<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0" xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/" xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/">
	<channel>
		<title><![CDATA[Efsane Board - Hikayeler]]></title>
		<link>/</link>
		<description><![CDATA[Efsane Board - ]]></description>
		<pubDate>Sat, 25 Apr 2026 09:38:00 +0000</pubDate>
		<generator>MyBB</generator>
		<item>
			<title><![CDATA[Hz Ali ve Ney'in Hikayesi (Ney Flütü)]]></title>
			<link>/showthread.php?tid=23537</link>
			<pubDate>Thu, 26 Oct 2023 10:57:11 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="/member.php?action=profile&uid=8">RasitTunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">/showthread.php?tid=23537</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Hz Ali ve Ney'in Hikayesi (Ney Flütü)</span></span><br />
<br />
Bir gün Peygamber Efendimiz (SAV) tek başına otururken Hazreti Ali (r.a) yanına geliyor. "Sizi çok dertli gördüm. Bir probleminiz mi var?" diyor. Efendimiz (SAV), "Bana Mirac'da verilen sırları düşünüyorum, ya Ali!" cevabı veriyor. Hazreti Ali de "Birazını benimle paylaşabilir misiniz?" diyor. Efendimiz (SAV), "Ya Ali, kaldıramazsın." diyor.<br />
Hazreti Ali (r.a) dinlediği sırları taşıyamayınca...<br />
<br />
Peygamberimiz (SAV) Hazreti Ali'yi (r.a) çok istekli görünce sırlarınn bir kısmını anlatıyor. Hazreti Ali (r.a) o sırları duyduğu anda göğsünde bir kabarma, taşkınlık hissediyor. Söylemek, bağırmak istiyor. Ama sırdır, söyleyemiyor. Hemen Mekke'nin dışına çıkıyor. Kör bir kuyu buluyor. Ve o kuyuya bağıra bağıra içindekileri anlatıyor. Sonra rahatlıyor. O su vermeyen kuyu, Hazreti Ali'nin (r.a) verdiği sırları kaldıramayarak taşmaya başlıyor. Su taşınca suyun çevresindeki kamışları besliyor.<br />
<br />
Kamışlar zamanla büyüyor. Bir gün oradan geçen bir çoban, rüzgarın kamışlarda çok hoş bir ses çıkarttığını fark ediyor. Kesip, belirli işlemlerden geçirip onu üflemeye başlıyor.<br />
<br />
Bir gün Hazreti Muhammed (SAV) ile Hazreti Ali (r.a) develeri ile oradan geçerken bu çobanın çaldığı kamışın sesini duyuyor. Efendimiz (SAV) devesini durduruyor. Hazreti Ali'ye (r.a) dönüp, "Ya Ali, sen benim sırlarımı birine mi anlattın?" diye soruyor. Efendimiz'in (SAV), "Bu kamış parçası kıyamete kadar benim sırlarımı taşıyacak, sadece kalbi açık olanlar duyabilecek." dediği de rivayet ediliyor. O yüzden Mevlana da Mesnevi'nin ilk beyitlerinde şöyle diyor: Sırrın uzak değil, yakın bir yerde ama onu duyacak göz, duyacak kulak nerede?</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Hz Ali ve Ney'in Hikayesi (Ney Flütü)</span></span><br />
<br />
Bir gün Peygamber Efendimiz (SAV) tek başına otururken Hazreti Ali (r.a) yanına geliyor. "Sizi çok dertli gördüm. Bir probleminiz mi var?" diyor. Efendimiz (SAV), "Bana Mirac'da verilen sırları düşünüyorum, ya Ali!" cevabı veriyor. Hazreti Ali de "Birazını benimle paylaşabilir misiniz?" diyor. Efendimiz (SAV), "Ya Ali, kaldıramazsın." diyor.<br />
Hazreti Ali (r.a) dinlediği sırları taşıyamayınca...<br />
<br />
Peygamberimiz (SAV) Hazreti Ali'yi (r.a) çok istekli görünce sırlarınn bir kısmını anlatıyor. Hazreti Ali (r.a) o sırları duyduğu anda göğsünde bir kabarma, taşkınlık hissediyor. Söylemek, bağırmak istiyor. Ama sırdır, söyleyemiyor. Hemen Mekke'nin dışına çıkıyor. Kör bir kuyu buluyor. Ve o kuyuya bağıra bağıra içindekileri anlatıyor. Sonra rahatlıyor. O su vermeyen kuyu, Hazreti Ali'nin (r.a) verdiği sırları kaldıramayarak taşmaya başlıyor. Su taşınca suyun çevresindeki kamışları besliyor.<br />
<br />
Kamışlar zamanla büyüyor. Bir gün oradan geçen bir çoban, rüzgarın kamışlarda çok hoş bir ses çıkarttığını fark ediyor. Kesip, belirli işlemlerden geçirip onu üflemeye başlıyor.<br />
<br />
Bir gün Hazreti Muhammed (SAV) ile Hazreti Ali (r.a) develeri ile oradan geçerken bu çobanın çaldığı kamışın sesini duyuyor. Efendimiz (SAV) devesini durduruyor. Hazreti Ali'ye (r.a) dönüp, "Ya Ali, sen benim sırlarımı birine mi anlattın?" diye soruyor. Efendimiz'in (SAV), "Bu kamış parçası kıyamete kadar benim sırlarımı taşıyacak, sadece kalbi açık olanlar duyabilecek." dediği de rivayet ediliyor. O yüzden Mevlana da Mesnevi'nin ilk beyitlerinde şöyle diyor: Sırrın uzak değil, yakın bir yerde ama onu duyacak göz, duyacak kulak nerede?</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Hz. Zeynep ve Acı Hikayesi - Dönememek ve Sert Kırılma Z Kırılması]]></title>
			<link>/showthread.php?tid=20977</link>
			<pubDate>Sun, 21 May 2023 05:57:33 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="/member.php?action=profile&uid=8">RasitTunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">/showthread.php?tid=20977</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Hz. Zeynep ve Acı Hikayesi - Dönememek ve Sert Kırılma Z Kırılması</span></span><br />
<br />
Hz. Zeynep, ailesine sadık, vefalı olmanın zirvesindeki örneklerden. Dünya kadınlığı onu tanımaya çok muhtaç. Toplumumuzda onun hak ettiği kadar bilindiğini söyleyemeyiz. Bu itibarla onun hayatını özetlemeye çalışacağım. Peygamber Efendimiz'in (aleyhissalatü vesselam) kızlarının en büyüğü, ailenin ikinci çocuğu. Efendimiz'e nübüvvet görevinin verilmesinden hemen sonra değerli annesi Hz. Hatice ile beraber Müslüman olmakla şereflendi. Hz. Hatice kadınların ilki ise, Zeynep de genç kızlardan Müslüman olanların ilki. Yaklaşık on iki yılda altı çocukla şenlenen kutlu ve görgülü ailede abla olma sorumluluğu, ona erken dönemde büyük tecrübe kazandırdı. Hayat onu pişirip olgunlaştırdı. İki erkek kardeş, Kasım ile Tahir'in çocuk yaşta vefatları ailede büyük hüzünlere sebep oldu. On beş yaşında teyzesi Hale'nin oğlu Ebu'l-As ile dünyaevine girdi.<br />
Genç eşler mizaç yönünden kaynaştılar. Kocası dürüst, çevresinde saygın, başarılı bir tacir idi. Zeynep ona Müslümanlığı münasip lisan ile anlatsa da, milletinin asırlık inançlarını bırakmaya yanaşmıyordu. Fakat Zeynep'e de müdahale etmiyordu. Zeynep, iyi bir eş olarak onu mutlu etmeye çalışıyor, işlerinde ona destek oluyordu. Sabırla, özellikle davranışlarıyla onu Müslümanlığa imrendirmeye gayret ediyordu. Kocasının akraba ve iş çevresinde, karısından ve kayın pederinden ötürü, dinini terk etti damgasını yemekten çekindiğinden, mahalle baskısı sebebiyle İslam'a yaklaşmadığını seziyordu.<br />
Müslümanların sayısı birer ikişer artınca Mekke eşrafı konuyu ciddiye almaya, derken Müslüman olanları tehdit ve işkence etmeye başladılar. Güçsüzlere ve kölelere öldüresiye işkence etmekle kalmayıp Mekke'nin en şerefli ailesinden olmasına, hem de liderlerinden Ebu Talib'in kefaleti altında olmasına rağmen Peygamber Efendimiz'i de aşağılamaya girişiyorlardı. Mesela Kâbe'de namaz kılarken hakaret ediyorlar, secdede iken üzerine deve işkembesi bırakarak kirletme gibi muamelelere maruz bırakıyorlardı. Efendimiz'in erkek evladı kalmayınca, babasına destek verme işinin kendisine düştüğünü düşünen Zeynep onu kolluyor, su götürerek elini yüzünü yıkıyor, teselli etmeye çalışıyordu. O da, "Korkma yavrum, onlar babana zarar veremezler..." diye onu rahatlatıyordu. Vakti gelince, kardeşi Fatıma'nın da bu kollamayı yapıp, bu alçakça işleri yapan erkeklere müstahak oldukları sözleri söylediklerini biliyoruz.<br />
Zeynep yirmi yaşında iken kadınlık âleminin iftiharı annesinin vefatı, Efendimiz gibi dört kızı için de büyük bir imtihan oldu. Aynı yıl, Peygamberimiz'in kefili olan amcası Ebu Talib'in de ölümü bu seneyi "hüzün yılı" yaptı. Baskılar iyice artınca, hatta Efendimiz'i öldürme planları başlayınca aziz babası Resul-i Ekrem ve üç kardeşi Rukiye, Ümmü Gülsüm ve Fatıma Medine'ye hicret ederken o, şirk kampında kendisine diş bileyen bir ortamda müşrik bir kocanın evinde kalmaya mahkûm olarak gidemedi. Ama yıkılmadı, kocasına sadakati ve ailesine fedakârlığını sürdürdü.<br />
Kocası, Hicret'in ikinci yılı 624'te gerçekleşen Bedir Savaşı'na katıldı. Putperestlere karşı zafer kazanan Müslümanlara esir düştü. Esirler fidye vererek kurtulabiliyorlardı. Bu esaret Zeynep ve kocası için hayatın en karanlık gecesi oldu. Bu zifiri karanlığın ileride ışığa yol vereceğini sonra öğreneceklerdi. Kâinat sahipsiz değildi. Kalplerin niyazını, mazlumların duasını, samimiliği neticesiz bırakmayan Yüce Yaratıcı'nın takdiri çok sürprizler saklıyordu. Ama o günkü yürek parçalayan durum, gerek Peygamberimiz, gerek kızı Zeynep için dayanılacak bir ıstırap değildi. Bunun dehşetini bizler tahayyül bile edemeyiz. Zeynep'in karşısında insanlığın efendisi, hak dini ve adaleti getirmiş, babası. Kendisi de O'nun bildirdiği dine gönülden bağlı, O'nu inkâr etmenin ebedî cehenneme götüreceğini biliyor. Diğer taraftan, zafer kazanmış komutan! Öbür yanda ona düşman safında yer alan kocası! Kocasına sahip çıkmak, Allah'ın elçisini, aziz babasını karşısına almak demek! Ayrıca hak dine ve aziz babasına gönülden bağlanmış rahmetli annesini de hiçlemek! Zeynep'in kalbi iki taraf arasında parçalanıyordu. Fakat sonunda, kendi konumunda yapması en uygun düşündüğü şeyi yaptı. Kocasını kurtarmak için elindeki avucundaki bütün paraları, hatta annesinin evlenme sırasında taktığı kolyeyi bile ortaya koyup Bedir'e gönderdi. Esirlerden birinin fidye çıkını gelip açılınca Hz. Peygamber'in gözü içindeki kolyeye takıldı. Daha dikkatle bakınca, "Bu Hatice'nin kolyesi!" dedi. Gözlerinden yaşlar boşanmaya başladı. Onun da kalbinin kaç parça olduğunu tasavvur etmeye çalışalım. Bir tarafta Allah'ın verdiği görev; karşısında düşman kamptaki damadı. Öbür tarafta sevgili kızı. Bir tarafta da hak dini yaymak için düşmanlıklara karşı savaşan dava arkadaşları... Efendimiz bu dramatik ortamda arkadaşlarına, "Fidyeyi almak hakkınızdır, fakat dilerseniz Hatice'nin hatırasını Zeynep'e iade edip esirini bedelsiz salıverirseniz bu da sizin takdirinize kalmıştır." dedi. Ashabı, iade etti. Hz. Peygamber, Ebu'l-As'ı gönderirken, "Şimdi cari olan ilahi hükme göre Zeynep'le nikâhınız devam edemez. Onun Medine'ye gelmesine izin vermelisin. Almak üzere göndereceğim vekilime teslim etmelisin." diye söz aldı.<br />
Aslında Zeynep, kocasını eş ve insan olarak beğendiği gibi, o da karısını aynı şekilde seviyordu. Fakat kendi yurttaşlarının gözünde, düşman tarafın komutanının damadı olduğundan, çevresi senelerdir baskı yapıp karısını boşamaya zorluyorlardı. O da cesurca direniyor ve, "Ona bedel olabilecek Kureyş'ten bir kadın bulabileceğimi düşünemiyorum." diyordu. Peygamberimiz çok geçmeden onu almak üzere Zeyd'i Mekke'ye gönderdi. Zeyd aile içinde büyümüş, o devir hükümlerine göre Zeynep'in ağabeyi idi. Ebu'l-As, kardeşi Kinane vasıtasıyla Mekke dışındaki Zeyd'e teslim işlemini yaptı. Durumu fark eden bir müşrik grup arkadan yetişip, içlerinden Hebbar, mızrak darbesiyle Zeynep'i deveden düşürdü. Hamile olan Zeynep çocuğunu düşürdü, kan revan içinde kaldı. Uzun bir maceradan sonra Medine'ye ulaştı. Efendimiz sevinmekle beraber son musibeti sebebiyle üzüldü ve şöyle dedi: "Zeynep pek hayırlı bir kızımdır. Benden dolayı hayli eziyet çekmiştir." Ayrıca damadını da takdir etti, "Aferin, doğru söyledi ve sözünü de tuttu!" dedi.<br />
Zeynep 24 yaşında bir genç hanımdı. Çok kolay evlenebilirdi. Hatta o ortamda evlenmemesi yadırganırdı. Ne var ki kocasını unutamıyordu. Onun da kendisini sevdiğini, dalgalı bir denizde teknesiyle hidayet fenerine doğru yol almak için dalgalarla boğuştuğunu hissediyordu. Zayıf da olsa, içinde soluk bir ümit şulesi kaybolmamıştı. Günü geldi, akşamın birinde Medine'de bir haber yayıldı: Müslüman müfrezesi Medine yakınında Mekkelilerin ticaret kervanını, adamları ve malları ile ele geçirmiş. Kervanın başında Ebu'l-As varmış. Savaş hali sebebiyle Ebu'l-As'ın hayat hakkı yoktu. Zeynep sabahı zor etti. Sabah namazında mescide gidip Hz. Peygamber namazı kıldırmaya başlayacağı sırada, kadınlar tarafından yüksek sesle, bütün mescide duyuracak şekilde: "Ey Müslümanlar! Ben Resulullah'ın kızı Zeynep'im. Bilesiniz ki Ebul-As benim kefaletim altındadır!" Selam verdikten sonra Efendimiz cemaate, "Sıradan bir Müslüman'ın bile kefaleti geçerlidir." dedikten sonra Zeynep'in yanına gidip, "Onu hoş tutup ikramda bulunabilirsin. Fakat sana dokunmasın, biliyorsun ki o sana helal değildir." dedi.<br />
Ebu'l-As İslam'a girmeyi reddetti. Üstelik mallarını da istedi: "Benim olsa istemem, fakat bunlar emanet, Mekke'de sahiplerine ulaştırma borcum var." Efendimiz ashabına, "Bu mallar ganimettir, meşru malınızdır. Ama siz nasıl isterseniz öyle yapın!" deyince, Müslümanların müsamahası mallarını da, hayatını da bağışladı. Ebu'l-As Mekke'de emanetleri verdikten sonra derhal İslam'a girdiğini cesaretle ilan edip şöyle dedi: "Aslında Medine'de iken içimden karar vermiştim. Fakat onlar can korkusuyla Müslüman olduğumu zannedeceklerdi. Siz de emanetleri getirmediğim için beni kınayacaktınız. İşte şimdi hür irademle, haklarınızı vermiş olarak Medine'ye hareket ediyorum!" İşte tam kayınpederine layık bir damat!<br />
Efendimiz, yeni mehir ve nikâh olmaksızın Zeynep'i ona teslim etti. Senelerce süren sabır, sevgi, vefa, içtenlik Hak Teâlâ katında kabul buyuruldu, hasretler vuslat ile sonuçlandı. Kavuşma ancak bir yıl sürdü. Hz. Zeynep (r.anha) çilelerin, özellikle o mızrak darbesinin etkisiyle hastalıktan kurtulamamıştı. Otuz yaşında vefat etti. Ashab onun hükmî şehit olduğunu söylerdi. Ebu'l-As (ra) da ondan dört yıl sonra irtidad isyanlarına karşı yapılan Yemâme Savaşı'nda şehit oldu. Allah onlardan razı olsun. Onların güzel davranışlarını yeni nesillerimizde devam ettirsin. <br />
<br />
<br />
Alem Döndü<br />
Sen inat Ettin Dönmüyorsun<br />
Sen Haaala Dönmüyorsun<br />
<br />
"ve ileyhi Türceun"<br />
<br />
KIRIPTAMI döndürdüler seni Zeynebim!<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kaynak:</span></span> Bir Sevda Öyküsü ve Örnek Bir Kadın: Hz. Zeynep<br />
Prof. Dr. Suat Yıldırım / Zaman<br />
haksozhaber</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Hz. Zeynep ve Acı Hikayesi - Dönememek ve Sert Kırılma Z Kırılması</span></span><br />
<br />
Hz. Zeynep, ailesine sadık, vefalı olmanın zirvesindeki örneklerden. Dünya kadınlığı onu tanımaya çok muhtaç. Toplumumuzda onun hak ettiği kadar bilindiğini söyleyemeyiz. Bu itibarla onun hayatını özetlemeye çalışacağım. Peygamber Efendimiz'in (aleyhissalatü vesselam) kızlarının en büyüğü, ailenin ikinci çocuğu. Efendimiz'e nübüvvet görevinin verilmesinden hemen sonra değerli annesi Hz. Hatice ile beraber Müslüman olmakla şereflendi. Hz. Hatice kadınların ilki ise, Zeynep de genç kızlardan Müslüman olanların ilki. Yaklaşık on iki yılda altı çocukla şenlenen kutlu ve görgülü ailede abla olma sorumluluğu, ona erken dönemde büyük tecrübe kazandırdı. Hayat onu pişirip olgunlaştırdı. İki erkek kardeş, Kasım ile Tahir'in çocuk yaşta vefatları ailede büyük hüzünlere sebep oldu. On beş yaşında teyzesi Hale'nin oğlu Ebu'l-As ile dünyaevine girdi.<br />
Genç eşler mizaç yönünden kaynaştılar. Kocası dürüst, çevresinde saygın, başarılı bir tacir idi. Zeynep ona Müslümanlığı münasip lisan ile anlatsa da, milletinin asırlık inançlarını bırakmaya yanaşmıyordu. Fakat Zeynep'e de müdahale etmiyordu. Zeynep, iyi bir eş olarak onu mutlu etmeye çalışıyor, işlerinde ona destek oluyordu. Sabırla, özellikle davranışlarıyla onu Müslümanlığa imrendirmeye gayret ediyordu. Kocasının akraba ve iş çevresinde, karısından ve kayın pederinden ötürü, dinini terk etti damgasını yemekten çekindiğinden, mahalle baskısı sebebiyle İslam'a yaklaşmadığını seziyordu.<br />
Müslümanların sayısı birer ikişer artınca Mekke eşrafı konuyu ciddiye almaya, derken Müslüman olanları tehdit ve işkence etmeye başladılar. Güçsüzlere ve kölelere öldüresiye işkence etmekle kalmayıp Mekke'nin en şerefli ailesinden olmasına, hem de liderlerinden Ebu Talib'in kefaleti altında olmasına rağmen Peygamber Efendimiz'i de aşağılamaya girişiyorlardı. Mesela Kâbe'de namaz kılarken hakaret ediyorlar, secdede iken üzerine deve işkembesi bırakarak kirletme gibi muamelelere maruz bırakıyorlardı. Efendimiz'in erkek evladı kalmayınca, babasına destek verme işinin kendisine düştüğünü düşünen Zeynep onu kolluyor, su götürerek elini yüzünü yıkıyor, teselli etmeye çalışıyordu. O da, "Korkma yavrum, onlar babana zarar veremezler..." diye onu rahatlatıyordu. Vakti gelince, kardeşi Fatıma'nın da bu kollamayı yapıp, bu alçakça işleri yapan erkeklere müstahak oldukları sözleri söylediklerini biliyoruz.<br />
Zeynep yirmi yaşında iken kadınlık âleminin iftiharı annesinin vefatı, Efendimiz gibi dört kızı için de büyük bir imtihan oldu. Aynı yıl, Peygamberimiz'in kefili olan amcası Ebu Talib'in de ölümü bu seneyi "hüzün yılı" yaptı. Baskılar iyice artınca, hatta Efendimiz'i öldürme planları başlayınca aziz babası Resul-i Ekrem ve üç kardeşi Rukiye, Ümmü Gülsüm ve Fatıma Medine'ye hicret ederken o, şirk kampında kendisine diş bileyen bir ortamda müşrik bir kocanın evinde kalmaya mahkûm olarak gidemedi. Ama yıkılmadı, kocasına sadakati ve ailesine fedakârlığını sürdürdü.<br />
