamında:) Farzlar dışında en faziletli namaz da gece namazıdır (teheccüd namazıdır).”
(Müslim, Sıyâm 202, 203; Nesâî, Kıyâmu’l-leyl, 6)
Muhterem Kardeşlerimiz!
Muharrem’in ilk 10 günü. “وَلَيَالٍ عَشْرٍ : 10 gece.” (el-Fecr, 2)
On gece çok mübarek bir gece. Cenâb-ı Hak âyet-i kerîmede bu gecenin ehemmiyetini, 10 gecenin ehemmiyetini bildiriyor. Bu on gecenin ilk gecesine, akşam namazından itibâren girmiş olmuş olacağız. Cenâb-ı Hak -inşâallah- ümmet-i Muhammed için hayır eyler, mübârek eyler -inşâallah-.
İbn-i Abbas -radıyallâhu anh- bu 10 gece, Muharrem’in ilk 10 gecesi olduğunu ifade ediyor. (Bkz. Taberî, XXX, 107)
“وَلَيَالٍ عَشْرٍ” bu “on gece”, -inşâallah- bu on geceyi ihyâ ederiz.
Bu günlerde yapılacak en mühim gayret; infaklar, gece seherlerin îfâsı noktasında da Cenâb-ı Hak:
Seherleri ihyâ etmek. Yani seherler, bir istiğfar zamanıdır, tevbe zamanıdır. Cenâb-ı Hak, kapıları açıyor. Demek ki seherlerde bir teheccüd namazı var. Cenâb-ı Hak:
Yine Rasûlullah Efendimiz buyuruyor:
“Ramazan orucu dışında en fazîletli oruç, Allâh’ın ayı Muharrem ayında tutulan oruçtur. (Yine, devamında:) Farzlar dışında en faziletli namaz da gece namazıdır (teheccüd namazıdır).” (Müslim, Sıyâm 202, 203; Nesâî, Kıyâmu’l-leyl, 6)
Muharrem Aynın Diğer Adı ve Bu Ayda Oruç Tutmanın Önemi
Bu aya, Muharrem ayına “Şehrullah” adı verilir. Bu da, bu ayın kıymetini ifade etmek için “Şehrullah, Allâh’ın ayı” ifade edilir. Bilhassa 10 Muharrem de, aşr/10, Âşûre günü oruç tutmanın en fazîletli olduğu bir gündür.
-Sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’e yahudîler dediler ki:
“–Bugün biz de oruç tutarız. Bugün Mûsâ’nın, Firavun’un şerrinden kurtulduğu gündür.” dediler.
Efendimiz buyurdu ki:
“–O zaman biz Mûsâ’ya daha yakınız.” (Bkz. Buhârî, Savm 69, Enbiyâ 22; Müslim, Sıyâm, 127/1130)
“Biz 9-10 tutalım.” (Bkz. Ahmed, I, 241; Bezzâr, no. 1052; Heysemî, III, 188)
Bu da çok câlib-i dikkat bir hâdise. Demek ki (gayr-i müslimlere) benzememek. Nerede benzememek? İbadette bile benzememek. Değil başka hususlarda, kılık kıyafet vs. âdetler vs… İbadette bile benzememek.
Onun için Efendimiz buyurdu:
“Biz o zaman 9-10 tutalım.” buyurdu. “Yahut da 10-11 tutalım.” (Bkz. Ahmed, I, 241; Bezzâr, no. 1052; Heysemî, III, 188)
Bu da çok mühim. Fâtiha’da hep okuyoruz:
غَيْرِ الْمَغْضُوبِ عَلَيْهِمْ وَلَا الضَّالِّينَ
(“Gazaba uğramışların ve sapmışların yolunu değil.” [el-Fâtiha, 7])
Benzemeyeceğiz. Bir İslâm karakter, İslâm şahsiyetini her şeyde temsil edecek bir müslüman.
Ramazan orucu farz olduktan sonra bu 10 Muharrem orucu da sünnet-i seniyye olarak kaldı ve devam ediyor.
