Altın Küre’de Devlerin Savaşı: Leonardo DiCaprio'nun kara komedisi "One Battle After Another" ve Timothée Chalamet’nin başrolünde olduğu "Marty Supreme" bu gece en büyük ödüller için yarışıyor.
Nikki Glaser Sahnede: Ünlü komedyen Nikki Glaser, bu geceki törenin sunucusu olarak "kimsenin gözünün yaşına bakmayacağı" esprileriyle törene damga vurmaya hazırlanıyor.
Wicked Yıldızları Yarışıyor: Ariana Grande ve Cynthia Erivo, "Wicked: For Good" filmindeki performanslarıyla aynı kategoride birbirlerine rakip oldular.
Çocuk Bayramı Değil, Çocukça Bir Dünya Hayali: 23 Nisan
Bir milletin kaderi, en karanlık zamanında bile, umudun en parlak meşalesini çocukların ellerine teslim edebilir mi? Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk, bu soruya, sadece “evet” demekle kalmadı, bu inancı taçlandıran somut bir armağan verdi: 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı. Bu, sadece bir “bayram” değil, dünya tarihinde benzeri görülmemiş, derin ve insani bir vizyonun ta kendisidir: Egemenliğin, geleceğin ve neşenin, en saf haliyle, çocuklara emanet edilişinin simgesi.
23 Nisan 1920, Türk milletinin makus talihini değiştirdiği, “Kayıtsız şartsız millet egemenliği” ilkesiyle tarih sahnesine çıktığı gündür. TBMM’nin açılışı, bir milletin ölüm kalım mücadelesi verirken bile, meşruiyetini ve yönetim hakkını, kendi iradesinden aldığının ilanıdır. Bu, sadece askeri bir zaferin değil, aynı zamanda demokratik ve çağdaş bir devletin kuruluş belgesinin imzalandığı andır. Atatürk, bu büyük zaferi, sadece geçmişe bir saygı duruşu olarak değil, geleceğe yapılan en anlamlı yatırım olarak gördü. Ve bu kutlu günü, dünyadaki tek ve en kapsamlı Çocuk Bayramı ilan ederek, egemenliğin gerçek sahibinin, yarının büyükleri olan çocuklar olduğunu tüm dünyaya haykırdı.
Bu bayramın ruhunu anlamak için, onun iki temel sacayağını görmek gerekir:
Ulusal Egemenlik Ayağı: Milletin İradesi
Bu bayram, bize şunu hatırlatır: Türkiye Cumhuriyeti, hiçbir kişiye, zümreye veya sınıfa değil, doğrudan milletin kendisine aittir. Meclis, bu iradenin somutlaşmış halidir. 23 Nisan, bu bilinci her yıl tazeleyen, demokrasi kültürünü kökleştiren milli bir andır.
Çocuk Bayramı Ayağı: Geleceğin İnşası
Atatürk’ün dehası, bu milli günü, dünya çocuklarına armağan etmekle taçlandı. Bu, sıradan bir jest değildir. Bu, bir liderin, dünya barışına, kardeşliğe ve insanlığın ortak umuduna olan inancının tezahürüdür. Çocuklar, henüz önyargıların, nefretin ve sınırların kirletemediği saf yüreklerdir. Onların ellerinde şekillenecek bir dünya, ancak daha adil, daha güzel ve daha barışçıl olabilir. Her yıl düzenlenen şenliklerde, dünyanın dört bir yanından Türkiye’ye gelen çocuklar, bu evrensel mesajın canlı temsilcileridir. Farklı diller konuşsalar, farklı kıyafetler giyseler de, yüzlerindeki o içten gülümseme ve oyun oynarken kurdukları saf iletişim, insanlığın ortak dilidir.
Bugün, okullarımız rengârenk balonlarla, sınıflar süslerle donatılır. Stadyumlarda binlerce çocuğun ahenkli hareketleri, şiirler, şarkılar ve coşku dolu gösteriler, ülkenin dört bir yanını bir şenlik alanına çevirir. Ancak bu bayramın özü, sadece bir günlük bir eğlence değildir. Asıl amaç, çocuklara verilen değeri, onların hayal gücünü, yaratıcılığını ve potansiyelini ortaya çıkarma fırsatını herkese göstermektir. Bir günlüğüne devlet kurumlarında makamlara oturan çocuklar, aslında “siz bizim geleceğimizsiniz” sözünün somut bir karşılığını yaşarlar.
Sonuç olarak, 23 Nisan, Türkiye’nin en özgün, en insancıl ve en ileri görüşlü milli bayramıdır. O, hem geçmişte atılmış kahramanlık dolu bir adımın gururunu, hem de geleceğe dair en masum, en umut dolu hayallerin taşıyıcısı olmanın sorumluluğunu bize yükler. Bu bayram, büyüklere şunu hatırlatır: “Çocuklarınızı iyi yetiştirin, onlara güvenin, onlara dünyayı emanet edin.” Çocuklara ise şu mesajı verir: “Bu vatan sizindir. Onu, barışın, bilimin, sevginin ve kardeşliğin hâkim olduğu daha güzel bir yer yapmak sizin elinizdedir.”