Kocası, Hicret'in ikinci yılı 624'te gerçekleşen Bedir Savaşı'na katıldı. Putperestlere karşı zafer kazanan Müslümanlara esir düştü. Esirler fidye vererek kurtulabiliyorlardı. Bu esaret Zeynep ve kocası için hayatın en karanlık gecesi oldu. Bu zifiri karanlığın ileride ışığa yol vereceğini sonra öğreneceklerdi. Kâinat sahipsiz değildi. Kalplerin niyazını, mazlumların duasını, samimiliği neticesiz bırakmayan Yüce Yaratıcı'nın takdiri çok sürprizler saklıyordu. Ama o günkü yürek parçalayan durum, gerek Peygamberimiz, gerek kızı Zeynep için dayanılacak bir ıstırap değildi. Bunun dehşetini bizler tahayyül bile edemeyiz. Zeynep'in karşısında insanlığın efendisi, hak dini ve adaleti getirmiş, babası. Kendisi de O'nun bildirdiği dine gönülden bağlı, O'nu inkâr etmenin ebedî cehenneme götüreceğini biliyor. Diğer taraftan, zafer kazanmış komutan! Öbür yanda ona düşman safında yer alan kocası! Kocasına sahip çıkmak, Allah'ın elçisini, aziz babasını karşısına almak demek! Ayrıca hak dine ve aziz babasına gönülden bağlanmış rahmetli annesini de hiçlemek! Zeynep'in kalbi iki taraf arasında parçalanıyordu. Fakat sonunda, kendi konumunda yapması en uygun düşündüğü şeyi yaptı. Kocasını kurtarmak için elindeki avucundaki bütün paraları, hatta annesinin evlenme sırasında taktığı kolyeyi bile ortaya koyup Bedir'e gönderdi. Esirlerden birinin fidye çıkını gelip açılınca Hz. Peygamber'in gözü içindeki kolyeye takıldı. Daha dikkatle bakınca, "Bu Hatice'nin kolyesi!" dedi. Gözlerinden yaşlar boşanmaya başladı. Onun da kalbinin kaç parça olduğunu tasavvur etmeye çalışalım. Bir tarafta Allah'ın verdiği görev; karşısında düşman kamptaki damadı. Öbür tarafta sevgili kızı. Bir tarafta da hak dini yaymak için düşmanlıklara karşı savaşan dava arkadaşları... Efendimiz bu dramatik ortamda arkadaşlarına, "Fidyeyi almak hakkınızdır, fakat dilerseniz Hatice'nin hatırasını Zeynep'e iade edip esirini bedelsiz salıverirseniz bu da sizin takdirinize kalmıştır." dedi. Ashabı, iade etti. Hz. Peygamber, Ebu'l-As'ı gönderirken, "Şimdi cari olan ilahi hükme göre Zeynep'le nikâhınız devam edemez. Onun Medine'ye gelmesine izin vermelisin. Almak üzere göndereceğim vekilime teslim etmelisin." diye söz aldı.<br />
Aslında Zeynep, kocasını eş ve insan olarak beğendiği gibi, o da karısını aynı şekilde seviyordu. Fakat kendi yurttaşlarının gözünde, düşman tarafın komutanının damadı olduğundan, çevresi senelerdir baskı yapıp karısını boşamaya zorluyorlardı. O da cesurca direniyor ve, "Ona bedel olabilecek Kureyş'ten bir kadın bulabileceğimi düşünemiyorum." diyordu. Peygamberimiz çok geçmeden onu almak üzere Zeyd'i Mekke'ye gönderdi. Zeyd aile içinde büyümüş, o devir hükümlerine göre Zeynep'in ağabeyi idi. Ebu'l-As, kardeşi Kinane vasıtasıyla Mekke dışındaki Zeyd'e teslim işlemini yaptı. Durumu fark eden bir müşrik grup arkadan yetişip, içlerinden Hebbar, mızrak darbesiyle Zeynep'i deveden düşürdü. Hamile olan Zeynep çocuğunu düşürdü, kan revan içinde kaldı. Uzun bir maceradan sonra Medine'ye ulaştı. Efendimiz sevinmekle beraber son musibeti sebebiyle üzüldü ve şöyle dedi: "Zeynep pek hayırlı bir kızımdır. Benden dolayı hayli eziyet çekmiştir." Ayrıca damadını da takdir etti, "Aferin, doğru söyledi ve sözünü de tuttu!" dedi.<br />
Zeynep 24 yaşında bir genç hanımdı. Çok kolay evlenebilirdi. Hatta o ortamda evlenmemesi yadırganırdı. Ne var ki kocasını unutamıyordu. Onun da kendisini sevdiğini, dalgalı bir denizde teknesiyle hidayet fenerine doğru yol almak için dalgalarla boğuştuğunu hissediyordu. Zayıf da olsa, içinde soluk bir ümit şulesi kaybolmamıştı. Günü geldi, akşamın birinde Medine'de bir haber yayıldı: Müslüman müfrezesi Medine yakınında Mekkelilerin ticaret kervanını, adamları ve malları ile ele geçirmiş. Kervanın başında Ebu'l-As varmış. Savaş hali sebebiyle Ebu'l-As'ın hayat hakkı yoktu. Zeynep sabahı zor etti. Sabah namazında mescide gidip Hz. Peygamber namazı kıldırmaya başlayacağı sırada, kadınlar tarafından yüksek sesle, bütün mescide duyuracak şekilde: "Ey Müslümanlar! Ben Resulullah'ın kızı Zeynep'im. Bilesiniz ki Ebul-As benim kefaletim altındadır!" Selam verdikten sonra Efendimiz cemaate, "Sıradan bir Müslüman'ın bile kefaleti geçerlidir." dedikten sonra Zeynep'in yanına gidip, "Onu hoş tutup ikramda bulunabilirsin. Fakat sana dokunmasın, biliyorsun ki o sana helal değildir." dedi.<br />
Ebu'l-As İslam'a girmeyi reddetti. Üstelik mallarını da istedi: "Benim olsa istemem, fakat bunlar emanet, Mekke'de sahiplerine ulaştırma borcum var." Efendimiz ashabına, "Bu mallar ganimettir, meşru malınızdır. Ama siz nasıl isterseniz öyle yapın!" deyince, Müslümanların müsamahası mallarını da, hayatını da bağışladı. Ebu'l-As Mekke'de emanetleri verdikten sonra derhal İslam'a girdiğini cesaretle ilan edip şöyle dedi: "Aslında Medine'de iken içimden karar vermiştim. Fakat onlar can korkusuyla Müslüman olduğumu zannedeceklerdi. Siz de emanetleri getirmediğim için beni kınayacaktınız. İşte şimdi hür irademle, haklarınızı vermiş olarak Medine'ye hareket ediyorum!" İşte tam kayınpederine layık bir damat!<br />
Efendimiz, yeni mehir ve nikâh olmaksızın Zeynep'i ona teslim etti. Senelerce süren sabır, sevgi, vefa, içtenlik Hak Teâlâ katında kabul buyuruldu, hasretler vuslat ile sonuçlandı. Kavuşma ancak bir yıl sürdü. Hz. Zeynep (r.anha) çilelerin, özellikle o mızrak darbesinin etkisiyle hastalıktan kurtulamamıştı. Otuz yaşında vefat etti. Ashab onun hükmî şehit olduğunu söylerdi. Ebu'l-As (ra) da ondan dört yıl sonra irtidad isyanlarına karşı yapılan Yemâme Savaşı'nda şehit oldu. Allah onlardan razı olsun. Onların güzel davranışlarını yeni nesillerimizde devam ettirsin. <br />
<br />
<br />
Alem Döndü<br />
Sen inat Ettin Dönmüyorsun<br />
Sen Haaala Dönmüyorsun<br />
<br />
"ve ileyhi Türceun"<br />
<br />
KIRIPTAMI döndürdüler seni Zeynebim!<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kaynak:</span></span> Bir Sevda Öyküsü ve Örnek Bir Kadın: Hz. Zeynep<br />
Prof. Dr. Suat Yıldırım / Zaman<br />
haksozhaber</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Altın Yumurtlayan Tavuk]]></title>
			<link>/showthread.php?tid=20849</link>
			<pubDate>Fri, 12 May 2023 00:08:57 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="/member.php?action=profile&uid=8">RasitTunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">/showthread.php?tid=20849</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Altın Yumurtlayan Tavuk</span></span><br />
<br />
Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zamanlarda bir vakit şirin bir köyde yoksul bir köylü çiftçi yaşarmış. Bu çiftçi tavukları çok severmiş, her gün tavukları beslermiş ama bir tavuğu varmış ki çok özelmiş. Özelliği ise altın yumurtluyor olmasıymış, çiftçi her gün altından olan yumurtayı şehre götürüp kuyumcuda bozdururmuş.<br />
<br />
Bu böyle giderken yoksul çiftçi giderek zenginleşmeye başlamış, zenginleştikçe çiftçi değişmiş artık para kazanıp geçinmek için çalışmaya gerek duymuyormuş. Çiftçi her gün altın yumurtlayan tavuğun yumurtasını satarak geçiniyormuş. Çok geçmeden çiftçi gereksiz şeylere harcamaya başlamış bu parayı ve bir süre sonra yetmemeye başlamış.<br />
<br />
Çiftçi artık tavuğu sevip okşamıyor ona eskisi kadar değer verip sevmiyormuş. Çiftçi zamanla tavuğun karnında bir hazine olduğunu düşünmeye başlamış. Eğer tavuğu kesip karnındaki hazineyi alırsa ömür boyu zengin yaşayacağını düşünmüş.<br />
<br />
Çiftçi aç gözlü olmaya başlamış ve bir gün elinde bir bıçak ile kümese girmiş. Tavuk çiftçiyi öyle görünce kaçmaya başlamış. Çiftçi kararlıymış, tavuğu yakalamış ve anında kesmiş. Hemen tavuğun karnını kesip merak için karnına bakmış ama bir de ne görsün? Tavuğun karnı ne altın doluymuş ne de hazine varmış. Aç gözlülük yaptığını o anda anlamış ve pişman olmuş. Fakat tavuk öldüğü için iş işten geçmiş.</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Altın Yumurtlayan Tavuk</span></span><br />
<br />
Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zamanlarda bir vakit şirin bir köyde yoksul bir köylü çiftçi yaşarmış. Bu çiftçi tavukları çok severmiş, her gün tavukları beslermiş ama bir tavuğu varmış ki çok özelmiş. Özelliği ise altın yumurtluyor olmasıymış, çiftçi her gün altından olan yumurtayı şehre götürüp kuyumcuda bozdururmuş.<br />
<br />
Bu böyle giderken yoksul çiftçi giderek zenginleşmeye başlamış, zenginleştikçe çiftçi değişmiş artık para kazanıp geçinmek için çalışmaya gerek duymuyormuş. Çiftçi her gün altın yumurtlayan tavuğun yumurtasını satarak geçiniyormuş. Çok geçmeden çiftçi gereksiz şeylere harcamaya başlamış bu parayı ve bir süre sonra yetmemeye başlamış.<br />
<br />
Çiftçi artık tavuğu sevip okşamıyor ona eskisi kadar değer verip sevmiyormuş. Çiftçi zamanla tavuğun karnında bir hazine olduğunu düşünmeye başlamış. Eğer tavuğu kesip karnındaki hazineyi alırsa ömür boyu zengin yaşayacağını düşünmüş.<br />
<br />
Çiftçi aç gözlü olmaya başlamış ve bir gün elinde bir bıçak ile kümese girmiş. Tavuk çiftçiyi öyle görünce kaçmaya başlamış. Çiftçi kararlıymış, tavuğu yakalamış ve anında kesmiş. Hemen tavuğun karnını kesip merak için karnına bakmış ama bir de ne görsün? Tavuğun karnı ne altın doluymuş ne de hazine varmış. Aç gözlülük yaptığını o anda anlamış ve pişman olmuş. Fakat tavuk öldüğü için iş işten geçmiş.</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Tavşan ile Kaplumbağa Hikayesi]]></title>
			<link>/showthread.php?tid=20693</link>
			<pubDate>Fri, 28 Apr 2023 16:53:49 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="/member.php?action=profile&uid=8">RasitTunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">/showthread.php?tid=20693</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Tavşan ile Kaplumbağa Hikayesi</span></span><br />
<br />
Dünyanın en yeşil ormanlarından birinde bir tavşancık yaşarmış. Bu tavşan iyiymiş hoşmuş ama çok kendini beğenirmiş. Herkese ne kadar hızlı koştuğunu, onu kimsenin geçemeyeceğini anlatır dururmuş. Ormandakiler artık onun bu kibirinden bıkmışlar ama kibarlıktan bir şey dememişler.<br />
<br />
Herkese “Benimle yarışır mısın?” diye sorarmış ama kimse onu geçemeyeceğini düşündüğü için buna evet demezmiş.<br />
<br />
Ormanda yaşayanlardan biri de zekasıyla ünlü kaplumbağaymış. Tavşanın aksine kendini övmeyi hiç sevmeyen kaplumbağa tavşanın bu tavırlarından bıkmış ve onu ziyarete gitmiş.<br />
<br />
Onu gören tavşan:<br />
<br />
-Hayırdır dünyanın en yavaş hayvanı, demiş.<br />
<br />
Kaplumbağa hiç bozulmadan:<br />
<br />
-Seni ziyarete gelmek istedim çünkü seninle yarışmak istiyorum. Önümüzdeki hafta bir yarış düzenleyelim ve bakalım hangimiz daha hızlı olacak, demiş.<br />
<br />
Tavşan uzun bir kahkaha atmış ve:<br />
<br />
-Sen galiba rezil olmak istiyorsun. Beni geçebileceğini nasıl düşündün? Ben bu ormanın hatta bu diyarların en hızlı hayvanıyım. Henüz beni geçebilen birini göremedim, demiş.<br />
<br />
Kaplumbağa:<br />
<br />
-Korktun galiba, demiş.<br />
<br />
Tavşan sinirlenip:<br />
<br />
-Ne alakası var, tamam teklifini kabul ediyorum, demiş.<br />
<br />
Ormandaki bütün hayvanlar merakla yarışı bekliyormuş. Hazırlıklar yapılmış, tavşan ve kaplumbağa başlangıç noktasına gelmiş ve sincabın işaretiyle yarış başlamış. Tavşan fırlamış, kaplumbağa ise sakin sakin ilerlemeye başlamış. Tavşan bir süre gittikten sonra bakmış ki ne gelen var ne giden.<br />
<br />
-Şu çalıların arkasında biraz kestireyim, nasıl olsa bana yetişmesi imkansız, demiş ve oracıkta uyuyakalmış.<br />
<br />
Tavşan uyuyadursun kaplumbağa yılmadan ilerlemiş. Tavşanı geçmiş ve bitiş çizgisine yaklaşmış. Tavşan tam o sırada uyanıp kaplumbağayı görmüş ama ne kadar hızlı koştuysa da ona yetişememiş ve yarışı kaybetmiş.<br />
<br />
Kaplumbağa tavşanın yanına gelmiş ve sakince:<br />
<br />
-Hepimizin üstün özellikleri olabilir ama alçakgönüllü olmak önemli bir erdemdir. Üstelik kararlı olmak ve başladığın işi bitirmek de çok değerlidir. Sen çok yetenekli olabilirsin ama o yeteneğini doğru kullanmazsan ve sürekli böbürlenirsen kimse seni sevmez ve yalnız kalırsın.<br />
<br />
Tavşan hatasını anlamış ve o günden sonra kimseye ukalalık yapmamış.<br />
<br />
</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Tavşan ile Kaplumbağa Hikayesi</span></span><br />
<br />
Dünyanın en yeşil ormanlarından birinde bir tavşancık yaşarmış. Bu tavşan iyiymiş hoşmuş ama çok kendini beğenirmiş. Herkese ne kadar hızlı koştuğunu, onu kimsenin geçemeyeceğini anlatır dururmuş. Ormandakiler artık onun bu kibirinden bıkmışlar ama kibarlıktan bir şey dememişler.<br />
<br />
Herkese “Benimle yarışır mısın?” diye sorarmış ama kimse onu geçemeyeceğini düşündüğü için buna evet demezmiş.<br />
<br />
Ormanda yaşayanlardan biri de zekasıyla ünlü kaplumbağaymış. Tavşanın aksine kendini övmeyi hiç sevmeyen kaplumbağa tavşanın bu tavırlarından bıkmış ve onu ziyarete gitmiş.<br />
<br />
Onu gören tavşan:<br />
<br />
-Hayırdır dünyanın en yavaş hayvanı, demiş.<br />
<br />
Kaplumbağa hiç bozulmadan:<br />
<br />
-Seni ziyarete gelmek istedim çünkü seninle yarışmak istiyorum. Önümüzdeki hafta bir yarış düzenleyelim ve bakalım hangimiz daha hızlı olacak, demiş.<br />
<br />
Tavşan uzun bir kahkaha atmış ve:<br />
<br />
-Sen galiba rezil olmak istiyorsun. Beni geçebileceğini nasıl düşündün? Ben bu ormanın hatta bu diyarların en hızlı hayvanıyım. Henüz beni geçebilen birini göremedim, demiş.<br />
<br />
Kaplumbağa:<br />
<br />
-Korktun galiba, demiş.<br />
<br />
Tavşan sinirlenip:<br />
<br />
-Ne alakası var, tamam teklifini kabul ediyorum, demiş.<br />
<br />
Ormandaki bütün hayvanlar merakla yarışı bekliyormuş. Hazırlıklar yapılmış, tavşan ve kaplumbağa başlangıç noktasına gelmiş ve sincabın işaretiyle yarış başlamış. Tavşan fırlamış, kaplumbağa ise sakin sakin ilerlemeye başlamış. Tavşan bir süre gittikten sonra bakmış ki ne gelen var ne giden.<br />
<br />
-Şu çalıların arkasında biraz kestireyim, nasıl olsa bana yetişmesi imkansız, demiş ve oracıkta uyuyakalmış.<br />
<br />
Tavşan uyuyadursun kaplumbağa yılmadan ilerlemiş. Tavşanı geçmiş ve bitiş çizgisine yaklaşmış. Tavşan tam o sırada uyanıp kaplumbağayı görmüş ama ne kadar hızlı koştuysa da ona yetişememiş ve yarışı kaybetmiş.<br />
<br />
Kaplumbağa tavşanın yanına gelmiş ve sakince:<br />
<br />
-Hepimizin üstün özellikleri olabilir ama alçakgönüllü olmak önemli bir erdemdir. Üstelik kararlı olmak ve başladığın işi bitirmek de çok değerlidir. Sen çok yetenekli olabilirsin ama o yeteneğini doğru kullanmazsan ve sürekli böbürlenirsen kimse seni sevmez ve yalnız kalırsın.<br />
<br />
Tavşan hatasını anlamış ve o günden sonra kimseye ukalalık yapmamış.<br />
<br />
</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Habil İle Kabil Kıssası]]></title>
			<link>/showthread.php?tid=20383</link>
			<pubDate>Wed, 05 Apr 2023 21:57:13 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="/member.php?action=profile&uid=8">RasitTunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">/showthread.php?tid=20383</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Habil İle Kabil Kıssası</span></span><br />
<br />
<br />
Kabil'in, Habil'i ölüme götürüşü, James Tissot'un tablosu, 1896.<br />
<br />
Tanah'ta, Habil ve Kabil/Kayin, Adem ve Havva'nın ilk iki oğludur.[1] İlk doğan Kabil bir çiftçi, kardeşi Habil ise bir çobandır. Tanah'a göre Kabil, kardeşi Habil'i kıskandığından dolayı ona karşı kin ve nefret beslemiş, en sonunda da kardeşini öldürerek İnsanlık tarihindeki ilk cinayeti işlemiştir. Bunun üzerine YHVH, Kabil'i cehennem azabıyla cezalandırmıştır.<br />
Mitolojik köken<br />
Harici video İlyas Özkan Habil-Kabil (Cain-Abel) efsanesinin Dualizm'e uzanan mitolojik kökenlerini açıklıyor.<br />
<br />
Sümer mitolojisinde Emeş-Enten ve Lahar - Aşnan hikâyesi Habil ve Kabil hikâyesine benzer anlatımlar içermekte, daha sonra bu anlatımların Musevi kaynaklarına aktarıldığı ifade edilmektedir.[2]<br />
Kitâb-ı Mukaddes'te<br />
<br />
Eski Ahit'te Habil ve Kayin ikisi de Âdem'in oğlu olup Tanrı’ya ikisi de kurban sunar; 1. “Âdem karısı Havva ile yattı. Havva hamile kaldı ve Kayin'i doğurdu. "RAB'bin yardımıyla bir oğul dünyaya getirdim" dedi. 2. Daha sonra Kayin'in kardeşi Habil'i doğurdu. Habil çoban oldu, Kayin ise çiftçi. 3. Günler geçti. Bir gün Kayin toprağın ürünlerinden RAB'be sunu getirdi. 4. Habil de sürüsünde ilk doğan hayvanlardan bazılarını, özellikle de yağlarını getirdi. RAB Habil'i ve sunusunu kabul etti. 5. Kayin'le sunusunu ise reddetti. Kayin çok öfkelendi, suratını astı.”[3]<br />
<br />