10 Muharrem'de Neler Yaşandı?
Bu, 10 Muharrem’de tecellîler:
Bu, büyük tecellîlerin yaşandığı bir gün oluyor. Birkaç misal verirsek:
Âdem -aleyhisselâm-ʼın tevbesi bu günde kabul oldu. Bu 10 Muharrem’de kabul oldu. Demek ki bugün, 10 Muharrem günü “tevbe-istiğfar” günü.
Hazret-i Nûh -aleyhisselâm-ʼın tufandan kurtulup, gemisinin selâmete erdiği gün. 10 Muharrem’de Cûdi Dağı’na oturdu. Nûh -aleyhisselâm-ʼın 950 sene süren çilelerle (dolu) tebliğ hayatındaki “sabır ve sebât”ını tefekkür günü.
Yine, İbrahim -aleyhisselâm-ʼın Nemrut’un ateşine atılıp Cenâb-ı Hakk’ın lûtfuyla kurtulduğu, bir cennet bahçesine döndüğü bir gün. Demek ki Hakkʼa dostluk yolunda karşılaştığımız ilâhî imtihanlardaki hâlimizi muhâsebe etme durumundayız.
Yine Mûsâ -aleyhisselâm-ʼın Firavun’un zulmünden, Yûsuf -aleyhisselâm-’ın zindandan kurtulduğu gündür. Demek ki bugün, büyük saâdetler dâimâ, büyük çilelerin ardından geliyor.
Eyyûb -aleyhisselâm-ʼın hastalık ve iptilâlardan kurtulduğu gündür. Demek ki bugün, ilâhî imtihanlarla karşılaştığımızda “sabır, rızâ, şükür” hâlimizi gözden geçirme günüdür.
Cenâb-ı Hak bu en yüce peygamberleriyle bize misal vermiş oluyor.
Ayrıca bugün, İslâm tarihinin gördüğü en acı felâketlerden biri olan, Efendimizʼin aziz torunu Hazret-i Hüseyin Efendimizʼin hunharca katledildiği gündür. Yani İslâmʼın bağrına hançer saplandığı gündür.
Yine o menfur cinayete, hangi müslüman duysa, işitse, ne kadar bir hüzün veren bir hâdisedir. Demek ki insan ne kadar bir cânî oluyor. Ki bu, Efendimiz’in yavrusu, torunu.
Yine, bu, bilhassa bu hâdiseden bir ibret alıp ümmet-i Muhammed’in birlik ve beraberliğini zedeleyecek tarzda kuru çekişmelere girmek, en başta o azîz şehidlerin mübârek rûhlarını incitecek hareketlerdendir.
Dolayısıyla mü’minler bir kardeş gününü yaşayacak ve kardeşliği yaşayacaklar. Birbirini tesellî edecekler. Birbirine zimmetli olduğunun idrâki içinde olacaklar.
!0 Muharrem'de Erzak Almanın Bereketi
Yine 10 Muharrem günü, fazla erzak almanın bereketiyle alâkalı, -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyuruyor:
“Kim Aşûre günü (nafaka hususunda) âilesine geniş davranırsa Allah Teâlâ da bütün sene boyunca onun (o kişinin) rızkına bolluk ihsân eder.” (Taberânî, Evsat, IX, 121, Kebîr, X, 77; Beyhakî, Şuab, III, 366)
Demek ki evimize rızkımızı bugün daha fazla almalıyız ki bugünün bereketinden bütün sene istifâde edelim.
Câbir -radıyallâhu anh- bu rivâyetle alâkalı olarak;
“–Biz bunu denedik ve öyle (büyük bir bereket) bulduk.” buyuruyor.
Yine İbn-i Uyeyne de:
“–Biz bunu elli sene, altmış sene tecrübe ettik.” (Münâvî, Feyzu’l-Kadîr, VI, 306)
Demek ki o zaman çocuktu, uzun bir müddet tecrübe ettik, bunun bereketini gördük buyuruyor.
Demek ki -inşâallah- bu 10 Muharrem’de de evimizin rızkını biraz daha geniş tutalım -inşâallah-. Bütün sene -inşâallah- onun bereketini görelim -inşâallah- Rabbimiz’in lûtfuyla -inşâallah-.
(Suları acı ve tatlı olan) iki denizi salıvermiştir; birbirine kavuşuyorlar. (Fakat) aralarında bir engel vardır, birbirine geçip karışmıyorlar.