23 Nisan, bu yüzden sadece Türkiye’nin değil, tüm dünya çocuklarının, “çocukça” bir dünya hayal etme ve inşa etme bayramıdır. Neşesi hiç eksilmesin, coşkusu hep taze kalsın.
“Küçük hanımlar, küçük beyler… Sizler hepiniz geleceğin bir gülü, yıldızı, bir mutluluk parıltısısınız! Memleketi asıl aydınlığa boğacak sizsiniz.” – Mustafa Kemal ATATÜRK
Zamanın ve mekânın hükmünün bittiği, hakikat aleminin bütün ihtişamıyla tecelli ettiği bir gece… İnsanlığın önderi, alemlere rahmet Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v.), bir gece vakti, Yüce Yaratıcı’nın davetiyle, sınırsız bir yolculuğa çıkar. Bu, sadece bedensel bir yükseliş değil, ruhun, aklın ve kalbin, maddi dünyanın bütün sınırlarını aşıp ilahi huzura yükselişidir. İşte bu mucizevi hadise, her yıl Recep ayının 27. gecesinde “Miraç Kandili” olarak idrak edilir ve müminlerin gönlünde, sönmeyen bir maneviyat meşalesi gibi parlar.
Miraç, “yükseğe çıkmak” anlamına gelen “uruc” kökünden türemiş bir kelimedir. Hadise, iki aşamadan oluşur: İsra ve Miraç. İsra, Hz. Peygamber’in (s.a.v.) bir anda Mekke’deki Mescid-i Haram’dan Kudüs’teki Mescid-i Aksa’ya yaptığı, zaman ve mekân üstü yolculuktur. Bu, İslam’ın ilk kıblesi olan Kudüs’e ve tüm semavi dinlerin ortak mirasına işaret eden derin bir semboldür. Oradan başlayan Miraç ise, göklere yükseliş, peygamberlerle buluşma, cennet ve cehennemi müşahede etme ve nihayetinde, “kab-ı kavseyn ev edna” (iki yay arası kadar, hatta daha yakın) bir mesafeye vararak Allah’ın (c.c.) huzuruna çıkıştır. Bu, bir kul için tasavvurun ötesinde bir lütuf ve şereftir.
Bu yolculuğun insanlığa en büyük hediyelerinden biri, beş vakit namaz farizasının bildirilmiş olmasıdır. Namaz, müminin miracıdır. Her secde, kulun Rabbi ile buluşması, her kıyam, O’nun karşısında duruşudur. Miraç, bize şu hakikati fısıldar: İnsan, maddi bedeniyle yeryüzünde yaşasa da, ruhu ve niyetiyle sınırsız yüksekliklere ulaşabilir. Bu, insanoğlunun potansiyeline ve değerine dair en muhteşem müjdedir.
Miraç Kandili’ni anlamak, onu sadece geçmişte yaşanmış mucizevi bir olay olarak görmekten öteye taşır. Bu gece, her bir mümin için kişisel bir yansıma ve iç hesaplaşma zamanıdır. “Benim manevi miracım nedir?” sorusunu sordurur bize. Günlük koşturmacanın, dünyevi kaygıların ve nefsani arzuların ötesine geçebiliyor muyuz? Kalbimizi, yüksek mertebelere, erdemlere, iyiliklere ve Allah sevgisine yükseltebiliyor muyuz? Miraç, bize “dikey” bir hayatın, yani alçak gönüllülükle yeryüzünde yürürken, kalbin ve ruhun daima yüce değerlerle hemhal olmasının mümkün olduğunu gösterir.
Ayrıca, bu gece, ümmet bilincinin ve hoşgörünün de remzidir. Hz. Peygamber (s.a.v.), yolculuğu sırasında diğer peygamberlere imam olup namaz kıldırmış, onların mirasını ve tevhid mesajını temsil etmiştir. Bu, İslam’ın, tüm hak dinlerin son ve mükemmel halkası olduğunun ve tüm inananları kucaklayıcı bir mesaj taşıdığının da bir göstergesidir.
Sonuç olarak, Miraç Kandili, sönmeyen bir umut ışığıdır. En zor, en sıkıntılı zamanlarda (Miraç’tan önceki “hüzün yılı” gibi) dahi, ilahi rahmetin bir anda her şeyi değiştirebileceğini, insanı en yüce makamlara eriştirebileceğini hatırlatır. Bize düşen, bu kutsal geceyi, gaflet uykusundan uyanmak, dua ve ibadetle yükselmek, affedilmek için yalvarmak ve bir kez daha “miraç” etmek, yani yükselmek için bir fırsat bilmektir. Çünkü her secde, bizim için küçük bir miraçtır; ve her Miraç Kandili, bu büyük hakikati yeniden hatırlatan ilahi bir davettir.
“Şüphesiz ki namaz, müminlere belirli vakitlerde yazılı bir farzdır.” (Nisa Suresi, 103. Ayet) – Miraç’ın bize en kıymetli hediyesi.