Kabil buna çok kızar ve kıskançlık içinde Habil'i öldürür. Tanrı Kabil'e kardeşinin nerede olduğunu sorunca "Ben kardeşimin bekçisi miyim?" diye cevap verir. Habil'in kanı yerden bağırır. Bunu duyan Rab, Kabil'i lanetler ve durmadan yeryüzünü dolaşmaya mahkûm eder. Kabil, Tanrıya yalvarır ve diğer insanların kendini öldüreceklerini söyler. Bunun üzerine Tanrı, Kabil'e diğer insanların onu öldürmesine engel olacak bir iz yapar ve şöyle der: "Her kim Kabil'i öldürürse, intikam yedi kat fazlasıyla onun üzerine olsun." Bunun üzerine Kabil dünyayı dolaşmak üzere yola çıkar. Çocukları olur ve bir şehir kurarak oğlu Hanok'un adını verir (Tekvin, 5:17). Bazı kaynaklara göre bahsi geçen bu şehir Urfa'dır.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kabil'i kardeşini öldürmeye iten güdüler</span></span><br />
<br />
Bazı yorumculara göre Habil'in adağı sürüsünün ilk doğan kuzularından ve en besililerinden olduğu halde, Kabil'in adağı olan meyve ve tahıl, özenle seçilip hazırlanmış değildi.<br />
Ashburnham Tevratı'nda Habil ve Kabil'in tasviri, MS 7 yy.<br />
<br />
Tevrat yorumcusu Rashi'ye göre Tanrının Kabil'in adağını geri çevirmesinin nedeni, Kabil'i bütünüyle reddetmesi değil, bir dahaki sefere daha dikkatli olması için uyarmaktı.<br />
<br />
Diğer yandan Yeni Ahit'te Habil adağını inancının göstergesi olarak sunarken (İbraniler, 11:4), Kabil'inkinin, onda zaten var olan kötülüğün yansıması olduğu ima edilir (Yuhanna I, 3:12).<br />
<br />
Tevrat'ın Tekvin kısmında cinayetin nedeni, "Habil'in Tanrı'nın favorisi olduğunu düşünen Kabil'in kıskançlığı" olarak anlatılsa da bazı yorumculara göre durum bundan ibaret değildir. Eski Ahit'in Aramice çevirilerine göre Habil ve Kabil'in birer ikiz kız kardeşi vardı ve birbirlerinin kardeşiyle evlenmeleri istenmişti. Kabil'in ikizi, Habil'inkinden daha güzel olduğu için Kabil bu değiştirmeyi kabul etmedi.<br />
<br />
Mormonlara ve İsa Toplumu'na göre ise Kabil'i kardeşini öldürmeye iten güdü Musa'nın Kitabı'nda belirtildiği üzere yine kıskançlıktır ancak bu kıskançlığın nedeni Habil'in sahip olduğu hayvan sürüsüdür.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Habil'in ölümü</span></span><br />
<br />
Tevrat'ta sadece Kabil'in Habil'i öldürdüğü söylenir. Eski Ahit'in Aramice tefsirlerinde ise kardeşlerin dövüştüğü, daha güçlü olan Habil'in yendiği ancak ağabeyinin hayatını bağışladığı belirtilir. Buna rağmen Kabil, Habil farkında değilken saldırmış ve onu öldürmüştür. Kaynaklarda cinayet yöntemi farklılık göstermekle beraber, yaygın inanış Kabil'in cinayeti taşla, sopayla veya boğarak işlediği yönündedir. Ortaçağda ortaya atılan bazı iddialara göre ise cinayet sabanla işlenmiştir.<br />
<br />
Hristiyanlıkta zaman zaman İsa ve Habil'in ölümleri karşılaştırılmıştır. Matta İncili'ne göre (23:35) İsa, Habil için salih sıfatını kullanır. Bununla birlikte İsa'nın havarileri tarafından yazılan mektupta "(İsa'nın) akan kanının Habil'inkinden daha iyi şeyler söylediği" belirtilmektedir (İbraniler, 12:24), zira İsa'nın kanı merhamet dilerken Habil'inki intikam dilemiş ve Kabil'in lanetlenerek işaretlenmesine neden olmuştur.<br />
Âdem ve Havva'nın, Habil'in cesedini bulması, William Blake'in tablosu.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Habil'in mezarı</span></span><br />
<br />
Eski Ahit'in Aramice tefsirlerine göre mezar yeri "sonsuza kadar ıssız kalmakla" lanetlenmiş olsa da daha sonraki dönemlere ait Musevi kaynaklarında mezarın Şam'da olduğu iddia edilir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kur'an'da</span></span><br />
<br />
Kur'an'da Kabil ve Habil'den Maide suresinde bahsedilir. Kur'an'da isimleri geçmez ancak diğer İslami kaynaklarda Kabil ve Habil olarak adlandırılır.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Habil'in avı</span></span><br />
<br />
Âdem'in çocuklarından Habil bir ava çıktı ve bir Ceylan görünce birden avını unuttu ama sonra Ceylan'ın peşinden koşarak girdi sonradan Ceylan kaçmıyordu ve oğlunu bularak Habil birden mutluluğu bozmadı ve diğer fertler geldi ve Habil'in eve gitme vakti gelmişti ve Habil diğer fertlerin pek de masum olmadığını düşündü ve koşarak eve gitti.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kabil'in kıskançlığı</span></span><br />
<br />
Habil avdan eli boş döndü ve Kabil birden Habil arasında bir yarışa girmişti sanki. Dedi ki: Demek elin boş döndün, Habil'den ise iyi cevaplar geldi, babasının kızacağı hakkında Kabil'e soru sordu ve hayır dedi, ben olsam kızardım diye yanıt verdi. Habil bu sözlerin çok yanlış olduğunu söyledi ve babasının bu sözlerden üzüleceğini söyledi.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kabil'i kardeşini öldürmeye iten güdüler</span></span><br />
<br />
Habil ve ağabeyi Allah'a birer kurban sunmuşlardı. Kabil, kendi kurbanı Allah tarafından kabul edilmediği için kardeşini öldürmeye karar verdi (Maide Suresi, 27-32).<br />
<br />
İbn-i İshak tarafından rivayet edilen ve sahih olmayan bir hadise göre Habil ve Kabil'in birer ikiz kız kardeşleri vardı ve birbirlerinin kardeşiyle evlenmeleri istenmişti. Kabil'in ikizi Aklimâ, Habil'in ikizi Lebudâ'an daha güzel olduğu için Kabil bu değiştirmeyi kabul etmedi.<br />
<br />
Bir gün ikisi de Ava gitti ve Habil ile Kabil bir Leopar gördüler ve Kabil kibirlenerek Leopar'a saldırmak istedi ama Leopar Kabil'e eziyet etti ve Habil Leopar'ı öldürüp Kabil'i kurtardı.<br />
<br />
Sonra Habil uyuyarak bir rüya görüp Kabil'in Cehennem'de yandığını gördü.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Habil'in ölümü</span></span><br />
<br />
Kabil Habil'e onu öldüreceğini söylediğinde, Habil, Allah'tan korktuğunu söyleyerek karşı koymadı ve ağabeyine el kaldırmadı. Ancak Kabil'in cehennem ateşinde yanmasını diledi. Bazı liberal İslami akımlara göre Habil pasifizmin ve şiddet karşıtlığının ilk savunucusudur.<br />
<br />
Daha sonra ağabeyi, Habil'i öldürdü ve yeryüzündeki ilk cinayeti işlemiş oldu.[4] Kur'an'da cinayetin ne şekilde işlendiğine dair bir açıklama yoktur.<br />
Habil'in gömülmesi<br />
<br />
Allah Habil'in cesedini nasıl gömeceğini göstermek üzere bir karga gönderdi. Yeri eşeleyen kargayı gören Kabil, kargadan bile aciz olduğunun farkına vararak yaptığından pişmanlık duydu (Maide Suresi, 27-32).<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kabil'in aileden ayrılması</span></span><br />
<br />
Kabil artık hem kardeşini hem de ailesini kaybetmişti ve babasına hiçbir yalan uyduramayarak çok uzaklarda hayatını sürdürdü ve soyu ilerledi.<br />
<br />
Habil öldükten sonra Allah Adem ve Havva'ya Şit adında bir çocuk verdi ve ikinci peygamber dünyaya geldi.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Konu ile ilgili ayet ve hadisler</span></span><br />
<br />
        Onlara, Adem'in iki oğlunun haberini gerçek olarak oku. Hani ikisi de birer kurban sunmuşlardı da, birinden kabul edilmiş, ötekinden kabul edilmemişti. Kurbanı kabul edilmeyen, "Andolsun seni mutlaka öldüreceğim" demişti. Öteki, "Allah ancak kendisine karşı gelmekten sakınanlardan kabul eder" demişti. (Maide: 27)<br />
        "Andolsun! Sen beni öldürmek için elini bana uzatsan da ben seni öldürmek için sana elimi uzatacak değilim. Çünkü ben âlemlerin Rabbi olan Allah'tan korkarım." (Maide: 28)<br />
        "Ben istiyorum ki, sen benim günahımı da, kendi günahını da yüklenip cehennemliklerden olasın. İşte bu zalimlerin cezasıdır." (Maide: 29)<br />
        Derken nefsi onu kardeşini öldürmeye itti de onu öldürdü ve böylece ziyan edenlerden oldu. (Maide: 30)<br />
        Nihayet Allah, ona kardeşinin ölmüş cesedini nasıl örtüp gizleyeceğini göstermek için yeri eşeleyen bir karga gönderdi. "Yazıklar olsun bana! Şu karga kadar olup da kardeşimin cesedini örtmekten aciz miyim ben?" dedi. Artık pişmanlık duyanlardan olmuştu. (Maide: 31)<br />
        Bundan dolayı İsrailoğullarına şunu yazdık: "Kim, bir insanı, bir can karşılığı veya yeryüzünde bir bozgunculuk çıkarmak karşılığı olmaksızın öldürürse, o sanki bütün insanları öldürmüştür. Her kim de birini yaşatırsa sanki bütün insanları yaşatmıştır. Andolsun ki, onlara resûllerimiz apaçık deliller getirdiler. Ama onlardan birçoğu bundan sonra da yeryüzünde aşırı gitmektedir. (Maide: 32)<br />
<br />
Kabil ve Habil ile ilgili tek sahih hadiste, olayla ilgili isim verilmemiştir: "Zulümle öldürülmüş hiç kimse yoktur ki, onun kanında Âdem'in ilk oğluna bir pay düşmesin. Çünkü adam öldürenlerin ilki odur."[4]<br />
<br />
Tefsir ve siyer kitapları ile sahih olmayan hadislerde konuyla ilgili daha çok ayrıntı ile birlikte Âdem'in ilk oğlu olarak Kabil'in adı verilmektedir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Konu ile ilgili yapımlar</span></span><br />
<br />
2001 yılında Anatolia Film tarafından Habil ve Kabil adı ile çizgi filmi yapılmıştır. Çizgi filmde olaylar tasvir edilmiştir. <br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kur’an-ı Kerim’de Habil ile Kabil kıssası nasıl anlatılmaktadır?</span></span><br />
<br />
Âdem Aleyhisselâm ile Havvâ vâlidemiz, Allâh’ın em­riyle bugünkü Mekke şehrinin olduğu yeri vatan edindiler. Bundan dolayı Mekke şehrinin bir adı da Ümmü’l-Kurâ, yâni yerleşim bölgelerinin merkezidir. Burada in­sanlar çoğalmaya başladı. Bu kadar çabuk çoğalmanın hikmeti, Havvâ vâlidemizin bir batında birden çok çocuk dünyâya getirmesiydi. Bir batında doğan çocuklar kardeş olurlardı ve birbirleriyle nikâh­ları harâmdı. Ancak diğer bir batında doğanlarla evlenebiliyorlardı.<br />
<br />
Hazret-i Âdem’in (a.s.) oğullarından Kâbil, aynı batında doğan kız kardeşini almak istedi. Kardeşi Hâbil ise, bunun şerîate uygun olmadığını, diğer zamanda doğan kardeşlerinden birini alması gerektiğini ihtâr etti. Kâbil, bu îkâzı dikkate almayarak kendisinin yaptığı fiilin doğru olduğunu iddiâ etti.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">KURBAN ELİNDE BULUNAN MALDAN VERİLİRDİ</span></span><br />
<br />
Bunun üzerine Hâbil, kimin doğru hareket ettiğinin anlaşılması için kardeşine, Allah’a birer kurban adamayı teklif etti.<br />
<br />
O zamanlar kurban, herkesin mesleği îcâbı, elinde bulunan maldan verilirdi. Kurban verilen bu şeyler, bir dağ başına konur, bir müddet sonra gidip bakıldığında, gökten inen ateş tarafından yanarak ortadan kaybolan kurban, Cenâb-ı Hak tarafından kabul edilmiş olurdu.<br />
<br />
Hâbil’in koyun sürüleri vardı. Kurban vermek için, içlerinden en semiz ve cüsseli olan bir koçu seçti. Kâbil ise, ziraatle uğraşırdı. O da, en cılız bir buğday demetini kurban olarak ayırdı.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">İLK KURBAN HABİL’İN KOÇUYDU</span></span><br />
<br />
Hâbil ile Kâbil, bir müddet sonra bıraktıkları kurbanları tedkîk için gittiler. Hâbil’in kurban ettiği koç, kabul edilmiş; Kâbil’in cılız buğday demeti ise, olduğu gibi duruyordu. Kâbil öfkelendi. Âyet-i kerîmede buyurulduğu üzere kardeşi Hâbil’i katletti:<br />
<br />
“Onlara, Âdem’in iki oğlunun haberini gerçek olarak anlat: Hani birer kurban takdim etmişlerdi de birisinden kabul edilmiş, diğerinden ise, kabul edilmemişti. (Kurbanı kabul edilmeyen kardeş, kıskançlık yüzünden): ‘Andolsun, seni öldüreceğim!’ dedi. Diğeri de: ‘Allah ancak takvâ sâhiplerinden kabul eder.’ dedi (ve ekledi)” (Mâide, 27)<br />
<br />
“Andolsun ki sen, öldürmek için bana elini uzatsan (bile) ben sana, öldürmek için el uzatacak değilim. Ben âlemlerin Rabbi olan Allah’tan korkarım.” (Mâide, 28)<br />
<br />
“Ben (şu kötü fiilinden dolayı) istiyorum ki, sen, hem benim günahımı, hem de kendi günahını yüklenip ateşe atılacaklardan olasın; zâlimlerin cezâsı işte budur!” (Mâide, 29)<br />
<br />
“Nihâyet nefsi onu (Kâbil’i), kardeşini öldürmeye sevketti ve onu öldürdü; bu yüzden de kaybedenlerden oldu.” (Mâide, 30)<br />
<br />
“Derken Allah, kardeşinin cesedini nasıl gömeceğini ona göstermek için yeri eşeleyen bir karga gönderdi. (Kâtil kardeş): Yazıklar olsun bana! Şu karga kadar da olamadım mı ki, kardeşimin cesedini gömeyim!. dedi ve ettiğine yananlardan oldu.” (Mâide, 31)<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kabil Habil’i Neden Öldürdü?</span></span><br />
<br />
Yeryüzünde dökülen ilk kanın sebebi nedir? İlk kardeş kavgası neden oldu? İşte Kur’an-ı Kerim’de geçen Hz. Adem’in (a.s.) oğulları Habil ile Kabil’in ibretlik hikayesi...<br />
<br />
İsminde selâmet ve barış mânâları olan İslâm, ilk günden itibâren her türlü terör ve anarşizme karşı tavır almış ve dâimâ, kâfir olsun mü’min olsun bütün insanların, hayvanların, nebâtâtın ve hatta cansız varlıkların bile hak ve hukûkuna riâyeti emretmiştir.<br />
<br />
Kullarını çok seven ve onların iki cihânda da cennet hayatı yaşamasını isteyen Cenâb-ı Hak, fertlerin temel haklarına, can ve mal güvenliğine, toplumda huzur ve âsâyişin sağlanmasına büyük bir ehemmiyet atfetmiş, yeryüzünde bozgunculuk yapmayı, çevre ve kamu düzenini ihlal etmeyi ve eşkiyalık yapmayı şiddetle yasaklamış, bunun için birtakım dinî, ahlâkî ve bazen de cezâî müeyyideler koymuştur. Âyet-i kerimede şöyle buyrulur:<br />
<br />
“…Yeryüzünde bozgunculuğu arzulama! Şüphesiz ki Allah, bozguncuları sevmez.” (Kasas, 77)<br />
<br />
Dolayısıyla bir Müslümanın fitne ve karışıklığın hâkim olduğu ortamlardan uzak durması, böyle yerlerde hiçbir rol almaması îcâb eder. Rasûl-i Ekrem (s.a.v) şöyle buyurur:<br />
<br />
“İleride öyle fitneler olacak ki o vakitte oturan kimse ayakta durandan, ayakta duran yürüyenden, yürüyen koşandan daha hayırlı olacaktır.”<br />
<br />
Efendimiz’in bu sözü üzerine Sa‘d bin Ebî Vakkas (r.a):<br />
<br />
“–Yâ Rasûlallah! (Müslüman) bir adam evime girip, öldürmek için bana elini uzatsa ne yapmamı tavsiye buyurursunuz?” deyince, Rasûlullah (s.a.v):<br />
<br />
“–Âdem’in oğlu (Hâbil) gibi ol!” buyurmuştur. (Tirmizî, Fiten, 29/2194; Ebû Dâvûd, Fiten, 2)<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">HABİL İLE KABİL KISSASI</span></span><br />
<br />
Yani Müslüman zâlim veya mazlûm olma durumunda kalıp üçüncü bir yol bulamadığında mazlûm olmayı tercih etmeli, kesinlikle zulme meyletmemelidir. Peygamber Efendimiz’in işâret ettiği hâdise Kur’ân-ı Kerim’de şöyle anlatılır:<br />
<br />
“Onlara, Âdem’in iki oğlunun haberini hakkıyla anlat: Hani birer kurban takdîm etmişlerdi de birisinden kabûl edilmiş, diğerinden kabûl edilmemişti. (Kurbanı kabûl edilmeyen kardeş, kıskançlık yüzünden):<br />
<br />
«–And olsun, seni öldüreceğim!» dedi. Diğeri de:<br />
<br />
«–Allah ancak takvâ sahiplerinden kabûl eder» dedi (ve ekledi:) «And olsun ki sen, öldürmek için bana elini uzatsan (bile) ben sana, öldürmek için elimi uzatacak değilim. Ben âlemlerin Rabbi olan Allah’tan korkarım!»” (Mâide, 27-29)<br />
<br />
İslam’a göre, savaş hâli dışında, kâfir bile olsa, insanların malı, canı, ırzı haramdır. Kurân-ı Kerim’in getirdiği hükme göre, masum bir kişinin öldürülmesi bütün insanlığın öldürülmesi kadar büyük bir cinayettir. Tek bir ferdin hukuku, bütün insanların hukuku kadar aziz ve muhteremdir. (Mâide, 32)<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Kaynak ve dipnotlar</span></span><br />
<br />
Wikipedia<br />
islamveihsan</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Habil İle Kabil Kıssası</span></span><br />
<br />
<br />
Kabil'in, Habil'i ölüme götürüşü, James Tissot'un tablosu, 1896.<br />
<br />
Tanah'ta, Habil ve Kabil/Kayin, Adem ve Havva'nın ilk iki oğludur.[1] İlk doğan Kabil bir çiftçi, kardeşi Habil ise bir çobandır. Tanah'a göre Kabil, kardeşi Habil'i kıskandığından dolayı ona karşı kin ve nefret beslemiş, en sonunda da kardeşini öldürerek İnsanlık tarihindeki ilk cinayeti işlemiştir. Bunun üzerine YHVH, Kabil'i cehennem azabıyla cezalandırmıştır.<br />
Mitolojik köken<br />
Harici video İlyas Özkan Habil-Kabil (Cain-Abel) efsanesinin Dualizm'e uzanan mitolojik kökenlerini açıklıyor.<br />
<br />
Sümer mitolojisinde Emeş-Enten ve Lahar - Aşnan hikâyesi Habil ve Kabil hikâyesine benzer anlatımlar içermekte, daha sonra bu anlatımların Musevi kaynaklarına aktarıldığı ifade edilmektedir.[2]<br />
Kitâb-ı Mukaddes'te<br />
<br />
Eski Ahit'te Habil ve Kayin ikisi de Âdem'in oğlu olup Tanrı’ya ikisi de kurban sunar; 1. “Âdem karısı Havva ile yattı. Havva hamile kaldı ve Kayin'i doğurdu. "RAB'bin yardımıyla bir oğul dünyaya getirdim" dedi. 2. Daha sonra Kayin'in kardeşi Habil'i doğurdu. Habil çoban oldu, Kayin ise çiftçi. 3. Günler geçti. Bir gün Kayin toprağın ürünlerinden RAB'be sunu getirdi. 4. Habil de sürüsünde ilk doğan hayvanlardan bazılarını, özellikle de yağlarını getirdi. RAB Habil'i ve sunusunu kabul etti. 5. Kayin'le sunusunu ise reddetti. Kayin çok öfkelendi, suratını astı.”[3]<br />
<br />
Kabil buna çok kızar ve kıskançlık içinde Habil'i öldürür. Tanrı Kabil'e kardeşinin nerede olduğunu sorunca "Ben kardeşimin bekçisi miyim?" diye cevap verir. Habil'in kanı yerden bağırır. Bunu duyan Rab, Kabil'i lanetler ve durmadan yeryüzünü dolaşmaya mahkûm eder. Kabil, Tanrıya yalvarır ve diğer insanların kendini öldüreceklerini söyler. Bunun üzerine Tanrı, Kabil'e diğer insanların onu öldürmesine engel olacak bir iz yapar ve şöyle der: "Her kim Kabil'i öldürürse, intikam yedi kat fazlasıyla onun üzerine olsun." Bunun üzerine Kabil dünyayı dolaşmak üzere yola çıkar. Çocukları olur ve bir şehir kurarak oğlu Hanok'un adını verir (Tekvin, 5:17). Bazı kaynaklara göre bahsi geçen bu şehir Urfa'dır.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kabil'i kardeşini öldürmeye iten güdüler</span></span><br />