(Sadakallahul Aziym - Rahmân Suresi 19. ve 20. Ayet)
Rahmân sûresinin 19 ve 20. âyetlerinden çıkarmamız gereken ibretler nelerdir? Karışmayan denizleri Kur’ân-ı Kerim nasıl anlatıyor?
Denizlerin birleştiği boğazlarda ve nehirlerin denize döküldüğü noktalarda ısı ve tuz oranı farklı olan suların görünmez bir perde ile birbirine karışmadıkları, ancak asrımızda tespit edilebilmiştir. Kur’ân-ı Kerim ise bu hakikati de bildirmiştir:
Rahmân Sûresi’nin 19 ve 20. âyetlerinde;
“İki denizi birbirine kavuşmak üzere salıvermiştir. (Fakat) aralarında bir engel vardır; birbirine geçip karışmazlar! (Kendi yapılarını muhafaza ederler.)” buyurulmuştur.”
1 Muharrem, Muharrem ayının ilk on günü ve Aşure Günü’nde okunması tavsiye edilen dualar ve faziletli amelleri bu yazıda derledik.
İlk muhacirlerin ve Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) hicretine dayanan bu mübarek zaman diliminde, Muharrem ayının 1. ve 10. günlerinde okunacak dualar derlenmiştir. Bu günlerin feyzinden istifade edilmesi temenni edilir.
“Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla. Allah (c.c) Efendimiz Muhammed’e âline ve ashâbına salât u selâm eylesin! Allah’ım! Sen ebedîsin, Kadîm’sin, Evvel’sin. Fazl u ihsânın çok yücedir. Her şeyi kaplayan ve her şeyin sığınağı olan cömertliğin çok yücedir. Yeni yıl gelmiş bulunuyor. Bu sene içinde bizi şeytandan, onun dostlarından ve ordularından korumanı istiyoruz. Şu dâimâ kötülüğü emreden nefse karşı yardımını istiyoruz. Sana yaklaştıracak şeylerle meşgul olabilmem için yardımını istiyorum, ey Celâl ve İkrâm Sâhibi olan Allah’ım! Allah, ümmî nebî Efendimiz Muhammed’e, âline, mübarek ve temiz ashâbına salât eylesin! Hamd, âlemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur.”
“Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla. Allah’ım! Sen ebedîsin, Kadîm’sin, dirisin, Kerîm’sin, Hannân’sın, Mennân’sın. Bu yeni sene içinde beni ilâhî rahmetten kovulmuş şeytandan korumanı istiyorum. Şu dâimâ kötülüğü emreden nefse karşı yardımını istiyorum. Yine Sana yaklaştıracak şeylerle meşgul olabilmem için yardımını istiyorum, ey Celâl ve İkrâm Sâhibi olan Allah’ım! Rahmetinle lutfeyle ey merhametlilerin en merhametlisi!”
Her kim Muharrem ayının ilk on gününde, özellikle birinci ve onuncu Aşûra günleri sabahleyin üç kere bu duâyı okursa Allah Zü’l-celâl Hazretleri’nin o kimseyi tâ gelecek senenin Muharrem ayına kada cemî’ belâlardan emîn ve muhafaza buyuracağı rivâyet olunmaktadır.
10 Muharrem’de (Aşure Günü) Yedi Defa Okunacak Duâ
“Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla. Allah’ı mîzân dolusunca, ilimlerin nihâyet derecesiyle, râzı olacağı şekilde, Arş’ın ağırlığınca tesbih ederim. Allah’tan koruyacak hiçbir sığınak ve kurtuluş yolu yok, O’ndan yine O’na sığınılır. Çift ve tek olan şeyler adedince, Al-lah’ın bütün tam kelimeleri adedince O’nu tesbih ederim. Ey merhametlilerin en merhametlisi, rahmetinle bana selâmet vermeni istiyorum. Günahlardan korunmaya güç yetirmek ve taate kuvvet bulmak, ancak yüce ve Azîm olan Allah’ın tevfik ve yardımıyladır. O bana yeter, O ne güzel vekildir. Ne güzel Mevlâ ve ne güzel yardımcıdır. Allah, mahlûkâtın en hayırlısı olan Efendimiz Muhammed’e, âline ve ashâbına salât eylesin! Âmîn!”