<br />
Bazı yorumculara göre Habil'in adağı sürüsünün ilk doğan kuzularından ve en besililerinden olduğu halde, Kabil'in adağı olan meyve ve tahıl, özenle seçilip hazırlanmış değildi.<br />
Ashburnham Tevratı'nda Habil ve Kabil'in tasviri, MS 7 yy.<br />
<br />
Tevrat yorumcusu Rashi'ye göre Tanrının Kabil'in adağını geri çevirmesinin nedeni, Kabil'i bütünüyle reddetmesi değil, bir dahaki sefere daha dikkatli olması için uyarmaktı.<br />
<br />
Diğer yandan Yeni Ahit'te Habil adağını inancının göstergesi olarak sunarken (İbraniler, 11:4), Kabil'inkinin, onda zaten var olan kötülüğün yansıması olduğu ima edilir (Yuhanna I, 3:12).<br />
<br />
Tevrat'ın Tekvin kısmında cinayetin nedeni, "Habil'in Tanrı'nın favorisi olduğunu düşünen Kabil'in kıskançlığı" olarak anlatılsa da bazı yorumculara göre durum bundan ibaret değildir. Eski Ahit'in Aramice çevirilerine göre Habil ve Kabil'in birer ikiz kız kardeşi vardı ve birbirlerinin kardeşiyle evlenmeleri istenmişti. Kabil'in ikizi, Habil'inkinden daha güzel olduğu için Kabil bu değiştirmeyi kabul etmedi.<br />
<br />
Mormonlara ve İsa Toplumu'na göre ise Kabil'i kardeşini öldürmeye iten güdü Musa'nın Kitabı'nda belirtildiği üzere yine kıskançlıktır ancak bu kıskançlığın nedeni Habil'in sahip olduğu hayvan sürüsüdür.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Habil'in ölümü</span></span><br />
<br />
Tevrat'ta sadece Kabil'in Habil'i öldürdüğü söylenir. Eski Ahit'in Aramice tefsirlerinde ise kardeşlerin dövüştüğü, daha güçlü olan Habil'in yendiği ancak ağabeyinin hayatını bağışladığı belirtilir. Buna rağmen Kabil, Habil farkında değilken saldırmış ve onu öldürmüştür. Kaynaklarda cinayet yöntemi farklılık göstermekle beraber, yaygın inanış Kabil'in cinayeti taşla, sopayla veya boğarak işlediği yönündedir. Ortaçağda ortaya atılan bazı iddialara göre ise cinayet sabanla işlenmiştir.<br />
<br />
Hristiyanlıkta zaman zaman İsa ve Habil'in ölümleri karşılaştırılmıştır. Matta İncili'ne göre (23:35) İsa, Habil için salih sıfatını kullanır. Bununla birlikte İsa'nın havarileri tarafından yazılan mektupta "(İsa'nın) akan kanının Habil'inkinden daha iyi şeyler söylediği" belirtilmektedir (İbraniler, 12:24), zira İsa'nın kanı merhamet dilerken Habil'inki intikam dilemiş ve Kabil'in lanetlenerek işaretlenmesine neden olmuştur.<br />
Âdem ve Havva'nın, Habil'in cesedini bulması, William Blake'in tablosu.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Habil'in mezarı</span></span><br />
<br />
Eski Ahit'in Aramice tefsirlerine göre mezar yeri "sonsuza kadar ıssız kalmakla" lanetlenmiş olsa da daha sonraki dönemlere ait Musevi kaynaklarında mezarın Şam'da olduğu iddia edilir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kur'an'da</span></span><br />
<br />
Kur'an'da Kabil ve Habil'den Maide suresinde bahsedilir. Kur'an'da isimleri geçmez ancak diğer İslami kaynaklarda Kabil ve Habil olarak adlandırılır.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Habil'in avı</span></span><br />
<br />
Âdem'in çocuklarından Habil bir ava çıktı ve bir Ceylan görünce birden avını unuttu ama sonra Ceylan'ın peşinden koşarak girdi sonradan Ceylan kaçmıyordu ve oğlunu bularak Habil birden mutluluğu bozmadı ve diğer fertler geldi ve Habil'in eve gitme vakti gelmişti ve Habil diğer fertlerin pek de masum olmadığını düşündü ve koşarak eve gitti.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kabil'in kıskançlığı</span></span><br />
<br />
Habil avdan eli boş döndü ve Kabil birden Habil arasında bir yarışa girmişti sanki. Dedi ki: Demek elin boş döndün, Habil'den ise iyi cevaplar geldi, babasının kızacağı hakkında Kabil'e soru sordu ve hayır dedi, ben olsam kızardım diye yanıt verdi. Habil bu sözlerin çok yanlış olduğunu söyledi ve babasının bu sözlerden üzüleceğini söyledi.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kabil'i kardeşini öldürmeye iten güdüler</span></span><br />
<br />
Habil ve ağabeyi Allah'a birer kurban sunmuşlardı. Kabil, kendi kurbanı Allah tarafından kabul edilmediği için kardeşini öldürmeye karar verdi (Maide Suresi, 27-32).<br />
<br />
İbn-i İshak tarafından rivayet edilen ve sahih olmayan bir hadise göre Habil ve Kabil'in birer ikiz kız kardeşleri vardı ve birbirlerinin kardeşiyle evlenmeleri istenmişti. Kabil'in ikizi Aklimâ, Habil'in ikizi Lebudâ'an daha güzel olduğu için Kabil bu değiştirmeyi kabul etmedi.<br />
<br />
Bir gün ikisi de Ava gitti ve Habil ile Kabil bir Leopar gördüler ve Kabil kibirlenerek Leopar'a saldırmak istedi ama Leopar Kabil'e eziyet etti ve Habil Leopar'ı öldürüp Kabil'i kurtardı.<br />
<br />
Sonra Habil uyuyarak bir rüya görüp Kabil'in Cehennem'de yandığını gördü.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Habil'in ölümü</span></span><br />
<br />
Kabil Habil'e onu öldüreceğini söylediğinde, Habil, Allah'tan korktuğunu söyleyerek karşı koymadı ve ağabeyine el kaldırmadı. Ancak Kabil'in cehennem ateşinde yanmasını diledi. Bazı liberal İslami akımlara göre Habil pasifizmin ve şiddet karşıtlığının ilk savunucusudur.<br />
<br />
Daha sonra ağabeyi, Habil'i öldürdü ve yeryüzündeki ilk cinayeti işlemiş oldu.[4] Kur'an'da cinayetin ne şekilde işlendiğine dair bir açıklama yoktur.<br />
Habil'in gömülmesi<br />
<br />
Allah Habil'in cesedini nasıl gömeceğini göstermek üzere bir karga gönderdi. Yeri eşeleyen kargayı gören Kabil, kargadan bile aciz olduğunun farkına vararak yaptığından pişmanlık duydu (Maide Suresi, 27-32).<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kabil'in aileden ayrılması</span></span><br />
<br />
Kabil artık hem kardeşini hem de ailesini kaybetmişti ve babasına hiçbir yalan uyduramayarak çok uzaklarda hayatını sürdürdü ve soyu ilerledi.<br />
<br />
Habil öldükten sonra Allah Adem ve Havva'ya Şit adında bir çocuk verdi ve ikinci peygamber dünyaya geldi.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Konu ile ilgili ayet ve hadisler</span></span><br />
<br />
        Onlara, Adem'in iki oğlunun haberini gerçek olarak oku. Hani ikisi de birer kurban sunmuşlardı da, birinden kabul edilmiş, ötekinden kabul edilmemişti. Kurbanı kabul edilmeyen, "Andolsun seni mutlaka öldüreceğim" demişti. Öteki, "Allah ancak kendisine karşı gelmekten sakınanlardan kabul eder" demişti. (Maide: 27)<br />
        "Andolsun! Sen beni öldürmek için elini bana uzatsan da ben seni öldürmek için sana elimi uzatacak değilim. Çünkü ben âlemlerin Rabbi olan Allah'tan korkarım." (Maide: 28)<br />
        "Ben istiyorum ki, sen benim günahımı da, kendi günahını da yüklenip cehennemliklerden olasın. İşte bu zalimlerin cezasıdır." (Maide: 29)<br />
        Derken nefsi onu kardeşini öldürmeye itti de onu öldürdü ve böylece ziyan edenlerden oldu. (Maide: 30)<br />
        Nihayet Allah, ona kardeşinin ölmüş cesedini nasıl örtüp gizleyeceğini göstermek için yeri eşeleyen bir karga gönderdi. "Yazıklar olsun bana! Şu karga kadar olup da kardeşimin cesedini örtmekten aciz miyim ben?" dedi. Artık pişmanlık duyanlardan olmuştu. (Maide: 31)<br />
        Bundan dolayı İsrailoğullarına şunu yazdık: "Kim, bir insanı, bir can karşılığı veya yeryüzünde bir bozgunculuk çıkarmak karşılığı olmaksızın öldürürse, o sanki bütün insanları öldürmüştür. Her kim de birini yaşatırsa sanki bütün insanları yaşatmıştır. Andolsun ki, onlara resûllerimiz apaçık deliller getirdiler. Ama onlardan birçoğu bundan sonra da yeryüzünde aşırı gitmektedir. (Maide: 32)<br />
<br />
Kabil ve Habil ile ilgili tek sahih hadiste, olayla ilgili isim verilmemiştir: "Zulümle öldürülmüş hiç kimse yoktur ki, onun kanında Âdem'in ilk oğluna bir pay düşmesin. Çünkü adam öldürenlerin ilki odur."[4]<br />
<br />
Tefsir ve siyer kitapları ile sahih olmayan hadislerde konuyla ilgili daha çok ayrıntı ile birlikte Âdem'in ilk oğlu olarak Kabil'in adı verilmektedir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Konu ile ilgili yapımlar</span></span><br />
<br />
2001 yılında Anatolia Film tarafından Habil ve Kabil adı ile çizgi filmi yapılmıştır. Çizgi filmde olaylar tasvir edilmiştir. <br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kur’an-ı Kerim’de Habil ile Kabil kıssası nasıl anlatılmaktadır?</span></span><br />
<br />
Âdem Aleyhisselâm ile Havvâ vâlidemiz, Allâh’ın em­riyle bugünkü Mekke şehrinin olduğu yeri vatan edindiler. Bundan dolayı Mekke şehrinin bir adı da Ümmü’l-Kurâ, yâni yerleşim bölgelerinin merkezidir. Burada in­sanlar çoğalmaya başladı. Bu kadar çabuk çoğalmanın hikmeti, Havvâ vâlidemizin bir batında birden çok çocuk dünyâya getirmesiydi. Bir batında doğan çocuklar kardeş olurlardı ve birbirleriyle nikâh­ları harâmdı. Ancak diğer bir batında doğanlarla evlenebiliyorlardı.<br />
<br />
Hazret-i Âdem’in (a.s.) oğullarından Kâbil, aynı batında doğan kız kardeşini almak istedi. Kardeşi Hâbil ise, bunun şerîate uygun olmadığını, diğer zamanda doğan kardeşlerinden birini alması gerektiğini ihtâr etti. Kâbil, bu îkâzı dikkate almayarak kendisinin yaptığı fiilin doğru olduğunu iddiâ etti.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">KURBAN ELİNDE BULUNAN MALDAN VERİLİRDİ</span></span><br />
<br />
Bunun üzerine Hâbil, kimin doğru hareket ettiğinin anlaşılması için kardeşine, Allah’a birer kurban adamayı teklif etti.<br />
<br />
O zamanlar kurban, herkesin mesleği îcâbı, elinde bulunan maldan verilirdi. Kurban verilen bu şeyler, bir dağ başına konur, bir müddet sonra gidip bakıldığında, gökten inen ateş tarafından yanarak ortadan kaybolan kurban, Cenâb-ı Hak tarafından kabul edilmiş olurdu.<br />
<br />
Hâbil’in koyun sürüleri vardı. Kurban vermek için, içlerinden en semiz ve cüsseli olan bir koçu seçti. Kâbil ise, ziraatle uğraşırdı. O da, en cılız bir buğday demetini kurban olarak ayırdı.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">İLK KURBAN HABİL’İN KOÇUYDU</span></span><br />
<br />
Hâbil ile Kâbil, bir müddet sonra bıraktıkları kurbanları tedkîk için gittiler. Hâbil’in kurban ettiği koç, kabul edilmiş; Kâbil’in cılız buğday demeti ise, olduğu gibi duruyordu. Kâbil öfkelendi. Âyet-i kerîmede buyurulduğu üzere kardeşi Hâbil’i katletti:<br />
<br />
“Onlara, Âdem’in iki oğlunun haberini gerçek olarak anlat: Hani birer kurban takdim etmişlerdi de birisinden kabul edilmiş, diğerinden ise, kabul edilmemişti. (Kurbanı kabul edilmeyen kardeş, kıskançlık yüzünden): ‘Andolsun, seni öldüreceğim!’ dedi. Diğeri de: ‘Allah ancak takvâ sâhiplerinden kabul eder.’ dedi (ve ekledi)” (Mâide, 27)<br />
<br />
“Andolsun ki sen, öldürmek için bana elini uzatsan (bile) ben sana, öldürmek için el uzatacak değilim. Ben âlemlerin Rabbi olan Allah’tan korkarım.” (Mâide, 28)<br />
<br />
“Ben (şu kötü fiilinden dolayı) istiyorum ki, sen, hem benim günahımı, hem de kendi günahını yüklenip ateşe atılacaklardan olasın; zâlimlerin cezâsı işte budur!” (Mâide, 29)<br />
<br />
“Nihâyet nefsi onu (Kâbil’i), kardeşini öldürmeye sevketti ve onu öldürdü; bu yüzden de kaybedenlerden oldu.” (Mâide, 30)<br />
<br />
“Derken Allah, kardeşinin cesedini nasıl gömeceğini ona göstermek için yeri eşeleyen bir karga gönderdi. (Kâtil kardeş): Yazıklar olsun bana! Şu karga kadar da olamadım mı ki, kardeşimin cesedini gömeyim!. dedi ve ettiğine yananlardan oldu.” (Mâide, 31)<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kabil Habil’i Neden Öldürdü?</span></span><br />
<br />
Yeryüzünde dökülen ilk kanın sebebi nedir? İlk kardeş kavgası neden oldu? İşte Kur’an-ı Kerim’de geçen Hz. Adem’in (a.s.) oğulları Habil ile Kabil’in ibretlik hikayesi...<br />
<br />
İsminde selâmet ve barış mânâları olan İslâm, ilk günden itibâren her türlü terör ve anarşizme karşı tavır almış ve dâimâ, kâfir olsun mü’min olsun bütün insanların, hayvanların, nebâtâtın ve hatta cansız varlıkların bile hak ve hukûkuna riâyeti emretmiştir.<br />
<br />
Kullarını çok seven ve onların iki cihânda da cennet hayatı yaşamasını isteyen Cenâb-ı Hak, fertlerin temel haklarına, can ve mal güvenliğine, toplumda huzur ve âsâyişin sağlanmasına büyük bir ehemmiyet atfetmiş, yeryüzünde bozgunculuk yapmayı, çevre ve kamu düzenini ihlal etmeyi ve eşkiyalık yapmayı şiddetle yasaklamış, bunun için birtakım dinî, ahlâkî ve bazen de cezâî müeyyideler koymuştur. Âyet-i kerimede şöyle buyrulur:<br />
<br />
“…Yeryüzünde bozgunculuğu arzulama! Şüphesiz ki Allah, bozguncuları sevmez.” (Kasas, 77)<br />
<br />
Dolayısıyla bir Müslümanın fitne ve karışıklığın hâkim olduğu ortamlardan uzak durması, böyle yerlerde hiçbir rol almaması îcâb eder. Rasûl-i Ekrem (s.a.v) şöyle buyurur:<br />
<br />
“İleride öyle fitneler olacak ki o vakitte oturan kimse ayakta durandan, ayakta duran yürüyenden, yürüyen koşandan daha hayırlı olacaktır.”<br />
<br />
Efendimiz’in bu sözü üzerine Sa‘d bin Ebî Vakkas (r.a):<br />
<br />
“–Yâ Rasûlallah! (Müslüman) bir adam evime girip, öldürmek için bana elini uzatsa ne yapmamı tavsiye buyurursunuz?” deyince, Rasûlullah (s.a.v):<br />
<br />
“–Âdem’in oğlu (Hâbil) gibi ol!” buyurmuştur. (Tirmizî, Fiten, 29/2194; Ebû Dâvûd, Fiten, 2)<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">HABİL İLE KABİL KISSASI</span></span><br />
<br />
Yani Müslüman zâlim veya mazlûm olma durumunda kalıp üçüncü bir yol bulamadığında mazlûm olmayı tercih etmeli, kesinlikle zulme meyletmemelidir. Peygamber Efendimiz’in işâret ettiği hâdise Kur’ân-ı Kerim’de şöyle anlatılır:<br />
<br />
“Onlara, Âdem’in iki oğlunun haberini hakkıyla anlat: Hani birer kurban takdîm etmişlerdi de birisinden kabûl edilmiş, diğerinden kabûl edilmemişti. (Kurbanı kabûl edilmeyen kardeş, kıskançlık yüzünden):<br />
<br />
«–And olsun, seni öldüreceğim!» dedi. Diğeri de:<br />
<br />
«–Allah ancak takvâ sahiplerinden kabûl eder» dedi (ve ekledi:) «And olsun ki sen, öldürmek için bana elini uzatsan (bile) ben sana, öldürmek için elimi uzatacak değilim. Ben âlemlerin Rabbi olan Allah’tan korkarım!»” (Mâide, 27-29)<br />
<br />
İslam’a göre, savaş hâli dışında, kâfir bile olsa, insanların malı, canı, ırzı haramdır. Kurân-ı Kerim’in getirdiği hükme göre, masum bir kişinin öldürülmesi bütün insanlığın öldürülmesi kadar büyük bir cinayettir. Tek bir ferdin hukuku, bütün insanların hukuku kadar aziz ve muhteremdir. (Mâide, 32)<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Kaynak ve dipnotlar</span></span><br />
<br />
Wikipedia<br />
islamveihsan</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[ROMEO VE JULiET HiKAYESi]]></title>
			<link>/showthread.php?tid=20382</link>
			<pubDate>Wed, 05 Apr 2023 21:46:45 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="/member.php?action=profile&uid=8">RasitTunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">/showthread.php?tid=20382</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">ROMEO VE JULiET HiKAYESi</span></span><br />
<br />
Romeo ve Juliet[a] (İngilizce özgün adı: The Most Excellent and Lamentable Tragedy of Romeo and Juliet), İngiliz oyun yazarı William Shakespeare tarafından yazılmış bir oyundur. İngiliz edebiyatının klasiklerinden biri olan eser, yazarın en iyi bilinen oyunlarından birisidir. 1591-1596 arasında yazıldığı düşünülür.[1] Dünya edebiyatlarında klasik bir konu olan iki düşman ailenin birbirini seven gençlerinin aşk macerasını işler. Eser, ilk kez 1594 yılında sahnelenmiş; defalarca operaya, baleye ve sinemaya uyarlanmıştır.<br />
<br />
Hikâyenin kaynağı, İngiliz şair Arthur Brooke'in 1562'de yayımlanan Romeus ve Juliet'in Trajik Öyküsü adlı uzun şiirine dayandırılır. Sheakespeare hikâyeyi eklediği pek çok yardımcı karakterle geliştirmiş; konunun işlenişi ve üslubu onu özgün bir eser hâline getirmiştir.[2]<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Karakterler</span></span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Verona'da hükümdar ailesi</span></span><br />
<br />
    Prens Escalus: Verona şehir devleti hükümdarı Prens<br />
    Kont Paris: Prens Escalus'un yakın akrabası. Juliet'le evlenmek istemekte.<br />
    Mercutio: Prens Escalus'un yakın akrabası, Romeo'nun arkadaşı.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Capulet sülalesi</span></span><br />
<br />
    Lord Capulet: Capulet sülalesinin başı<br />
    Lord Capulet'nin Karısı: Capulet sülalesinin başkadını<br />
    Juliet: Capulet'in 13 yaşındaki kızı. Oyunun 2 önemli rolünden biri<br />
    Tybalt: Juliet'in kuzeni ve Lord Capulet'in karısının yeğeni<br />
    Mürebbiye: Juliet'in nedimesi ve sırdaşı.<br />
    Rosaline: Lord Capulet'in yeğeni ve başlangıçta Romeo'nun büyük aşkı<br />
    Peter, Sampson ve Gregory: Lord Capulet'in evinde uşaklar<br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Montague sülalesi</span></span><br />
<br />
    Lord Montague: Montagu sülalesinin başı.<br />
    Lord Montague'nin karısı: Montague sülalesinin başkadını<br />
    Romeo: Lord Montague'nin 17 yaşındaki oğlu. Oyunun en önemli 2 rolünden biri<br />
    Benvolio: Romeo'nun kuzeni ve en iyi arkadaşı.<br />
    Abram ve 'Balthasar: Lord Montegue' nin evinde uşaklar<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Diğerleri</span></span><br />
<br />
    Keşiş Laurence: Francisken tarikatı kesişi. Romeo'nun sırdaşı<br />
    Keşiş John: Keşiş Laurence'nin Romeo'ya mektubunun ileticisi<br />
    Eczacı: Romeo'ya zehir satar<br />
    Koro: 1. ve 2. perde giriş kısımlarında "giriş" metinlerini okuyanlar.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Konu özeti</span></span><br />
Romeo ve Juliet<br />
Ressam:Francesco Hayez<br />
Rome ve Juliet Ressam:Ford Madox Brown<br />
Verona'da balkonlu Juliet evi<br />
<br />
İtalyan şehir devleti Verona’nın zengin ve asil ailelerinden 'Montegue ve Capulet aileleri arasında geçmiş yıllara dayanan bir düşmanlık vardır. Oyun, bu ailelere mensup iki grup genç arasındaki sokak kavgası ile başlar. Şehir muhafızları kavgayı durdurur ve Verona hükümdarı Prens Escalus bir daha iki grup arasında kavga çıkarsa elebaşlarının idam edileceğini söyleyerek gözdağı verir.<br />
<br />
O günlerde Capulet ailesinin evinin bahçesinde bir maskeli balo düzenlenir. Lord Capulet, baloya kız Juliet’e talip olan Kont Paris’i de davet eder. Montegue ailesine mensup Romeo da maskeli baloya kimliğini gizleyerek katılır. Romeo, Capuletlerin yeğenlerinden Rosaline adlı bir kıza ilgi duymaktadır ama Rosaline onu reddetmiştir. Romeo’nun arkadaşı Benvolio, kıza yaklaşıp aşkını anlatabilmesi için Romeo’nun baloya gizlice katılmasına yardımcı olur. Ancak Romeo baloda Capuletlerin 13 yaşındaki kızı Juliet'i görüp ona aşık olur. Juliet de Romeo'nun duygularına karşılık verir. Eserin en önemli sahnesi sayılan “balkon sahnesi” yaşanır. Yıldızlı gecede Juliet balkonda, Romeo balkonun altındadır. Birbirlerine olan duygularını ışığa duydukları özlemi dile getirecek biçimde imgeler kullanarak açıklarlar. O geceden sonra Romeo, her gece sürekli Juliet'in odasına balkondan gizlice girer. Juliet'in dadısı iki sevgili arasında haberleşmeyi sağlar. Çift, evlenmeye karar verir. Rahip Laurance, iki genci gizlice evlendirir.<br />
<br />
Kısa bir süre sonra Juliet'in kuzenlerinden Tybalt, Romoeo’nun gizlice baloya geldiğini öğrenir ve ağır hakaretlerde bulunarak onu düelloya davet eder. Romeo artık akrabası olarak gördüğü Tybalt ile kavga etmek istemese de Romeo’nun arkadaşı Mercutio, hakaretleri sindiremeyip düelloyu kabul eder. Romeo kavgayı ayırmaya çalışırken Mercutio ölümcül yara alır. Acı içindeki Romeo, Tybalt’ı öldürür. Bunun üzerine Verona prensi Escalus, Romeo’yu Mantua’ya sürgüne gönderir. Romeo kaçıp geceyi Juliet’in odasında geçirir ve sonra sürgün edildiği Mantua'ya gider.<br />
<br />
Ailesi, Juliet'i ve Kont Paris ile evlendirme hazırlıklarına başlamıştır. Juliet, istemediği bu evlilikten kurtulmak için rahip Laurence'in yanına gider. Rahip ona kendisini kırk saat ölü gibi gösterecek bir iksir verir.<br />
<br />
Rahip, Romeo'ya durumu anlatan bir mektup yazar. Ancak, mektup Romeo'ya zamanında ulaşmaz. Juliet ise iksiri içer ve ailesi onu öldü zannederek defneder. Romeo, uşağı Balthasar'dan Juliet'in öldüğünü duyunca Juliet’in mezarının başında kendisini öldürmeyi kurar ve yanına zehir alarak gizlice Verona'ya döner.<br />
<br />
Juliet'in mezarına gelen Romeo, burada Kont Paris ile karşılaşır. Birbirleriyle kavgaya tutuşurlar, Paris ölür. Ardından Romeo, Juliet'in yanına yatarak zehri içer ve ölür. Rahip Laurence, mezarlığa gelir, Juliet'i uyandırır. Romeo'yu ölmüş olarak gören Juliet, Romeo’nun hançerini alarak kendini öldürür.<br />
<br />
Başından sonuna kadar olayların tek şahidi olan Rahip Laurence, ailelere tüm olanları anlatır ve bundan sonra iki aile arasındaki düşmanlık sona erer.<br />
<br />
<br />
Romeo ve Juliet Hikâyesi<br />
<br />
Romeo ve Juliet Hikâyesi düşman olan iki ailenin kızı ve oğlunun aşkını anlatmaktadır. Verona’da yaşayan ve uzun süredir düşman olan iki zengin aile varmış. Bu ailelerden biri Montegü diğeri ise Kapulet olarak adlandırılmaktaymış. Kapuletler’in balosunda tesadüfen Juliet ve Montegu’nun oğlu Romeo karşılaşmışlar. Bu karşılaşma sonucunda birbirlerine büyük bir sevgi ve aşk ile bağlanmışlar.<br />
<br />
Bunu duyan Juliet’in akrabaları âşık olduğu kişinin düşmanlarının oğlu olduğu sebebi ile onları ayırmak için bir takım çabalar içine girmişlerdir. Fakat Romeo ve Juliet Bu durumu dinlemeyerek gizlice evlenme hayalleri kurmaya başlamışlardır. Zira onlar bu evliliğin ili ailenin barışmasına vesile olacağını düşünür. Gizli evlilik planları yapan çift bu umut ile Peter Lorenzo tarafından gerçekleştirilmiş olan bir tören sonucunda evlenirler.<br />
<br />
Yaşanan bir sokak kavgası sırasında Romeo’nun arkadaşlarından biri olan Merkutio öldürülür. Bu durumun üzerine ise Romeo arkadaşının öcünü almak isteyerek sevgilisinin kardeşi olan Tybalt’ı bıçaklar. Dük ise onu sürgüne gönderir. Tüm bunların üzerine Juliet’in ailesi onun genç bir kont ile evlenmesini ister. Bunun ise bir an önce gerçekleştirilmesi taraftarıdırlar.<br />
<br />
Fakat Juliet bunu asla istemez. O Romeo’yu çok seviyor ve ona sadık bir şekilde kalmak istemektedir.  Genç kızın bunu gerçekleştirebilmesi için yapması gereken tek bir şey vardır. O da yalnızca ölmektir. Juliet Romeo’yu çok seviyor ve başkasını asla istemiyordur. Bu sebeple ise yaşamının son bulmasına karar verir. Zira başka türlü Romeo’suna sadık kalması mümkün değildir. Bunun üzerine intihar eder ve hayatına son verir.<br />
<br />
Romeo ise Juliet olmadan yaşamanın çok zor ve katlanılmaz bir hal aldığını görür. Zira onun tek aşkı artık hayatta değildir. Buna dayanamayan Romeo da hayatına son verme kararı alır. Bunun üzerine ise bir bıçak yardımı ile intihar ederek yaşamına son verir. Romeo ve Juliet hikâyesi büyük bir aşkın dilden dile anlaşılmasını sağlamıştır. Bu sayede bu efsanevi aşk hikâyesi tiyatrolara konu olmuş ve yüzyıllarca unutulmayacak bir eser haline gelmiştir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Türkçeye çeviriler</span></span><br />
<br />
    Romeo ve Juliyet. Çev. Mihran M. Boyacıyan. İstanbul: Civelekyan Matbaası, 1302. (1885)<br />
    Romeo-Juliet. Çev. Abdullah Cevdet. Şehbal 7-24 İstanbul:(1 Temmuz 1325-1 Ağustos 1326) (1909).<br />
    Romeo-Jülyet. Çev. Mehmet Şükrü Erden. İstanbul: Arkadaş Matbaası, 1938.<br />
    Romeo ve Juliet. Çev. Kâmuran Günseli. İstanbul: Çığır Kitabevi, 1938.<br />
    Romeo ve Juliet. Çev. İlhan Siyami Tanar. İstanbul: Suhulet Kitabevi, 1938.<br />
    Romeo-Juliet.Çev. Ertuğrul İlgin. İstanbul: İnkılab Kitabevi, 1939.<br />
    Romeo ve Juliet. Çev. A. B. Şenkal. İstanbul: Sertel Yayınevi, 1939.<br />
    Romeo ve Juliet. Çev. Yusuf Mardin. İstanbul: Milli Eğitim Basımevi, 1945.<br />
    Romeo Juliet.Çev. Adli Moran. İstanbul: Ak Kitabevi, 1959.<br />
    Romeo ve Juliet. Çev. A. Turan Oflazoğlu. Ankara: Bilgi Yayınevi, 1968.<br />
    Romeo ve Juliet. Çev. Özdemir Nutku. İstanbul: Remzi Kitabevi, 1984.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Film uyarlamaları</span></span><br />
<br />
Romeo ve Juliet oyunu profesyonel ve amatör dünya tiyatro sahnelerinde günümüze kadar gayet çok sayıda sahnelenmiştir. Ayrıca 40 kadar da değişik film bu konuyu işlemiştir. Bunlar arasında şunlar ilgi çekmiştir:<br />
<br />
    1908 - Romeo and Juliet, AND'de Vitagraph Studio'ları tarafından yapımlanan sessiz film. Direktör:J. Stuart Blackton. Başroller:Paul Panzer (Romeo) ve Florence Lawrence (Juliet).<br />
    1936 - Romeo and Juliet. Hollywood yapımı. Yapımcci: Irvıng Thalberg. Direktör: George Cukor. Başrollerde:Norma Shearer (Juliet) ve Leslie Howard<br />
<br />
(Romeo)<br />
<br />
    1968 - Romeo and Juliet. İtalyan yapımı. Direktör:Franco Zeffirelli. Başrollerde: Olivia Hussey (Juliet) ve Leonard Whiting (Romeo)<br />
<br />
Kostümler Oskar kazandı.<br />
<br />
    1996 - Romeo + Juliet. Modern mizansenli ve kostümlü ABD yapımı. Direktör:Baz Luhrmann. Leonardo DiCaprio (Romeo) ve Claire Danes (Juliet)<br />
    2010 - Letters to Juliet (Juliet'e mektuplar)<br />
<br />
<span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Müzik</span></span><br />
<br />
Romeo ve Juliet eserinden uyarlanan asgari 24 tane kadar opera bulunduğu bildirilmiştir.[3] Bunlardan ilki singspiel türünde olan 1776'da Çek besteci "Georg Benda" tarafından Almanca librettoya göre hazırlanmıştır. Romeo ve Juliet'den uyarlanan diğer tanınmış müziksel eserler şöyle özetlenebilir:<br />
<br />
    1839 - Hector Berlioz Romeo and Juliet adlı senfoni bestesi<br />
    1867 - Charles Gounod Roméo et Juliette operası ilk temsili<br />
    1869 - Pyotr İlyiç Çaykovski'nin Romeo and Juliet senfonik şiirinin prömiyer konseri<br />
    1936 - Sergey Sergeviç Prokofyev Romeo and Juliet balesinin ilk temsili<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Türkiye'deki Sahnelemeler</span></span><br />
<br />
    1999-2000 sezonunda İstanbul Şehir Tiyatroları'nda sahnelenen eserin kadrosunda Tomris İncer, Ayşegül Devrim, Doğan Bavli, Candan Sabuncu, Murat Coşkuner, Sevtap Çapan, Erhan Abir ve Burak Davutoğlu gibi isimler yer aldı.[4]<br />
    Van Devlet Tiyatrosu yapımı eser, 2007-2008 sezonunda oynandı. Yönetmenliğini Kemal Başar, dekor tasarımını Murat Gülmez, kostüm tasarımını Nalan Türkoğlu, ışık tasarımını Seyhun Ayaş, müziklerini Can Atilla ve koreografisini Paras Terezakis üstlendi. Modern bir yorumla sahnelenen eserin başrollerini Caner Kadir Gezener ve Ebru Aytürk oynadı.<br />
    Kemal Başar eseri Van Devlet Tiyatrosu ve Romanya'daki Tony Bulandra Tiyatrosu sahnelemelerinden sonra, İstanbul Şehir Tiyatroları'nda da, bu sefer Romanya'daki sahnelemeden hemen sonra hayatını kaybeden ışık tasarımcısı Seyhun Ayaş'ın anısına ithafen sahneledi. 2009-2010 sezonundaki eserin dekor tasarımını Murat Gülmez, kostüm tasarımını Canan Göknil, müziklerini Can Atilla ve koreografisini Hugo Wolff üstlendi. Yine modern bir yorumla sahnelenen eserin başrollerini Mert Turak, Ece Özdikici, Hikmet Körmükçü, Levent Yılmaz, Müge Akyamaç oynadı.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Kaynak ve Dipnotlar</span></span><br />
<br />
Wikipedia<br />
</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">ROMEO VE JULiET HiKAYESi</span></span><br />
<br />
Romeo ve Juliet[a] (İngilizce özgün adı: The Most Excellent and Lamentable Tragedy of Romeo and Juliet), İngiliz oyun yazarı William Shakespeare tarafından yazılmış bir oyundur. İngiliz edebiyatının klasiklerinden biri olan eser, yazarın en iyi bilinen oyunlarından birisidir. 1591-1596 arasında yazıldığı düşünülür.[1] Dünya edebiyatlarında klasik bir konu olan iki düşman ailenin birbirini seven gençlerinin aşk macerasını işler. Eser, ilk kez 1594 yılında sahnelenmiş; defalarca operaya, baleye ve sinemaya uyarlanmıştır.<br />
<br />
Hikâyenin kaynağı, İngiliz şair Arthur Brooke'in 1562'de yayımlanan Romeus ve Juliet'in Trajik Öyküsü adlı uzun şiirine dayandırılır. Sheakespeare hikâyeyi eklediği pek çok yardımcı karakterle geliştirmiş; konunun işlenişi ve üslubu onu özgün bir eser hâline getirmiştir.[2]<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Karakterler</span></span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Verona'da hükümdar ailesi</span></span><br />
<br />
    Prens Escalus: Verona şehir devleti hükümdarı Prens<br />
    Kont Paris: Prens Escalus'un yakın akrabası. Juliet'le evlenmek istemekte.<br />
    Mercutio: Prens Escalus'un yakın akrabası, Romeo'nun arkadaşı.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Capulet sülalesi</span></span><br />
<br />
    Lord Capulet: Capulet sülalesinin başı<br />
    Lord Capulet'nin Karısı: Capulet sülalesinin başkadını<br />
    Juliet: Capulet'in 13 yaşındaki kızı. Oyunun 2 önemli rolünden biri<br />
    Tybalt: Juliet'in kuzeni ve Lord Capulet'in karısının yeğeni<br />
    Mürebbiye: Juliet'in nedimesi ve sırdaşı.<br />
    Rosaline: Lord Capulet'in yeğeni ve başlangıçta Romeo'nun büyük aşkı<br />
    Peter, Sampson ve Gregory: Lord Capulet'in evinde uşaklar<br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Montague sülalesi</span></span><br />
<br />
    Lord Montague: Montagu sülalesinin başı.<br />
    Lord Montague'nin karısı: Montague sülalesinin başkadını<br />
    Romeo: Lord Montague'nin 17 yaşındaki oğlu. Oyunun en önemli 2 rolünden biri<br />
    Benvolio: Romeo'nun kuzeni ve en iyi arkadaşı.<br />
    Abram ve 'Balthasar: Lord Montegue' nin evinde uşaklar<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Diğerleri</span></span><br />
<br />
    Keşiş Laurence: Francisken tarikatı kesişi. Romeo'nun sırdaşı<br />
    Keşiş John: Keşiş Laurence'nin Romeo'ya mektubunun ileticisi<br />
    Eczacı: Romeo'ya zehir satar<br />
    Koro: 1. ve 2. perde giriş kısımlarında "giriş" metinlerini okuyanlar.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Konu özeti</span></span><br />
Romeo ve Juliet<br />
Ressam:Francesco Hayez<br />
Rome ve Juliet Ressam:Ford Madox Brown<br />
Verona'da balkonlu Juliet evi<br />
<br />
İtalyan şehir devleti Verona’nın zengin ve asil ailelerinden 'Montegue ve Capulet aileleri arasında geçmiş yıllara dayanan bir düşmanlık vardır. Oyun, bu ailelere mensup iki grup genç arasındaki sokak kavgası ile başlar. Şehir muhafızları kavgayı durdurur ve Verona hükümdarı Prens Escalus bir daha iki grup arasında kavga çıkarsa elebaşlarının idam edileceğini söyleyerek gözdağı verir.<br />
<br />
O günlerde Capulet ailesinin evinin bahçesinde bir maskeli balo düzenlenir. Lord Capulet, baloya kız Juliet’e talip olan Kont Paris’i de davet eder. Montegue ailesine mensup Romeo da maskeli baloya kimliğini gizleyerek katılır. Romeo, Capuletlerin yeğenlerinden Rosaline adlı bir kıza ilgi duymaktadır ama Rosaline onu reddetmiştir. Romeo’nun arkadaşı Benvolio, kıza yaklaşıp aşkını anlatabilmesi için Romeo’nun baloya gizlice katılmasına yardımcı olur. Ancak Romeo baloda Capuletlerin 13 yaşındaki kızı Juliet'i görüp ona aşık olur. Juliet de Romeo'nun duygularına karşılık verir. Eserin en önemli sahnesi sayılan “balkon sahnesi” yaşanır. Yıldızlı gecede Juliet balkonda, Romeo balkonun altındadır. Birbirlerine olan duygularını ışığa duydukları özlemi dile getirecek biçimde imgeler kullanarak açıklarlar. O geceden sonra Romeo, her gece sürekli Juliet'in odasına balkondan gizlice girer. Juliet'in dadısı iki sevgili arasında haberleşmeyi sağlar. Çift, evlenmeye karar verir. Rahip Laurance, iki genci gizlice evlendirir.<br />
<br />
Kısa bir süre sonra Juliet'in kuzenlerinden Tybalt, Romoeo’nun gizlice baloya geldiğini öğrenir ve ağır hakaretlerde bulunarak onu düelloya davet eder. Romeo artık akrabası olarak gördüğü Tybalt ile kavga etmek istemese de Romeo’nun arkadaşı Mercutio, hakaretleri sindiremeyip düelloyu kabul eder. Romeo kavgayı ayırmaya çalışırken Mercutio ölümcül yara alır. Acı içindeki Romeo, Tybalt’ı öldürür. Bunun üzerine Verona prensi Escalus, Romeo’yu Mantua’ya sürgüne gönderir. Romeo kaçıp geceyi Juliet’in odasında geçirir ve sonra sürgün edildiği Mantua'ya gider.<br />
<br />
Ailesi, Juliet'i ve Kont Paris ile evlendirme hazırlıklarına başlamıştır. Juliet, istemediği bu evlilikten kurtulmak için rahip Laurence'in yanına gider. Rahip ona kendisini kırk saat ölü gibi gösterecek bir iksir verir.<br />
<br />
Rahip, Romeo'ya durumu anlatan bir mektup yazar. Ancak, mektup Romeo'ya zamanında ulaşmaz. Juliet ise iksiri içer ve ailesi onu öldü zannederek defneder. Romeo, uşağı Balthasar'dan Juliet'in öldüğünü duyunca Juliet’in mezarının başında kendisini öldürmeyi kurar ve yanına zehir alarak gizlice Verona'ya döner.<br />
<br />
Juliet'in mezarına gelen Romeo, burada Kont Paris ile karşılaşır. Birbirleriyle kavgaya tutuşurlar, Paris ölür. Ardından Romeo, Juliet'in yanına yatarak zehri içer ve ölür. Rahip Laurence, mezarlığa gelir, Juliet'i uyandırır. Romeo'yu ölmüş olarak gören Juliet, Romeo’nun hançerini alarak kendini öldürür.<br />
<br />
Başından sonuna kadar olayların tek şahidi olan Rahip Laurence, ailelere tüm olanları anlatır ve bundan sonra iki aile arasındaki düşmanlık sona erer.<br />
<br />
<br />
Romeo ve Juliet Hikâyesi<br />
<br />
Romeo ve Juliet Hikâyesi düşman olan iki ailenin kızı ve oğlunun aşkını anlatmaktadır. Verona’da yaşayan ve uzun süredir düşman olan iki zengin aile varmış. Bu ailelerden biri Montegü diğeri ise Kapulet olarak adlandırılmaktaymış. Kapuletler’in balosunda tesadüfen Juliet ve Montegu’nun oğlu Romeo karşılaşmışlar. Bu karşılaşma sonucunda birbirlerine büyük bir sevgi ve aşk ile bağlanmışlar.<br />
<br />
Bunu duyan Juliet’in akrabaları âşık olduğu kişinin düşmanlarının oğlu olduğu sebebi ile onları ayırmak için bir takım çabalar içine girmişlerdir. Fakat Romeo ve Juliet Bu durumu dinlemeyerek gizlice evlenme hayalleri kurmaya başlamışlardır. Zira onlar bu evliliğin ili ailenin barışmasına vesile olacağını düşünür. Gizli evlilik planları yapan çift bu umut ile Peter Lorenzo tarafından gerçekleştirilmiş olan bir tören sonucunda evlenirler.<br />