Kaynak:
Mahmud Sami Ramazanoğlu, Dualar ve Zikirler, Erkam Yayınları
Gönderen: Serdar - 06-15-2026, 06:07 PM - Forum: Günün Hadisi
- Yanıt Yok
Allâh, Müslümanın başına gelen bir sıkıntı sebebiyle günahlarını bağışlar günahları dökülür.
Hastalık ve Musibetlerin Mümin İçin Hikmeti
Abdullah bin Mesud’un (r.a.) rivayet ettiği hadiste, hastalık ve musibetlerin mümin için günahlara kefaret olduğu ve sabırla karşılanan sıkıntıların manevi kazançları anlatılıyor.
Abdullâh bin Mes’ûd -radıyallâhu anh- şöyle anlatır:
SIKINTILAR KARŞISINDA MÜMİNİN KAZANCI
Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in huzûruna vardım. Kendisi sıtmaya yakalanmıştı.
“–Ey Allâh’ın Rasûlü! Gerçekten şiddetli bir sıtma nöbetine tutulmuşsunuz!” dedim.
“–Evet, sizden iki kişinin çekebileceği kadar ıztırap çekmekteyim.” buyurdu.
“–Bu, herhâlde iki kat sevap kazanmanız içindir.” dedim.
“–Evet, öyledir. Allâh, Müslümanın ayağına batan bir diken veya başına gelen daha büyük bir sıkıntı sebebiyle günahlarını bağışlar. O müslümanın günahları ağaç yaprakları gibi dökülür.” buyurdu.
Şeriat, fıkıh ve İslam’ın bütünlüğü; modern çağda ortaya çıkan yanlış algılar ve kavramların çarpıtılması üzerinden ele alınıyor.
Emirleri ve nehiyleri kategorize etmek için şeriat, ahlak ve âdap ile alakalı hususları tasnif etmek için zikredilen tarikat kavramları günümüzde en fazla tahrifata uğrayan ıstılahlardır. Buna bir de yasalarla mukayese edilmesi anlamında fıkıh eklendiğinde İslâm'ın tüm önemli kavramlarının içi boşaltılmakta, suya sabuna dokunmayan bir din ortaya çıkarılmaktadır.
ŞERİAT SADECE HUKUK MUDUR?
İslam ne sadece hukuk kurallarından ibaret olup tepeden bakan ve tahakküm eden bir dindir ne de çerçevesi, kâideleri ve ilkeleri olmayan hümanizm türü bir ideolojidir. Hakikati ihtiva eden her kavramın başına geldiği gibi, en fazla istismar edilen ve Müslümanların dahi zihnini bulandıran konu; fıkhî hükümlerin asırlar öncesinde kaldığı ve şeriatın bugün uygulanamayacağı iddiasıdır.
Nitekim bugün fıkıh ve şeriat, insanlara “ya el-kol kesen ya savaş açıp işgal eden yahut kırbaç cezasıyla insana hayatı zindan eden” kavramlar olarak gösterilmiş ve çarpıtılmıştır.
Zihinlere işlenen ancak hakikati yansıtmayan husus, şeriatın tamamen kural-kâide ile emir-nehiylerden oluştuğu düşüncesidir. Halbuki şeriat; ahlak ve âdapla ilgili hususları, tasavvufî yönelişleri ve tarikatın teşvik ettiği unsurları da içine alan, Hz. Peygamber’in (s.a.v.) tebliğ ve beyan ettiği bütün esasların meydana getirdiği sistemin, nizamın ve intizamın adıdır; yani İslâm’ın bizzat kendisidir.[1]
Şeriat ve İslam’ın Değiştirilemezliği
Bazı modernistlerin “şeriatın bir Müslümanın hayatından çıkarılması gerektiği” veya “günümüzde uygulanması mümkün olmayan tarihsel motifler içerdiği” yönündeki iddialarına kulak vermek ve bu söylemlerde haklılık payı görmek, İslâm’ın bu çağa uygun olmadığını kabul etmek anlamına gelir.