<br />
Yaşanan bir sokak kavgası sırasında Romeo’nun arkadaşlarından biri olan Merkutio öldürülür. Bu durumun üzerine ise Romeo arkadaşının öcünü almak isteyerek sevgilisinin kardeşi olan Tybalt’ı bıçaklar. Dük ise onu sürgüne gönderir. Tüm bunların üzerine Juliet’in ailesi onun genç bir kont ile evlenmesini ister. Bunun ise bir an önce gerçekleştirilmesi taraftarıdırlar.<br />
<br />
Fakat Juliet bunu asla istemez. O Romeo’yu çok seviyor ve ona sadık bir şekilde kalmak istemektedir.  Genç kızın bunu gerçekleştirebilmesi için yapması gereken tek bir şey vardır. O da yalnızca ölmektir. Juliet Romeo’yu çok seviyor ve başkasını asla istemiyordur. Bu sebeple ise yaşamının son bulmasına karar verir. Zira başka türlü Romeo’suna sadık kalması mümkün değildir. Bunun üzerine intihar eder ve hayatına son verir.<br />
<br />
Romeo ise Juliet olmadan yaşamanın çok zor ve katlanılmaz bir hal aldığını görür. Zira onun tek aşkı artık hayatta değildir. Buna dayanamayan Romeo da hayatına son verme kararı alır. Bunun üzerine ise bir bıçak yardımı ile intihar ederek yaşamına son verir. Romeo ve Juliet hikâyesi büyük bir aşkın dilden dile anlaşılmasını sağlamıştır. Bu sayede bu efsanevi aşk hikâyesi tiyatrolara konu olmuş ve yüzyıllarca unutulmayacak bir eser haline gelmiştir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Türkçeye çeviriler</span></span><br />
<br />
    Romeo ve Juliyet. Çev. Mihran M. Boyacıyan. İstanbul: Civelekyan Matbaası, 1302. (1885)<br />
    Romeo-Juliet. Çev. Abdullah Cevdet. Şehbal 7-24 İstanbul:(1 Temmuz 1325-1 Ağustos 1326) (1909).<br />
    Romeo-Jülyet. Çev. Mehmet Şükrü Erden. İstanbul: Arkadaş Matbaası, 1938.<br />
    Romeo ve Juliet. Çev. Kâmuran Günseli. İstanbul: Çığır Kitabevi, 1938.<br />
    Romeo ve Juliet. Çev. İlhan Siyami Tanar. İstanbul: Suhulet Kitabevi, 1938.<br />
    Romeo-Juliet.Çev. Ertuğrul İlgin. İstanbul: İnkılab Kitabevi, 1939.<br />
    Romeo ve Juliet. Çev. A. B. Şenkal. İstanbul: Sertel Yayınevi, 1939.<br />
    Romeo ve Juliet. Çev. Yusuf Mardin. İstanbul: Milli Eğitim Basımevi, 1945.<br />
    Romeo Juliet.Çev. Adli Moran. İstanbul: Ak Kitabevi, 1959.<br />
    Romeo ve Juliet. Çev. A. Turan Oflazoğlu. Ankara: Bilgi Yayınevi, 1968.<br />
    Romeo ve Juliet. Çev. Özdemir Nutku. İstanbul: Remzi Kitabevi, 1984.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Film uyarlamaları</span></span><br />
<br />
Romeo ve Juliet oyunu profesyonel ve amatör dünya tiyatro sahnelerinde günümüze kadar gayet çok sayıda sahnelenmiştir. Ayrıca 40 kadar da değişik film bu konuyu işlemiştir. Bunlar arasında şunlar ilgi çekmiştir:<br />
<br />
    1908 - Romeo and Juliet, AND'de Vitagraph Studio'ları tarafından yapımlanan sessiz film. Direktör:J. Stuart Blackton. Başroller:Paul Panzer (Romeo) ve Florence Lawrence (Juliet).<br />
    1936 - Romeo and Juliet. Hollywood yapımı. Yapımcci: Irvıng Thalberg. Direktör: George Cukor. Başrollerde:Norma Shearer (Juliet) ve Leslie Howard<br />
<br />
(Romeo)<br />
<br />
    1968 - Romeo and Juliet. İtalyan yapımı. Direktör:Franco Zeffirelli. Başrollerde: Olivia Hussey (Juliet) ve Leonard Whiting (Romeo)<br />
<br />
Kostümler Oskar kazandı.<br />
<br />
    1996 - Romeo + Juliet. Modern mizansenli ve kostümlü ABD yapımı. Direktör:Baz Luhrmann. Leonardo DiCaprio (Romeo) ve Claire Danes (Juliet)<br />
    2010 - Letters to Juliet (Juliet'e mektuplar)<br />
<br />
<span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Müzik</span></span><br />
<br />
Romeo ve Juliet eserinden uyarlanan asgari 24 tane kadar opera bulunduğu bildirilmiştir.[3] Bunlardan ilki singspiel türünde olan 1776'da Çek besteci "Georg Benda" tarafından Almanca librettoya göre hazırlanmıştır. Romeo ve Juliet'den uyarlanan diğer tanınmış müziksel eserler şöyle özetlenebilir:<br />
<br />
    1839 - Hector Berlioz Romeo and Juliet adlı senfoni bestesi<br />
    1867 - Charles Gounod Roméo et Juliette operası ilk temsili<br />
    1869 - Pyotr İlyiç Çaykovski'nin Romeo and Juliet senfonik şiirinin prömiyer konseri<br />
    1936 - Sergey Sergeviç Prokofyev Romeo and Juliet balesinin ilk temsili<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Türkiye'deki Sahnelemeler</span></span><br />
<br />
    1999-2000 sezonunda İstanbul Şehir Tiyatroları'nda sahnelenen eserin kadrosunda Tomris İncer, Ayşegül Devrim, Doğan Bavli, Candan Sabuncu, Murat Coşkuner, Sevtap Çapan, Erhan Abir ve Burak Davutoğlu gibi isimler yer aldı.[4]<br />
    Van Devlet Tiyatrosu yapımı eser, 2007-2008 sezonunda oynandı. Yönetmenliğini Kemal Başar, dekor tasarımını Murat Gülmez, kostüm tasarımını Nalan Türkoğlu, ışık tasarımını Seyhun Ayaş, müziklerini Can Atilla ve koreografisini Paras Terezakis üstlendi. Modern bir yorumla sahnelenen eserin başrollerini Caner Kadir Gezener ve Ebru Aytürk oynadı.<br />
    Kemal Başar eseri Van Devlet Tiyatrosu ve Romanya'daki Tony Bulandra Tiyatrosu sahnelemelerinden sonra, İstanbul Şehir Tiyatroları'nda da, bu sefer Romanya'daki sahnelemeden hemen sonra hayatını kaybeden ışık tasarımcısı Seyhun Ayaş'ın anısına ithafen sahneledi. 2009-2010 sezonundaki eserin dekor tasarımını Murat Gülmez, kostüm tasarımını Canan Göknil, müziklerini Can Atilla ve koreografisini Hugo Wolff üstlendi. Yine modern bir yorumla sahnelenen eserin başrollerini Mert Turak, Ece Özdikici, Hikmet Körmükçü, Levent Yılmaz, Müge Akyamaç oynadı.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Kaynak ve Dipnotlar</span></span><br />
<br />
Wikipedia<br />
</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[HZ. YUSUF’UN (A.S.) KISACA HAYATI ve YUSUF VE  ZÜLEYHA]]></title>
			<link>/showthread.php?tid=20381</link>
			<pubDate>Wed, 05 Apr 2023 21:41:08 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="/member.php?action=profile&uid=8">RasitTunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">/showthread.php?tid=20381</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">HZ. YUSUF’UN (A.S.) KISACA HAYATI ve YUSUF VE  ZÜLEYHA</span></span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">HZ. YUSUF’UN (A.S.) KISACA HAYATI - Yusuf Aleyhisselam Kimdir?</span></span><br />
<br />
Hazret-i Yusuf, Yakup Peygamber’in 12 oğlundan en çok sevdiği oğludur. Annesinin adı Rahîl’dir. Kenan diyarında doğdu. Kuran-ı Kerim’de adı 27 defa geçer. Kuran’da 12. surenin adı Yusuf Suresi’dir.<br />
<br />
Yusuf Aleyhisselam’ın kıssası, Kuran-ı Kerim’de “Ahsenü’l-kasas” (kıssaların en güzeli) diye ifadelendirilir ve müstakil bir sûre (Yusuf Suresi) ile anlatılır.<br />
<br />
Hz. Yusuf Kuran’da dürüstlük ve güvenilirlik bakımından övülür. Yusuf Aleyhisselam güzelliği ile meşhurdur ve darbımesel haline gelmiştir.<br />
<br />
Hz. Yakup’un sevgisinden dolayı kardeşleri kendisini kıskandılar ve sinsi bir plan kurarak onu kuyuya atıp ölüme terk ettiler. Oradan geçen bir kervan Hz. Yusuf’u kuyuda buldu ve onu köle olarak sattı.<br />
<br />
Hz. Yusuf, hizmetinden bulunduğu Züleyha ile nefis imtihanı geçirdi. Bu imtihanı kazanan Hz. Yusuf, Züleyha’nın iftirası ile zindana atıldı. Kendisine rüyaları yorumlama kâbiliyeti verilen Hz. Yusuf bu yeteneği sayesinde zindandan çıkarıldı ve Mısır’a yönetici oldu.<br />
<br />
Kıtlık sebebi ile kendisini kuyuya atan kardeşleri ile karşılaşan Hz. Yusuf onlara yardım etti ve kendilerini affetti.<br />
<br />
Kardeşleri ile buluşmasından sonra Hz. Yakup en çok sevdiği evlâdına, Bünyamin de ana-baba bir kardeşi Hz. Yusuf’a kavuştu. Oğlunun hasreti ile âmâ olan Hz. Yakup’un gözleri açıldı.<br />
<br />
Mısır Meliki Reyyân bin Velid bütün devlet işlerini Hz. Yusuf’a bıraktı ve ona îmân ederek Müslüman oldu. Hz. Yusuf’a iftira atan Züleyha yine onun duâsı hürmetine yeniden gençlik ve güzelliğine kavuştu ve onunla evlendi.<br />
<br />
Hz. Yusuf babasından sonra yirmi üç yıl daha yaşamış ve O’nun nâşını Mısırlılar mermer bir sandık içine koyarak Nil’e gömmüşlerdir. Mısırlılar O’nu çok sevdikleri için Hz. Yusuf’un kendi memleketlerinde kalmasını istemişler fakat daha sonra Hz. Musa, O’nun nâşını bularak babası Hz. Yakup’un yanına götürüp deftiği rivayet edilir.<br />
<br />
Kardeşlerinin kendisinin attığı kuyudan kurtulup köle olarak satıldığı Mısır’a sultan olan Hz. Yusuf’un (a.s.) hayatı ve kıssası.<br />
HZ. YUSUF’UN (A.S.) HAYATI - Yusuf Peygamber Kimdir?<br />
<br />
Hazret-i Yusuf’un babası, Hazret-i Yakup annesi, babasının dayısının kızı Rahîl idi. Rahîl’in uzun bir müddet çocuğu olmamıştı. Rahîl, Allâh Teâlâ’ya ilticâ etti ve ona Yûsuf bahşedildi. Ardından Bünyâmîn doğdu. Bu doğumun kırkında Rahîl vefât etti.<br />
<br />
Ya’kûb -aleyhisselâm- Hazret-i Yûsuf’un doğduğu sene peygamberlikle vazîfelendirildi. İnsanları tevhîd akîdesine dâvet etmeye başladı. Kendisine Kenan diyârı ahâlisinden çok kimse îmân etmiştir.<br />
<br />
Allâh Teâlâ âyet-i kerîmelerde şöyle buyurur:<br />
<br />
“...O’na (İbrâhîm’e) İshâk ve Ya’kûb’u bahşettik ve her birini peygamber yaptık. Onlara rahmetimizden ihsanlarda bulunduk. Onlar için dillerde (ve dinlerde) yüksek ve güzel bir nam bıraktık.” (Meryem, 49-50)<br />
<br />
“(Ey Rasûlüm! Dinde, ibâdette ve Allâh’ın emirleri husûsunda) kuvvet ve basîret sâhibi olan kullarımız İbrâhîm, İshâk ve Ya’kûb’u da yâd et! Biz onları özellikle âhiret yurdunu düşünen ihlâslı kimseler kıldık. Doğrusu onlar bizim katımızda seçkin, sâlih kimselerdendir.” (Sâd, 45-47)<br />
<br />
Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- de bu peygamberlerin fazîleti hakkında şöyle buyurmuştur:<br />
<br />
“Kerîm oğlu Kerîm oğlu Kerîm oğlu Kerîm; İbrâhîm oğlu İshâk oğlu Ya’kûb oğlu Yûsuf’tur.” (Buhârî, Enbiyâ 19, Tefsir 12/1)<br />
<br />
Yûsuf -aleyhisselâm-, daha küçük yaşlarından itibâren babasının büyük bir sevgisine mazhar olmuştu. Her hâliyle kardeşlerinden farklıydı. Nitekim babası Ya’kûb -aleyhisselâm-, oğlu Yûsuf’ta kendisindeki husûsiyetleri görmüştü. Bu sebeple O’na olan meyli, diğer evlâdlarından fazla idi. O’nu çok sever, bütün oğullarından azîz tutar ve yanından ayırmazdı.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">KISSALARIN EN GÜZELİ: YUSUF KISSASI</span></span><br />
<br />
Yûsuf -aleyhisselâm-’ın kıssası, Kur’ân-ı Kerîm’de “ahsenü’l-kasas” (kıssaların en güzeli)[2] diye ifâdelendirilmiş ve müstakil bir sûre ile anlatılmıştır.<br />
<br />
Âyet-i kerîmede buyrulur:<br />
<br />
“Yûsuf ve kardeşlerinde, (almak) isteyenler için âyetler (ibretler) vardır.” (Yûsuf, 7)<br />
<br />
Yûsuf kıssası, bu beyân-ı ilâhîden de anlaşılacağı üzere, ibret ve hikmet dolu bir kıssadır. Yûsuf kıssası hiçbir kitapta ve eserde Kur’ân-ı Kerîm’deki kadar güzel ve beliğ bir üslûb ile nakledilmemiştir.<br />
<br />
Yûsuf Sûresi’nin nihâyetinde de açıkça ifâde edildiği üzere, bu sûrenin gayb haberlerinden olduğu[3] ve uydurulmuş herhangi bir söz olmadığı[4] aklen ve naklen iyice açıklık kazanır.<br />
<br />
Yusuf Kıssasında neler Analtılır?<br />
<br />
Hakîkaten Yûsuf -aleyhisselâm-’ın kıssası, ihtivâ ettiği hikmet ve ibretler cihetiyle Kur’an-ı Kerîm’deki en dikkat çekici kıssalardan biridir. Müfessirlerin, bu kıssadaki ibret dolu safhaları hulâsa sadedindeki bazı görüşleri söyledir:<br />
<br />
1. Yûsuf -aleyhisselâm- küçük yaşta başlayan çeşit çeşit belâ ve musîbetlere karşı büyük bir sabır göstermiştir.<br />
<br />
2. Kardeşlerinin yaptığı onca eziyet ve kötülüğe, hattâ kendisini öldürmeye kasdetmelerine rağmen Yûsuf -aleyhisselâm- onlarla karşılaştığında dâsitânî bir af ve müsâmaha örneği sergilemiştir.<br />
<br />
3. Bu kıssada peygamberlerden, sâlihlerden, meleklerden, şeytanlardan, insanlardan, cinlerden, hayvanlardan, hükümdarlardan, memleketlerden, tâcirlerden, âlimlerden, câhillerden, erkeklerden, kadınlardan, kadınların çeşitli hîle ve tuzaklarından bahsedilmektedir.<br />
<br />
4. Bu kıssada tevhîdden, fıkıhtan, siyerden, rüyâ tâbirinden, siyâsetten, muâşeretten, din ve dünyânın salâhı için gerekli olan pek çok hususlardan bahsedilmektedir.<br />
<br />
5. Çile, belâ, musîbet ve imtihanlarla dolu bir hayat mâcerâsının sonunda kavuşulan sonsuz saâdet anlatılmaktadır.<br />
<br />
Nitekim Yûsuf -aleyhisselâm- otuz yaşında Mısır’a melik oldu.<br />
<br />
Yûsuf -aleyhisselâm-’ın duâsı hürmetine Züleyhâ yeniden gençlik ve güzelliğine kavuştu ve onunla evlendi.<br />
<br />
Ya’kûb -aleyhisselâm-’ın, Yûsuf’un hasretiyle ağlamaktan kör olan gözleri yeniden kendisine verildi.<br />
<br />
Ya’kûb -aleyhisselâm- en çok sevdiği evlâdına, Bünyamin de ana-baba bir kardeşi Yûsuf’a kavuştu.<br />
<br />
Yûsuf -aleyhisselâm- kendisini öldürmek isteyen kardeşlerini affetti, onlar da tevbe ederek sâlihlerden oldular.<br />
<br />
Ya’kûb -aleyhisselâm- ve âilesi Kenan diyârından Mısır’a hicret etti.<br />
<br />
Yûsuf -aleyhisselâm-’ın küçükken gördüğü rüyâ tahakkuk etti.<br />
<br />
Mısır Meliki Reyyân bin Velid bütün devlet işlerini Yûsuf -aleyhisselâm-’a bıraktı ve ona îmân ederek Müslüman oldu.<br />
<br />
6. Yûsuf -aleyhisselâm- o zamana kadar hiç kimsenin yapmadığı en güzel duâyı yaptı. (Yûsuf, 101)[5]<br />
<br />
    En Güzel Kıssalar<br />
<br />
Şüphe yok ki en güzel kıssalar, hayâtın içinden, yaşanmış hâdiselerdir. Yâni bir kıssa, gerçek bir hâdisenin, ebedî güzelliklere delâlet eden bediî nüktelerle tasvîr edilmesi ve belîğ bir şekilde anlatılması nisbetinde güzelleşir. Zîrâ gerçek güzellik, dâimâ hayallerin ötesindedir ve ancak mutlak güzellikten bir misâl aksettirdiği nisbette ehemmiyet taşır.<br />
<br />
    Ahsenül Kassas<br />
<br />
Yûsuf kıssası, Muhammedî güzelliğe kâmil mânâda bir başlangıç remzi olarak nâzil olmuş, gaybî bir hakîkattir. Bilhassa bu husûsiyetinden dolayı “ahsenü’l-kasas”, yâni kıssaların en güzelidir.<br />
<br />
Übeyy bin Ka’b -radıyallâhu anh-’ın rivâyetine göre Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurdular:<br />
<br />
“Kölelerinize Yûsuf Sûresi’ni öğretiniz! Zîrâ herhangi bir müslüman, onu yazıp ehline ve kendi kölesine öğretirse, Allâh Teâlâ onun sekerât-ı mevtini (ölüm ânındaki sarhoşluk hâlini ve sıkıntılarını) kolaylaştırır. Hiçbir müslümana hased etmeye de mecâl bulamaz!” (Zemahşerî, Keşşâf, III, 98)<br />
<br />
Yûsuf -aleyhisselâm-, kardeşlerinin hasedine mâruz kalmış, kuyuya atılmış ve zindana düşmek gibi musîbetlere uğramıştı. Takvâsı neticesinde Cenâb-ı Hak, Yûsuf -aleyhisselâm-’a Cebrâîl -aleyhisselâm-’ı gönderdi. Birçok lutuflarda bulunarak O’nu tesellî etti. Belâlara karşı tahammül gücü verdi. Sonra da kuvvet, izzet ve saltanat bahşetti. Böylece Yûsuf -aleyhisselâm-, birçok ezâ ve cefâya mâruz kalması sebebiyle, saltanat yıllarında, yardıma muhtaç zayıf, fakir ve gariplere daha fazla merhametli davrandı.<br />
<br />
Bilinmelidir ki, kim Yûsuf Sûresi’ni okumaya, ondaki derûnî mânâları düşünmeye devam ederse, Hazret-i Yûsuf -aleyhisselâm-’ın nâil olduğu sürûrdan nasibdâr olur. Sûre-i Yûsuf, sayıya gelmeyecek kadar hikmet ve ibretlerle doludur. Bu sûrede; nübüvvet, rüyâ tâbiri, dünyâ riyâseti, belâ ânında metânetle davranıp muvâzeneyi bozmama, düşmanın ezâsına sabır, firkat, aşk, âşık, mâşûk, kadınların hîle ve desîseleri, imtihan, kölelik, hapis, halâs, azîzlik, ikbâl, kötülüğe aynıyla mukâbele etmeye gücü yeterken affetmek, nîmet, cezbe, işâret, beşâret, tâbir ve tefsîr gibi nice hikmet ve ibret dolu sırlar vardır.<br />
<br />
Yine bu sûrede; enbiyâ vârisliği, Allâh’a halîfe olmanın sırları, rûh ve kalb gibi cismânî ve rûhânî kuvvetlerden bahsedilmektedir. Yûsuf karşısında Züleyhâ, nefs-i emmâreyi temsîl eder. Züleyhâ müslüman olur, rûhu terbiye görerek rızâ makâmına erişir. Sonra rûhu Yûsuf ile kardeş gibi cem’ olur. Allâh’a vâsıl oluncaya kadar sıkıntı, ibtilâ ve belâlar, kendisini pişirip olgunlaştırır.<br />
<br />
Bu sûrenin nüzûl sebebi şöyledir:<br />
<br />
Yahûdî âlimleri, müşriklerin reislerine gelerek dediler ki:<br />
<br />
“–Muhammed’e sorun bakalım; Ya’kûb ve âilesi, Şam’dan Mısır’a niçin göç ettiler ve Yûsuf kıssası nedir?”<br />
<br />
Müşriklerin reisleri de Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e gelip bunları sordular. Bunun üzerine Yûsuf Sûresi nâzil oldu. (Âlûsî, Tefsîr, XII, 170)<br />
<br />
    Yusuf Suresi Ayetleri<br />
<br />
Yûsuf Sûresi’nin ilk âyetlerinde Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur:<br />
<br />
“Elif. Lâm. Râ. Bunlar hem açık, hem de her şeyi açıklayıcı olan Kitâb’ın âyetleridir. Düşünüp mânâsını anlamanız için Biz, onu Arapça bir Kur’ân olarak indirdik.” (Yûsuf, 1-2)<br />
<br />
Âyet-i celîlede “Arapça bir Kur’ân” diye buyrulması, Arapça’nın lisanların en mükemmeli olduğuna delâlet etmektedir. Kur’ân-ı Kerîm, mânâ, lafız ve kelime seçimi (diksiyon) itibâriyle de Allâh Teâlâ’ya âit olduğu için ilâhî bir sanat hârikasıdır. Kıyâmete kadar devâm edecek, benzeri, mahlûkat tarafından aslâ yapılamayacak ilâhî bir mûcizedir.<br />
<br />