Yani şeriatı istememek demek, İslâm’ı reddetmek ve Allah Teâlâ’nın “Sizin için İslâm’ı seçtim.” (Mâide, 5/3) yahut “Allah katında yegâne din İslâm’dır.” (Âl-i İmrân, 3/19) buyruğuna rağmen başka bir din arayışına girmek demektir. Nitekim şeriat, ayet ve hadis temelli bir nizama dayanır; bu sebeple beşerî bir iradeyle değiştirilmesi, iptal edilmesi veya rafa kaldırılması söz konusu değildir.
ŞERİATIN YANLIŞ ALGISI VE MÜSLÜMANLARIN SORUMLULUĞU
Bugün şeriatı Müslümanlara dahi kötü gösteren, şer'î meseleleri çarpıtarak insanları ya dinden soğutan ya da en hafif ifadeyle akidelerini zedeleyen kesimlerin; yerli-yabancı oryantalistlerin, insanları kasten veya sehven yanlış inançlara sevk eden müsteşriklerin yahut onlara alkış tutan çevrelerin elbette büyük vebali vardır.
Ancak bütün bunlar yaşanırken ve akîdevî anlamda ciddi kırılmalar meydana gelirken konfor alanından çıkmayan, tepki ve refleks göstermeyen Müslümanların sorumluluğunu görmezden gelirsek ne sorunları çözebiliriz ne de aynı hataları tekrar etmekten kurtulabiliriz. Bu sebeple başkalarını sorgulamadan önce, kendimizle bir hâl muhasebesi yapmamız öncelikli bir Müslümanlık vazifesidir.
Yaşadığımız çağ olgular yerine algıların, hakikatler yerine ideallerin ve pazarlanan hayallerin revaçta olduğu bir çağdır. İslâm’ın günümüze hitap etmediğini iddia edenlerin dayandıkları gerekçeler; “İslâm'ın modern zamanın ruhunu okuyamaması, modası geçmiş bir din olarak kalması, Müslüman coğrafyaların savaş ve kaos içinde olması yahut Müslümanların sefalet içinde yaşaması” gibi tutarsız bahanelerdir.
İSLAM MI SORUMLU, UYGULAMA MI?
Senelerdir İslâmî hükümlerin uygulanmadığı bir coğrafyada, sırf Müslümanlar yaşıyor diye ortaya çıkan suçların sorumlusu ne İslam’dır ne fıkıhtır ne de şeriattır. Kamusal alandan çıkarılarak sadece camiye hapsedilen bir din anlayışı; hayata müdahil olmadıkça, evlerde ikame edilmedikçe, çarşı-pazara yön vermedikçe, hukuk ve ekonomi sistemlerini inşa etmedikçe ortaya çıkan problemlerin mesulü İslam değil, caydırıcılıktan, adalet ve hakkaniyetten uzak mevcut sistemlerdir.
Merhum Rasim Özdenören’in ifade ettiği gibi, fıkhın uygulanmayan veya yanlış uygulanan hükümlerinden İslâm değil, bu hükümleri hayata geçirmeyen yahut yozlaştıran insanlar ve yönetimler sorumludur. Nitekim bir toplumda fıkhın teorik olarak var olması, o toplumun “Müslümanca” yaşadığı anlamına gelmez.[2]
Toplumsal Sorunların Kaynağı İslam mıdır?
Söz gelimi aile hukukunda, İslâm’ın kadın ve erkek için tanımladığı hak ve sorumluluklar göz ardı edildiği hâlde ortaya çıkan aile facialarının suçunu İslam’a yüklemek aklıselimle bağdaşmaz.
Çocukların istismar edildiği, suç oranlarının arttığı, zenginlerin fakirleri ezdiği ve en küçük kavgaların ölümle sonuçlandığı bir düzende, “Bu suçları Müslümanlar işliyorsa sorun İslam’dadır.” şeklinde bir çıkarım yapmak; sorun çözmek yerine İslam’ı suçlu ilan etme çabasından başka bir anlam taşımaz.
İSLAM’DA SUÇ VE CEZA DENGESİ
İslam bir yandan günah ve sevap tasavvuruyla insanı ahlâklı ve erdemli hâle getirmeyi hedeflerken, diğer yandan suç ve ceza anlayışıyla toplum içinde hakkaniyet sahibi bireyler yetiştirmeyi amaçlamaktadır. Büyük suçlar küçük cezalarla geçiştirildiğinde nasıl adalete olan güven sarsılıyorsa küçük suçlara büyük cezalar verildiğinde de toplumda o kadar kaos meydana gelmektedir. Bu sebeple İslam’da suç ve ceza arasında gözetilen denge, adalet fikrinin temel unsurlarından biridir.