Allâh Teâlâ, Kur’ân-ı Kerîm’i Arapça inzâl buyurarak bu lisâna ayrı bir şeref bahşetmiştir. Kur’ân-ı Kerîm’in Arapça olarak indirilmesinin bir hikmeti de, nâzil olduğu çevrenin bahânelerini ortadan kaldırmaktı. Elbette ki ilâhî vahiy insanların konuştukları dillerden biri ile gelmeliydi. Zîrâ cihanşümûl de olsa her hareketin ilk çekirdeğinin mutlakâ bir yerde ve bir şekilde teşekkül etmesi îcâb eder.<br />
<br />
Yine âyet-i kerîmede buyrulur:<br />
<br />
“(Rasûlüm!) Biz, bu Kur’ân’ı sana vahyetmekle, geçmiş ümmetlerin birtakım haberlerini en güzel şekilde beyân ediyoruz. Şu bir gerçek ki, daha önce senin bundan hiç haberin yoktu.” (Yûsuf, 3)<br />
<br />
Bu sûre, Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e kıssa olarak nâzil olan ilk sûredir. Lafız bakımından veciz, mânâ yönünden de çok derin ve engindir. Bu sûrede ibret alanlar için pek çok güzel hikmetler, incelikler ve nükteler bulunmaktadır.<br />
<br />
Yûsuf -aleyhisselâm- Hazret-i Ya’kûb’un evlâdlarının en güzeli idi. Neseb cihetinden de aynı şekilde güzeldi. O, üç nebînin neslinden gelmekle şereflerin yücesine nâil olduğu gibi aynı zamanda nübüvvet, güzel sîmâ, rüyâ tâbiri, dünyâ riyâseti, kıtlık ve belâ zamanında halkına ve yakınlarına en güzel şekilde muâmele etmek gibi üstün meziyetlerle de şerefli kılınmıştı. Bu ne yüce ve ne güzel bir kerîmlikti. O’nun duâsı da duâların en güzeli idi:<br />
<br />
“…(Yâ Rabbî!) Beni müslüman olarak vefât ettir ve beni sâlihler zümresine ilhâk eyle!” (Yûsuf, 101) diye ölümle Allâh’a kavuşmayı ilk önce Hazret-i Yûsuf -aleyhisselâm- temennî ve niyâz etmişti.<br />
<br />
    Hz. Yusuf’un (a.s.) Kaç Kardeşi Var?<br />
<br />
Ayrıca bu sûrede Yûsuf -aleyhisselâm- kalbi, Ya’kûb -aleyhisselâm- rûhu, Rahîl cesedi, Yûsuf’un onbir kardeşi de nefsânî hisleri temsîl etmektedir. Kur’ân-ı Kerîm’in beyânında bunun gibi daha nice eşsiz mânâ enginlikleri vardır. Tabiî ki bunları lâyıkıyla görebilmek, basîret işidir.<br />
HZ. YUSUF’UN (A.S.) RÜYASI<br />
<br />
Âyet-i kerîmede buyrulur:<br />
<br />
“Bir zamanlar Yûsuf babasına demişti ki: «Babacığım! Gerçekten ben (rüyâmda) onbir yıldızla Güneş ve Ay’ı bana secde ederlerken gördüm!»” (Yûsuf, 4)<br />
<br />
Yûsuf -aleyhisselâm-’ın rüyâsında gördüğü onbir yıldız, kardeşleri; Güneş, babası Ya’kûb -aleyhisselâm- ve Ay da, teyzesi Lâyâ’dır. Zîrâ annesi Rahîl, vefât etmişti.<br />
<br />
Yûsuf -aleyhisselâm-’ın kardeşlerini yıldız sûretinde görmesinin hikmeti, kardeşlikte insanın hayat akışına yön veren mühim müessirlerin bulunmasıdır. Güneş ve Ay’ın yıldızlardan sonra zikredilmesi ise, Yûsuf -aleyhisselâm-’ın, babası ve teyzesi ile kardeşlerinden sonra buluşacağına işâret etmektedir.<br />
<br />
Yûsuf -aleyhisselâm- bu rüyâyı gördüğünde yedi yaşında bulunuyordu.<br />
<br />
Bir Yahûdî, Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e geldi ve sordu:<br />
<br />
“–Yâ Muhammed! Bana haber ver; Yûsuf’un gördüğü yıldızlar hangileridir?”<br />
<br />
Rasûlullâh bir an sükût buyurdular. Cebrâîl -aleyhisselâm- geldi ve yıldızların isimlerini kendisine bildirdi. Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, yahûdîye dönüp:<br />
<br />
“–Eğer sana haber verirsem, müslüman olur musun?” dedi.<br />
<br />
Yahûdî de:<br />
<br />
“–Evet.” dedi. Bunun üzerine Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:<br />
<br />
“–Bunlar, Cereyan, Târık, Zeyyâl, Kabis, Amûdan, Felîk, Mısbâh, Darûh, Fera’, Vesâb, Zâlkefiteyn’dir. Yûsuf, rüyâsında bu yıldızların, Güneş’in ve Ay’ın semâdan inerek kendisine secde ettiklerini görmüştü.” buyurdular.<br />
<br />
Yahûdî dedi ki:<br />
<br />
“–Vallâhi söylediğin isimler doğru isimlerdir!” (Bursevî, Rûhu’l-Beyân, c. IV, s. 212-213)<br />
<br />
    Rüyâ Üç Kısımdır<br />
<br />
1. Hadîsü’n-nefs: Kişi, rüyâsında kendi işini ve sanatını görür; yahud âşık mâşûkunu görür. Bunlar insanın hayâlinin bir neticesidir.<br />
<br />
2. Şeytanın korkutması: Rûhu sıkıntıya düşüren karışık ve kargaşa içindeki rüyâlardır. Aslı yoktur.<br />
<br />
3. Allâh’tan gelen tebşîrât: Rüyâ meleği kişiye Ümmü’l-Kitâb’dan bir nüsha getirerek, Levh-i Mahfûz’dan eserler gösterir. Bu rüyâ sahîhtir, rüyâ-yı sâlihadır. Bunlara “sâdık rüyâ” da denir. Bunların hâricinde kalanlar ise, karışık rüyâlardır.<br />
<br />
Sâ­dık rüyâ­lar, Levh-i Mahfuz’dan istikbâle akseden pırıltılardır.<br />
<br />
Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:<br />
<br />
“Za­man yak­laş­tık­ça[6] mü’minin rüyâ­sı ne­re­dey­se hiç ya­lan çık­maz. (Gör­dü­ğü gi­bi ger­çek­le­şir.) Mü’minin (sâ­dık) rüyâ­sı, nü­büv­ve­tin kırk altı cüzünden biridir. Nübüvvetten olan bir şey ise yalan olmaz.” (Buhârî, Tâbîr, 26; Müslim, Rüyâ, 6) buyurmuştur.[7]<br />
<br />
Âyet-i kerîmelerde şöyle buyrulur:<br />
<br />
“(Babası Ya’kûb -aleyhisselâm-) dedi ki: «Yavrucuğum! Rüyânı sakın kardeşlerine anlatma! Sonra (onlar) sana (hasedlerinden dolayı) bir tuzak kurarlar. Çünkü şeytan, insanın apaçık bir düşmanıdır. İşte böylece (rüyâda gördüğün gibi) Rabbin seni seçecek. Sana (rüyâda görülen) hâdiselerin tâbirine dâir ilim verecek, daha önce iki atan İbrâhîm ve İshâk’a nîmetini tamamladığı gibi, sana ve Ya’kûb soyuna da nîmetini tamamlayacaktır. Şüphesiz ki Rabbin her şeyi çok iyi bilendir, tam bir hüküm ve hikmet sâhibidir.»” (Yûsuf, 5-6)<br />
<br />
Yûsuf -aleyhisselâm- uyanıp rüyâsını babasına anlatınca, babası onun dünyâ ve ukbâda büyük bir şeref ve yüksek bir makâma ereceğini anladı. Rüyâsını gizleyip kardeşlerine anlatmamasını sıkı sıkı tembih etti. Aksi takdirde kardeşlerinin kendisini kıskanıp tuzak kurabileceklerini söyledi. Demek ki hased etmemek kadar, hasede mâruz kalmaktan da sakınmak îcâb eder.<br />
<br />
Nitekim Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz de, bu hususta şöyle buyurmuşlardır:<br />
<br />
“İhtiyaçlarınızı elde etmede gizlilikten istifâde edin. Çünkü her nîmet sâhibine hased edilir.” (Süyûtî, el-Câmiu’s-Sağîr, I, 34)<br />
<br />
    Kalbi Öldüren Ateş: Kıskançlık<br />
<br />
Ya’kûb -aleyhisselâm-’ın oğullarından Yehûda, Robil ve Şem’un, babalarının Yûsuf’a gösterdiği husûsî alâka ve muhabbetin hikmetini kavrayamadılar. Kıskandılar da:<br />
<br />
“Dediler ki: «Yûsuf ile kardeşi (Bünyamin) babamıza bizden daha sevgilidir. Hâlbuki biz (birbirimizi destekleyen) kuvvetli (ve kalabalık) bir cemâatiz. Babamız herhâlde apaçık bir yanlışlık içindedir. Yûsuf’u öldürün, yahud onu (uzak) bir yere atın ki, babanızın teveccühü yalnız size kalsın! Ondan sonra da (tevbe ederek) sâlih kimseler olursunuz!»” (Yûsuf, 8-9)<br />
<br />
Hazret-i Ya‘kûb, rüyâdan sonra Yûsuf’un peygamberliğe vâris olacağını anlamış, bu yüzden de ona karşı muhabbeti ziyâdeleşmişti. Ancak bu durumu sezen kardeşlerinin hasedi de gün geçtikçe arttı. Öyle ki bu hased, Yûsuf’a tuzak kurmalarına sebep oldu. Yâni Ya’kûb -aleyhisselâm- sevgide ileri gitmiş, belâlar da o nisbette ağırlık kazanmıştı. Çünkü Cenâb-ı Hak, “câmiu’l-ezdâd”, yâni zıt sıfatları kendisinde cem edendir. O’nun  اَلرَّقِيبُyâni devamlı murâkabe altında tutan ve dâimâ üstün olan mânâsında bir ism-i ilâhîsi vardır. Bunun için fazla muhabbet firâk getirir. Zîrâ Allâh’a muhabbet, ortak kabûl etmez.<br />
<br />
Gerçekten Ya‘kûb -aleyhisselâm-, oğlu Yûsuf’un alnındaki nübüvvet nûrunu görmüş, bunun için O’na daha fazla ihtimam göstermişti. İşte babalarının bu meyil ve muhabbeti, Yûsuf’un diğer kardeşlerinin hasedlerine sebep oldu. Gün geldi bu hased bardağı iyice taştı ve kardeşleri Yûsuf için kötü plânlar yaptılar.<br />
<br />
Âyetten ibret alınacak en mühim nokta, sevginin, kıskançlığa sebep olmaması için gönülde saklı tutulmasının lüzûmudur. Sevginin sessizlikte ve derûnda olması gerekir.<br />
<br />
Ya’kûb -aleyhisselâm-’ın Yûsuf’a olan aşırı muhabbeti gayretullâha dokundu. Bu sebeple Allâh Teâlâ, ona bir iptilâ vermeyi murâd etti ve Yûsuf’u babasından ayırdı. Zîrâ evlâd, bazı hâllerde baba için büyük bir imtihandır.<br />
<br />
    Sinsi Plân<br />
<br />
Kardeşleri, Yûsuf hakkında belli bir kanaat birliğine varınca:<br />
<br />
“İçlerinden biri: «Yûsuf’u öldürmeyin! Eğer mutlakâ (birşey) yapacaksanız, onu bir kuyunun dibine atın da (bari) geçen kervanlardan biri onu alsın (götürsün)!» dedi.” (Yûsuf, 10)<br />
<br />
Bu teklifi yapan Yehûda idi ve bunu kardeşlerine kabûl ettirmişti. Şu kardeşlerin hâli ne kadar ibretlidir ki; en merhametli olanı dahî hasedi sebebiyle Yûsuf’un kuyuya atılmasını tavsiye etti. Bu da gösteriyor ki, hasedleri sebebiyle dost libâsına bürünmüş nice gizli düşmanlar vardır. Onlardan mümkün olduğu kadar sakınmak lâzımdır.<br />
<br />
Rivâyet olunur ki Hazret-i Ya’kûb -aleyhisselâm-, bir rüyâ görmüştü. Kendisi bir dağın başında, oğlu Yûsuf da sahrâda idi. Birden on kurt peydâ olup Yûsuf’a hücûm ettiler. Yûsuf aralarında kayboldu. Ya’kûb -aleyhisselâm- bu sebeple oğullarına Yûsuf için «O’nu kurt yemesinden korkarım!» diyerek tedirginliğini ifâde etmişti. Fakat böylece farkında olmadan, kardeşlerinin Yûsuf’a yapacağı hîle husûsunda onlara -âdeta- bir usûl telkîn etmiş oldu.<br />
<br />
Hadîs-i şerîflerde buyrulur:<br />
<br />
“Belâ ağızdan çıkan söze bağlıdır!” (Süyûtî, el-Câmiu’s-Sağîr, I, 110)<br />
<br />
“Nefsim bana öyle şeyler söylüyor ki, onları söylerim de, söylediklerimle müptelâ kılınırım korkusuyla söylemiyorum...” (Bursevî, Ruhu’l-Beyân, IV, 222)<br />
<br />
İnsan hasmına, aleyhine olacak hususlarda ipucu vermemelidir.<br />
<br />
Yûsuf’un kardeşleri o âna kadar böyle bir plân kurmamışlardı. Babalarının verdiği ipucu üzerine yine gizlice bir plân yaptılar.<br />
<br />
    Dil Var Baş Kestirir<br />
<br />
Dili kesilerek öldürülen İbnü’s-Sikkît şöyle demiştir:<br />
<br />
“İnsanın, dilinin sürçmesiyle uğrayacağı musîbet, ayağının sürçmesi ile uğrayacağı musîbetten çok daha büyük olabilir! Zîrâ insanın ayağının sürçmesinden hâsıl olan yara zamanla iyileşir. Hâlbuki ağızdan çıkan söz, insanın başını bile götürebilir.”<br />
<br />
Ya’kûb -aleyhisselâm- gördüğü rüyâya rağmen acz içinde kalarak Yûsuf’u birâderlerine teslîm etti. Şu ifâde bu hâli ne güzel anlatır:<br />
<br />
“Kazâ ve takdîr gelince, basîret görmez olur!”<br />
<br />
“Şu yanlışı asla yapmam!” diyen bir kul, şeytana açık bir kapı bırakmış olur ki, şeytan her işini bırakarak ona Mûsâllat olur ve yapmam dediği şeyi kendisine yaptırıncaya kadar onun peşini bırakmaz. (Süyûtî, el-Câmiu’s-Sağîr, I, 110)<br />
<br />
Bu bakımdan asla büyük konuşmamak ve dâimâ Hakk’a sığınmak lâzımdır.<br />
<br />
Yûsuf’un birâderleri, babalarına ve kardeşlerine hürmette kusûr eden kimselerdi. Dolayısıyla, kurdukları hîleyi gerçekleştirebilmek için babalarının îkaz ve ihtârını geçiştiriverdiler:<br />
<br />
“Onlar! «Vallâhi biz böylesine güçlü bir grup iken onu kurt kapar da yerse, o zaman biz hüsrâna uğrayanlardan oluruz (yazıklar olsun bize!)» dediler.” (Yûsuf, 14)<br />
<br />
    Kardeşlerinin İhâneti<br />
<br />
“Derken kardeşleri onu alıp götürünce ve kuyunun dibine bırakma konusunda görüş birliğine vardıklarında, Biz de Yûsuf’a şöyle vahyettik: «Zamanı gelecek, onların hiç hatırlarına gelmediği bir sırada, yaptıkları bu işi kendilerine hatırlatacaksın.»” (Yûsuf, 15)<br />
<br />
Âyette geçen «Biz de Yûsuf’a şöyle vahyettik» ifâdesinden hareketle müfessirlerin bir çoğu, Hazret-i Yûsuf -aleyhisselâm-’a, daha o zaman peygamberlik verildiğini beyân ederler.[8]<br />
<br />
Ya’kûb -aleyhisselâm-, oğullarının kardeşleri Yûsuf’u sahrâya götürmek üzere ısrar etmeleri ve Yûsuf’un da buna istekli olması üzerine kazâya rızâ göstererek izin verdi. Kardeşleri, babalarının müsterih olması için gözden kayboluncaya kadar Yûsuf’u omuzlarında götürdüler. Babalarının gözünden kaybolduklarında ise, verdikleri sözü terk ettiler. Yûsuf’u yere attılar ve dediler ki:<br />
<br />
“–Ey yalancı rüyâ sâhibi! Hani nerede sana secde ettiğini gördüğün yıldızlar? Haydi gelip de seni bizim elimizden kurtarsınlar!”<br />
<br />
Ardından da Yûsuf -aleyhisselâm-’ı dövmeye ve eziyet etmeye başladılar. Yûsuf hangi kardeşine ilticâ etse, daha fazla eziyet görüyor, azarlanıyor ve dövülüyordu. Bu durum karşısında çâresiz ağlamaya başladı ve:<br />
<br />
“–Ey babacığım! Sana verdikleri sözü ve senin onlara verdiğin nasihati ne çabuk unuttular! Yaptıklarını bir görsen; oğluna edilen eziyetler bir köle evlâdına dahî revâ görülmez!” dedi.<br />
<br />
Rivâyete göre Robil, Yûsuf’u kaldırıp yere çarptı. Sonra da göğsüne hızlıca oturarak O’nu öldürmeye teşebbüs etti. Kardeşi Levi de boynunu kırmak istedi. Yûsuf, kardeşlerinin en merhametlisi olan Yehûda’ya yalvardı:<br />
<br />
“–Ey Yehûda! Allâh’tan kork da beni öldürmek isteyenlere mânî ol!” dedi. Yehûda merhamete gelip:<br />
<br />
“–O’nu öldürmeyiniz! Bu hususta bana söz vermemiş miydiniz?” dedi.<br />
<br />
Onlar da:<br />
<br />
“–Evet!” dediler.<br />
<br />
Bunun üzerine Yehûda:<br />
<br />
“–Öldürmekten daha hayırlısını size söyleyeyim mi? Onu kuyuya atın!” dedi.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">HZ. YUSUF’UN (A.S.) KUYUYA ATILMASI</span></span><br />
<br />
Diğerleri de Yehûda’nın teklifine «Pek iyi!» deyince, el birliği edip O’nu kuyuya atmak üzere sözleştiler.<br />
<br />
Bu kuyu, Ürdün civârında olup, Âd kavminin zâlim hükümdarlarından Şeddâd, onu Ürdün’ün îmârı sırasında kazdırmıştı. Kuyunun ağzı dar, dibi genişti.<br />
<br />
Nihâyet kuyunun başına geldiler. Yûsuf, kardeşlerinin elbiselerine yapışıp ağlıyor, fakat itilip kakılıyordu. Yûsuf’u kuyunun yarısına kadar sarkıttılar. Bir de hiçbir yere tutunamasın diye ellerini bağladılar, gömleğini soydular. Babalarını iknâ etmek için de bir koyun kesip kanını gömleğe bulaştırmaya karar verdiler.<br />
<br />
Gömleğini soyan kardeşlerine Yûsuf:<br />
<br />
“–Ey kardeşlerim! Gömleğimi verin; ölürsem bana kefen olur, sağ kalırsam libâsım olur!” dediyse de onu geri vermediler.<br />
<br />
Nihâyet Yûsuf’u kuyunun yarısına kadar sarkıttıktan sonra, düşüp ölsün diye ipi kestiler. Kuyuda su vardı. Yûsuf, kuyunun kenarındaki bir taşın üzerine çıktı. Ayağa kalkarak belki kardeşlerim merhamete gelip beni buradan çıkarırlar ümîdiyle nidâ etti. Ancak kardeşleri, “Ölmemiş!” diye taş atmak istediler. Yine Yehûda mânî oldu.<br />
<br />
Bu esnâda Allâh Teâlâ, Cibrîl’e nidâ etti:<br />
<br />
“Kuluma yetiş!”<br />
<br />
Cebrâîl -aleyhisselâm-, derhal emri yerine getirerek Yûsuf’u tutup kuyuda bir taşın üzerine oturttu. O’na cennet yemeğinden yedirip içirdi. Ardından İbrâhîm -aleyhisselâm-’ın gömleğini giydirdi.<br />
<br />
Hasan-ı Basrî der ki:<br />
<br />
“Yûsuf kuyuya atıldığında oniki yaşında idi. Babası Ya’kûb O’na kırk sene sonra kavuştu.”<br />
<br />
Kuyu, çok korkunçtu. İçinde yılanlar, akrepler ve sâir haşerât vardı. Hepsine de yerlerinden dışarı çıkmamaları emredildi.<br />
<br />
Yûsuf -aleyhisselâm-, kuyuya atılınca Allâh’a şöyle ilticâ etti:<br />
<br />
“–Ey gâib olmayan şâhid! Ey uzak olmayan yakın! Ey mağlûb olmayan gâlib! İçinde bulunduğum sıkıntıdan beni ferahlığa çıkar! Bana bir kurtuluş kapısı aç!”<br />
<br />
Rivâyete göre Hazret-i Yûsuf -aleyhisselâm- kuyuda üç gün kaldı. Bir saat kaldığı rivâyeti de vardır.<br />
<br />
Cebrâîl -aleyhisselâm- da kuyuda Yûsuf’a şu duâyı öğretmişti:<br />
<br />
“Ey her türlü sıkıntıyı kaldıran! Ey her duâya icâbet eden! Ey her türlü kırıkları saran! Ey her türlü zorluğu kolaylaştıran! Ey her kimsesizin sâhibi ve her yalnızın mûnisi olan Allâh’ım! Ey kendinden başka ilâh olmayan Rabbim! Sen’i tenzîh ederim! İçinde bulunduğum şu sıkıntıdan bir ferahlık, bu belâdan bir kurtuluş kapısı açmanı Sen’den dilerim! İlâhî, muhabbetini kalbime öyle bir yerleştir ki, ondan sonra hiçbir tasam kalmasın, orada Sen’den gayrısının zikri bulunmasın. Ey Rabbim beni muhâfaza et! Yâ Erhame’r-Râhimîn!”<br />
<br />
Yûsuf -aleyhisselâm- kuyuya atılınca Allâh’ı zikretmeye başladı. Melekler O’nun sesini işitince, Allâh Teâlâ’dan bu güzel sesi dinlemek üzere izin istediler. Allâh -celle celâlühû- da meleklere:<br />
<br />
“–Siz daha önce;<br />
<br />
«…(Yâ Rabbî!) Biz seni hamdinle tesbîh edip dururken, bir de yeryüzünde kan dökerek fesat çıkaracak kimseleri mi yaratacaksın?» (el-Bakara, 30) dememiş miydiniz.” buyurdu. Meleklerin daha önce söylediklerini hatırlattıktan sonra onlara izin verdi.<br />
<br />
    Yusuf Aleyhisselam Zindanda Kaç Sene Kaldı?<br />
<br />
Rûh ve kalb, rûhâniyet âlemine meylederler. Nefse âit kuvvet ve hisler ise, hayvâniyet âlemine meylederler. Eğer insan kendi hâline bırakılırsa, gâlibiyet nefsin olur; beden rûha tahakküm eder ki bu, fâsıkların hâlidir.<br />
<br />
Eğer kalb, zikir ve sohbetle güzel ahlâka nâil olursa, gâlibiyet rûhun ve kalbin eline geçer. Nefs ve beden, rûh ve kalbin istikâmetine tâbî olur. Bu da saîdlerin hâlidir.<br />
<br />
Enbiyâ ve evliyâ hazarâtı, Allâh tarafından vahiy ve ilham ile takviye olundukları için başlarına gelen belâlara sabır ve tahammül gösterir, bu imtihanları, kalblerinin Cenâb-ı Hakk’a yakınlaşmasına vesîle addederler.<br />
<br />