Asırlardır İslâm’ın yalnızca adının kaldığı, Müslümanca bir tavrın dahi çoğu zaman gümrüğe tabi tutulduğu bir dünyada; İslam’ın insana, aileye, kadına ve adalete verdiği değer görmezden gelinerek sürekli hedef alınması, hak ile batıl mücadelesinin, “Firavun ile Mûsa” savaşının devam ettiğini, “putları kırdığı için ateşlere atılmaya çalışılan İbrâhimlerle hala Nemrutça” mücadele edildiğini göstermektedir.
İslam’a Yönelik Çifte Standartlar ve Algı Operasyonları
İffetten söz edilince “özgürlüğe müdahale”, tesettürden bahsedilince “kılık kıyafet özgürlüğünün kısıtlanması”, kısas talep edilince “yaşam hakkının ihlali”, suçlulara İslâmî usulde ceza verilmesi istenince “laikliğe aykırılık” gibi söylemler öne sürülmekte; buna karşılık aynı suçlar işlendiğinde “Müslüman toplumlarda bunlar hâlâ yaşanıyorsa İslam çözüm üretmekten acizdir.” denilmektedir.
Böyle bir zeminde şu soruyu sormak en tabiî hakkımızdır: “Yüzyıldır İslâmî hükümlerin büyük ölçüde unutulduğu bir coğrafyada, mevcut sistemlerin yetiştirdiği bireyler suç işliyorsa ve hâlâ adalet tesis edilemiyorsa, sorun İslam’da mı; yoksa İslam’ı kötü göstermeye çalışan zihniyette midir?”
TEORİ İLE PRATİK ARASINDAKİ KOPUKLUK
Bir kanun veya sistemin ne derece etkili olduğunu anlayabilmek için, öncelikle onun uygulanmasına fırsat verilmesi gerekir. Şer'î hükümlerin uygulanmadığı bir yerde Müslümanların hata yapması yahut suç işlemesi ne şeriatın bir noksanlığı ne de İslâm’ın bir eksikliği olarak görülebilir. Beşerî hukukun uygulandığı toplumlarda insanlar çoğu zaman inandıkları dinin emirlerinden ziyade, yaptırım gücü olan kanunlara tabi olmaktadır.
Merhum Sezai Karakoç’un da işaret ettiği gibi, bu coğrafyada asırlardır İslam iktisat sistemi kurulmak yerine yalnızca İslam iktisat tarihi okutulmuştur. Buna rağmen İslam’ın ortaya koyduğu iktisadî modelden daha adil ve hakkaniyetli bir sistem geliştirilememiştir.[3] Şayet bugün faiz, gelir dağılımı adaletsizliği ve ekonomik sömürü gibi problemler varsa bunun sebebi uygulanmayan İslam iktisat doktrini değil, onun yerine ikame edilen faiz merkezli düzendir.
Müslümanca Yaşamak ve Düşünmek
Aynı şekilde ilahiyat fakültelerinin veya imam-hatip liselerinin çokluğu da bu bilgiler hayata taşınmadıkça toplumun dindar olduğu anlamına gelmez. Nitekim İslam’dan uzaklaşan fert ve cemiyetin, sorunlarına İslam hukuku içinde çözüm aramaması ve kurtuluşu başka mecralarda araması, kaçınılmaz biçimde kargaşa ve kaosa sebebiyet vermektedir.
Unutulmamalıdır ki yalnızca hukuk kurallarıyla erdemli bir toplum inşa etmek mümkün değildir. Aynı şekilde ahlâkî seviyesi düşük bir toplumu salt hukuk kurallarıyla ahlaklı hâle getirmek de imkânsızdır. Bu sebeple “Müslümanca yaşamak”, her şeyden önce “Müslümanca düşünmeyi” gerektirir.
Dipnotlar:
[1] Muhammed Umâre, İzâletü’ş-şübühât an me’âni’l-mustalahât (Kâhire: Dâru’s-Selâm, 2010), 510.