Allâh -celle celâlühû- Ya’kûb ve Yûsuf -aleyhimesselâm-’a şiddetli bir keder ve büyük bir üzüntü takdîr buyurdu ki, bütün acılığına rağmen sabretsinler de Allâh’a bağlılıkları daha da artsın ve her zaman Hakk’a yönelsinler. Dâimâ O’nunla beraber bulunsunlar ve bütün fânî alâkalardan kurtularak yüksek derecelere vâsıl olsunlar! Çünkü öyle dereceler vardır ki, onlara ancak mihnet ve meşakkatlere tahammül etmek sûretiyle vâsıl olunabilir.<br />
<br />
Nitekim Hazret-i Yûsuf’un oniki sene hapiste kalmasının bir hikmeti de, O’nun halvet, riyâzât, meşakkat ve mücâhede ile mânen kemâle erdirilmesi idi. Yûsuf, babasının yanında kaldığı takdîrde belki bunların tahakkuku kendisine müyesser olmayacaktı. İşte bu hikmet dolayısıyladır ki, nebîler, muayyen bir zaman için kendi vatanlarından uzakta bir garîb olarak yaşamışlardır.<br />
<br />
    Yalan Gözyaşları<br />
<br />
Yûsuf’u kuyuya atan kardeşleri evin yolunu tutup, yalancıktan ağlayarak babalarına geldiler. Âyet-i kerîmelerde bu manzara şöyle beyân buyrulmaktadır:<br />
<br />
“Yatsı vakti, ağlayarak babalarının yanına dönüp dediler ki: «Sevgili babamız, biz yarışmak üzere bulunduğumuz yerden ayrılırken Yûsuf’u da eşyâlarımızın yanında bıraktık. (Bir de döndük ki) onu kurt yemiş! Her ne kadar doğru söylüyorsak da sen, bize inanacak değilsin!»” (Yûsuf, 16-17)<br />
<br />
    Kocasıyla Kavga Eden Kadın<br />
<br />
Rivâyete nazaran, kocasıyla kavga eden bir kadın ağlayarak gelip Kadı Şurayh’a mürâcaat etmişti. Bu esnâda orada bulunan Şa’bî ona dedi ki:<br />
<br />
“–Yâ Ebâ Ümeyye! Bu kadının mazlûm olduğunu zannediyorum. Görmüyor musun nasıl ağlıyor!”<br />
<br />
Bunun üzerine Kadı Şurayh dedi ki:<br />
<br />
“–Ey Şâ’bî! Yûsuf’un kardeşleri de zâlim oldukları hâlde ağlayarak babalarının yanına gelmişlerdi. Bu ağlamalara bakarak hüküm vermek doğru olmaz! Ancak meydana gelen hâdisenin açık hakîkatine bakarak hükmetmek gerekir.”<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">YAKUP PEYGAMBER’İN SABRI</span></span><br />
<br />
Nitekim Yûsuf’un kardeşleri yalandan döktükleri gözyaşlarına ilâveten:<br />
<br />
“Yûsuf’un gömleğine sahte kan bulaştırarak getirmişlerdi. Babaları Ya’kûb: «Hayır! Nefisleriniz sizi aldatıp bu işe sevk etmiş. Artık bana düşen, (ümitvâr olarak) güzelce sabretmektir. Sizin bu anlattıklarınız karşısında, Allâh’tan başka yardım edebilecek hiç kimse olamaz!» dedi.” (Yûsuf, 18)<br />
<br />
Rivâyete göre, Yûsuf’un kana bulanmış olan gömleği Ya’kûb -aleyhisselâm-’a getirilince, onu yüzüne sürüp ağlamaya başladı ve:<br />
<br />
“–Bugüne kadar böyle yumuşak huylu bir kurt görmedim! Oğlumu yemiş de sırtındaki gömleği yırtmamış!” dedi.<br />
<br />
Böylece gözyaşı döken Ya’kûb -aleyhisselâm-’a artık sabretmekten başka birşey kalmamıştı. Nitekim hiç kimseye hâlinden şikâyet etmeden sabretti ve:<br />
<br />
“«Ben, sıkıntımı, keder ve hüznümü sâdece Allâh’a arz ediyorum.» dedi…” (Yûsuf, 86)<br />
<br />
Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, Cebrâîl -aleyhisselâm-’a sordular:<br />
<br />
“–Ya’kûb’un Yûsuf’a olan hicrânı ne dereceye varmıştı?”<br />
<br />
Cebrâîl de:<br />
<br />
“–Evlâdını kaybeden yetmiş annenin toplam hicrânına!” cevâbını verdi.<br />
<br />
Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz:<br />
<br />
“–O hâlde onun sevâbı ne kadardır?” diye sordular.<br />
<br />
O da:<br />
<br />
“–Yüz şehîd sevâbıdır. Çünkü O, Allâh’a bir an bile sû-i zan beslemedi.” dedi. (Süyûtî, ed-Dürrü’l-Mensûr, IV, 570)<br />
<br />
İşte bu sabır, “sabr-ı cemîl” idi.<br />
<br />
Sabr-ı cemîl, başa gelen belâ ve musîbetleri hiçbir şekilde kullara şikâyet etmeden, feryatsız, şikâyetsiz, metânetli ve mütevekkil bir şekilde karşılamak demektir. Şâyet Allâh, kullarına şikâyet edilirse, sabır husûsiyetini kaybeder.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">HZ. YUSUF’UN (A.S.) KUYUDAN ÇIKARILIP SATILMASI</span></span><br />
<br />
Babası sabr-ı cemîl hâli içindeyken Hazret-i Yûsuf da kuyuda aynı tevekkül ve teslîmiyet hâlini yaşıyordu. Bu esnâda:<br />
<br />
“Öteden bir kafile gelmiş, sucularını kuyuya göndermişlerdi. Saka, kovasını sarkıttı. “Â, müjde, müjde! İşte bir civân!” dedi. Onu ticaret malı olarak satmak niyetiyle gizlediler. Ama Allâh Teâlâ, onların ne yapacaklarını pek iyi biliyordu. Nihâyet Mısır’a varınca, onu düşük bir fiyata, bir kaç paraya sattılar. Zâten ona pek kıymet vermiyorlardı.” (Yûsuf, 19-20)<br />
<br />
Yûsuf’u satanlar, güzelliği karşısında gözleri kamaşmasına rağmen O’nu ehemmiyetsiz, düşük bir fiyata sattılar. Bir sâhibi çıkar da Yûsuf’u bizden ister diye güzelliğine rağbet etmeden korku içinde alelacele O’nu elden çıkarmaya baktılar.<br />
<br />
Zîrâ Yûsuf -aleyhisselâm-, birgün aynada sûretine bakarak güzelliğini seyretmiş ve:<br />
<br />
“–Eğer köle olup satılsaydım, bana paha biçilemezdi; çok para ederdim!” demişti.<br />
<br />
Kendini beğenerek işlediği bu zelle sebebiyle O’nu köle diye, hem de çok kıymetsiz bir fiyata sattılar.<br />
<br />
Âyet-i kerîmede buyrulur:<br />
<br />
“Mısır’da Yûsuf’u satın alan vezir, hanımına: «Ona güzel bak! Belki bize faydası dokunur, yahut onu evlâd ediniriz!» dedi. Böylece Yûsuf’un o ülkede yerini sağlamlaştırdık, ona imkân verdik ve bu cümleden olarak, ona rüyâların tâbirini öğrettik. Allâh Teâlâ irâdesini yerine getirmekte her zaman mutlak gâliptir, fakat insanların çoğu bunu bilmezler.” (Yûsuf, 21)<br />
<br />
Tefsîrlerde beyân edildiğine göre, Yûsuf -aleyhisselâm-’ı satın alan esîr tâciri, daha sonra O’nu Mısır’ın mâliye bakanına sattı. Çünkü mâliye bakanı, Hazret-i Yûsuf’un zekâ ve kâbiliyetini sezmiş, bu yüzden ileride kendisinden devlet işlerinde istifâde edebileceğini düşünmüştü. Ayrıca kendi çocukları olmadığı için O’nu evlâd edinmeyi de arzu etmişti.<br />
<br />
Azîz’in Yûsuf’u satın aldığı ifâdesi, O’nun kıymetsiz bir fiyata satıldıktan sonra yüksek bir pahâya da satıldığına işâret etmektedir. Nitekim Yûsuf’u ilk satın alan adam, O’nu süsleyip satılığa çıkardığında müzâyede (açık artırma) üç gün sürmüştü. Sonunda Yûsuf’u, ağırlığınca misk, ağırlığınca inci, ağırlığınca altın, ağırlığınca gümüş ve ağırlığınca ipek karşılığında Mısır azîzi satın almıştı.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">HAZRET-İ YUSUF VE ZÜLEYHA</span></span><br />
<br />
Yusuf suresinin 4-101 ayetleri ne anlatıyor? Kur’an-ı Kerim’de bahsedilen Hz. Yusuf (a.s.) ile Züleyha’nın ibretlik kıssası.<br />
<br />
Yûsuf (a.s.), Kur’ân-ı Kerîm’de adı geçen peygamberlerden birisi olup, Yakup Peygamber’in oğludur. Soyu Hz. İbrahim’e dayanır. Yûsuf sûresinde 98 âyet (4-101), Yûsuf (a.s.)’ın ibretli hayat hikâyesinden söz eder.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">HZ. YUSUF (A.S.) VE ZÜLEYHA’NIN HİKAYESİ</span></span><br />
<br />
Buna göre Yûsuf (a.s.)’ın on bir erkek kardeşi vardır. Yûsuf olağanüstü bir güzelliğe sahip olup, babası Yakup (a.s.) tarafından çok sevilmektedir. Onu kıskanan kardeşleri (birisi dışında) gezinti için kıra götürürler ve kuyuya atarlar. Babalarına ise kanlı elbiselerini gösterip, onu kurdun yediğini söylerler. Yoldan geçen bir kervan, su çekerken Yûsuf’u bulur ve Mısır’da Azîz’e (Maliye bakanı) köle olarak satarlar.<br />
<br />
Sarayda ihtimamla yetişen Yûsuf (a.s.)’a Azîz’in karısı Züleyha aşık olur ve onu yasak ilişkiye çağırır. Yûsuf ona şöyle cevap verir: “Allâh’a sığınırım. Efendim bana iyi baktı. Doğrusu zulüm yapanlar kurtuluşa eremez.” [1] Yüce Allah, o arada Yûsuf’un da Züleyha’yı arzuladığını, ancak ihlâslı bir kul olması yüzünden Yûsuf’un bu kötülük ve fuhuştan korunduğunu belirtir.[2] Eşinin haksız olduğunu tespit eden Azîz, olayın hiç bir şey olmamış gibi kapanmasını istemişse de, dedikodunun önü alınamamıştır. Bunun üzerine Züleyha dedikodu yapan hanımları yemeğe davet etmiş ve Yûsuf’u onların yanına çağırarak, şaşkınlık içinde meyve bıçakları ile ellerini kestiklerini görmüştür. Bununla, âşık olmakta haklı olduğunu göstermeye çalışan Züleyha, Yûsuf’un kendisine ilgi göstermemesi üzerine onun hapse atılmasını istemiştir.<br />
<br />
Güzel bir kadının cinsel isteklerine uymak yerine yıllarca hapiste kalmayı tercih eden Yûsuf (a.s.) bu konuda şöyle dua etti:<br />
<br />
“Rabbim, bana göre zindan, bunların beni çağırdığı şeyden iyidir. Eğer onların düzenini benden savmazsan onlara meylederim ve câhillerden olurum. Rabbi onun duasını kabul etti ve onların düzenlerini ondan savdı. Şüphesiz O, herşeyi işiten ve bilendir.” [3]<br />
<br />
Mısır hükümdarı bir gece rüyasında yedi zayıf ineğin yedi semiz ineği yediğini ve yedi yeşil başakla yedi kuru başak gördü. Yorumcular bu rüyaya anlam veremediler. Bu arada zindanda bulunan Yûsuf (a.s.) isabetli rüya yorumları ile ün yapmıştı. Kral onu yorum için saraya çağırdı. Ancak Yûsuf, Züleyha konusunda iftiraya uğradığını, bu eski davanın görülerek sonuca bağlanmasını istedi. Böylece temize çıktıktan sonra rüyanın yorumunu yapabileceğini söyledi. Gerçekten sorguya çekilen Züleyha ve dedikoducu kadınlar doğruyu söylediler. Yûsuf belge ve delillerle temize çıkınca rüyayı şöyle yorumladı.<br />
<br />
Yedi yıl çok bolluk, ondan sonra da yedi yıl kıtlık yılları gelecek. Kral, tedbir olarak ne yapmak gerektiğini sorunca Yûsuf (a.s.), ekonomik ve mali işlerin başına kendisi getirildiği takdirde bu kıtlık ve darlık yıllarına çare bulabileceğini söyledi.[4] Bu göreve getirilen Yûsuf (a.s.), ilk bolluk yıllarında halkı tasarrufa teşvik etti, tüm fazla hububatı depolara yerleştirdi. Bu arada, halk ellerindeki altın, gümüş gibi değerli eşyasını da Yûsuf (a.s.)’ın emanet depolarına teslim etmişti. Bunların eline emanet bıraktıkları şeylerin miktar ve niteliklerini belirten makbuzlar veriliyordu. İşte bu makbuzlar J. Dobretberger gibi iktisatçıların belirttiği gibi M. Ö.1600 yıllarında Ortadoğuda elden ele kâğıt para gibi dolaşmaya başlar. Üzerinde, temsil ettiği miktardaki altın gümüş veya hububat gibi Standard değerlerin yazılı olduğu kâğıt paranın ilk olarak Hz. Yûsuf’un bu uygulaması ile başladığı kabul edilir.[5]<br />
<br />
Rivayete göre Mısır Melik’i Hz. Yûsuf’a tac giydirmiş, kılıç kuşatmış ve inci ile yakut işlemeli bir taht yaptırmıştır. Ancak Yûsuf (a.s.) son ikisini kabul etmekle birlikte, tac giymeyi kendisinin ve atalarının giydiklerinden olmadığını söyleyerek reddetmiştir. Ülke kısa sürede Yûsuf (a.s.)’ın adaletli yönetimi ile onun nüfuz ve iktidar alanına girmiştir. Bu arada hazine bakanı Aziz vefat etmiş, eşi Rail, diğer adı ile Züleyha, Melik tarafından Yûsuf’la evlendirilmiştir. Bir mûcize olarak gençleşen Züleyha, kocası iktidarsız (innin) olduğu için kız olarak Yûsuf’la gerdeğe girmiştir. Bunun üzerine Yûsuf Züleyha’ya “Bu şekilde meşru olarak evlenmemiz senin haram olarak istediğinden daha iyi değil mi?” diyerek helâl ile haram arasındaki farka dikkat çekmiştir. Züleyha’nın Yûsuf’tan Efrâim ve Menşa adlarında iki oğlunun dünyaya geldiği nakledilir.[6]<br />
<br />
Sonuç olarak Kur’ân-ı Kerîm’de, kendi adını taşıyan sûrede Yûsuf (a.s.)’ın bir kadınla olan imtihanına genişçe yer verilir. Böylece, dünya hayatındaki deneme süreci içinde böyle bir kadınla karşılaşan ve haram işlemekle karşı karşıya gelen mü’minin takınacağı tavır ve haramdan sakınması karşılığında elde edeceği ecir, bu surede yer alan hususlardandır. Diğer yandan önü alınamayan dedikodular karşısında bir süre dedikodu yöresinden uzak kalma yanında, yeniden eski beldesine ya da görevine dönüşte, haksız itham ve iftiralardan temize çıkmak için mücadele etmek gerektiğine bir işaret vardır. Diğer yandan, birbirine karşı aşk derecesinde sevgi duyan erkek ve kadının sabredip meşrû evlenmenin çaresini aramaları ve bu konuda yüce Allâh’ın takdirine teslim olmaları gerekir. Her şey Cenâb-ı Hakk’ın kudret elindedir. Onun dilemesi dışında bir yaprak bile kımıldamaz. Haramlara karşı yüce Allâh’ın korumasına sığınmak en büyük güvencedir.<br />
<br />
Kur’ân-ı Kerîm’de Allâh Teâlâ şöyle buyurur:<br />
<br />
“O, kemâl çağına geldiğinde kendisine hüküm ve ilim verdik. İşte muhsinlere biz böyle karşılık veririz.” (Yûsuf, 22)<br />
<br />
Hazret-i Yûsuf büyüdü, gelişti ve güzelliğiyle gösterişli bir genç oldu. O’nun bu hâli, yaşadığı evin hanımı olan Züleyhâ’da kendisine karşı farklı düşüncelerin belirmesine sebep oldu. Hâdise âyet-i kerîmede şöyle zikredilir:<br />
<br />
“Derken, bulunduğu evin hanımı, Yûsuf’u kendisine bağlamak, onun nefsinden murâd almak istedi ve kapıları kapatarak:<br />
<br />
«–Haydi gelsene bana!» dedi.<br />
<br />
O ise:<br />
<br />
«–Maâzallâh, (Allâh’a sığınırım!) Zîrâ kocanız benim velînîmetimdir, bana iyi davranıp güzel bir mevkî verdi. Gerçek şudur ki, zâlimler aslâ felâh bulmazlar!» dedi.<br />
<br />
Doğrusu, hanım ona sâhip olmayı iyice aklına koymuş ve buna meyletmişti. Eğer Rabbinin bürhânını (delil ve yardımını) görmeseydi o da kadına meyledecekti. İşte böylece Biz fenâlığı ve fuhşu O’ndan uzaklaştırmak için bürhânımızı gösterdik. Çünkü O, Biz’im tam ihlâsa erdirilmiş kullarımızdandı.” (Yûsuf, 23-24)<br />
<br />
Zü­ley­hâ, ne­fis­le­rin en çok ze­bû­nu ol­du­ğu üç vas­fın; yâ­ni ser­vet, şöh­ret ve şeh­ve­tin şâ­hi­kasın­da bu­lu­nu­yor­du. Genç­ti, ce­mâl sâ­hi­biy­di ve pek çok kim­se­yi ken­di­si­ne râm ede­bi­le­cek bir câ­zi­be­ler meş­he­ri hâ­lin­dey­di. Üs­te­lik Züleyhâ, oda­nın ka­pı­sı­nı da sım­sı­kı ki­lit­le­miş­ti. Böy­le­ce giz­li­lik ve ten­hâ­lı­ğın, gü­nah­la­rı da­ha da kam­çı­la­yan hen­gâ­mın­da, Haz­ret-i Yû­suf’a şid­det­li bir ar­zuy­la:<br />
<br />
“–Hey­te lek! yâ­ni «–Gel­se­ne ba­na!»” di­ye ses­le­ne­rek, çir­kin bir fi­ile te­şeb­büs et­miş­ti. Mu­kâ­ve­met gös­ter­mek­te ni­ce irâ­de­le­ri eri­te­bi­le­cek böy­le bir man­za­ra kar­şı­sın­da, Yûsuf -aley­his­se­lâm-’ın bi­le hay­li güç bir va­zi­yet­te kal­dı­ğı­nı Yü­ce Rab­bi­miz:<br />
<br />
“Şâ­yet bür­hâ­nı­mız ye­tiş­me­sey­di, o da mey­le­di­yor­du.” be­yâ­nıy­la ifâ­de bu­yur­mak­ta­dır. Zîrâ bir er­ke­ğin, ha­ya­tı bo­yun­ca kar­şı­la­şa­bi­le­ce­ği en ağır imtihanlardan bi­ri; genç­lik, gü­zel­lik, ser­vet gi­bi her tür­lü câ­zi­be un­su­ru­na sâ­hip bir ka­dın­dan, üs­te­lik ten­hâ­lık­ta ge­len dâ­vet ve il­ti­fâ­ta “ha­yır” di­ye­bil­mek­tir.<br />
<br />
İş­te Yû­suf -aley­his­se­lâm-, önü­ne se­ri­len bun­ca deh­şet­li câ­zi­be­le­re aldan­ma­mak için “ma­âzal­lâh” di­ye­rek, mânevî bir zırha büründü, tam bir ihlâs ve yük­sek bir tak­vâ duygusuyla “Allâh’a sı­ğındı”. Böylece âyet-i kerîmede bildirilen “bürhân” ile ilâ­hî sıyânet ve muhâfazaya mazhar oldu.<br />
<br />
Bu yüzden insanoğlunu gü­nah­la­ra sü­rük­le­yen bü­tün dün­ye­vî câ­zi­be­le­rin “–Hey­te lek! yâ­ni «–Gel­se­ne ba­na!»” diyen dâ­vetle­ri­ne mu­kâ­ve­met gösterebilmenin ye­gâ­ne yolu, o an­da kal­ben “ma­âzal­lâh” di­ye­rek son­suz kud­ret sâ­hi­bi olan “Al­lâh’a sı­ğı­na­bil­mek”tir.<br />
<br />
    “Sakın, Sakın!”<br />
<br />
Bazı tefsîrlerde, âyet-i kerîmedeki “bürhân” ifâdesiyle alâkalı olarak şunlar nakledilmektedir:<br />
<br />
Yûsuf -aleyhisselâm- “Sakın, sakın!” sesini işittiği zaman o sese aldırış etmedi. Fakat sesin üç kere tekrarından sonra o mahalde Hazret-i Ya’kûb -aleyhisselâm- temessül etti. Bundan sonra Yûsuf -aleyhisselâm- kendine gelip Züleyhâ’dan hemen yüz çevirdi.<br />
<br />
Allâh’ın izniyle Ya’kûb -aleyhisselâm- oğlu Yûsuf’a mânevî yardımda (istiânede) bulunmuş, nefs-i emmâreyi temsîl eden Züleyhâ’ya meyletmesine mânî olmuştu.<br />
<br />
Âyette anlatılan bu hâdise, istiâne, istiğâse (mânevî yardım) ve râbıtaya bir misâldir.<br />
<br />
Ali bin Hasen bir rivâyetinde der ki:<br />
<br />
Züleyhâ’nın hazırladığı odada onun putu vardı. Yûsuf’u nefsine dâvet etmeden önce onun üzerini bir libâs ile örttü. Bunu gören Yûsuf sordu:<br />
<br />
“–Niye böyle yaptın?”<br />
<br />
Züleyhâ:<br />
<br />
“–Beni musîbet ânında iken görmesinden hayâ ettim!” diye cevap verdi.<br />
<br />
Bunun üzerine Yûsuf şöyle dedi:<br />
<br />
“–Sen işitmeyen, görmeyen ve bir şey anlamayan bir taş parçasından utanırsın da, benim, beni yaratan, hem de en güzel sûrette yaratan Rabbimden hayâ etmeye hakkım yok mu?”<br />
<br />
    Bebeğin Şahitliği<br />
<br />
Yûsuf -aleyhisselâm- Rabbinin bürhânını görünce, büyük bir korku içinde ve sür’atle kapıya koştu. Züleyhâ da arkasından O’nu takip etti:<br />
<br />
“İkisi de kapıya doğru koştular. Kadın O’nun gömleğini arkadan yırttı. Kapının yanında, birden, hanımın efendisi ile karşılaştılar! Kadın (hemen): «Zevcene kötülük etmek isteyenin cezâsı zindana atılmaktan, yâhud acıklı bir azaptan başka ne olabilir?!» dedi.” (Yûsuf, 25)<br />
<br />
Azîz dedi ki:<br />
<br />
“–Benim ehlime kötülük etmek isteyen kimdir?”<br />
<br />
Züleyhâ, işlediği cürme ikincisini ekledi. Yûsuf’a iftirâ ederek:<br />
<br />
“–Bu delikanlı nefsimden murâd almak istedi.” dedi.<br />
<br />
Azîz, Yûsuf’a doğru döndü ve:<br />
<br />
“–Ey delikanlı! Sana yaptığım ihsandan dolayı göreceğim karşılık bu muydu?!. Beni mahzûn etmemeliydin!” dedi.<br />
<br />
    Hz. Yusuf’un (a.s.) Temize Çıkması<br />
<br />
Yûsuf -aleyhisselâm-, hâdisenin gidişâtı karşısında iftirânın zehrinden korunmak için doğruları anlatarak:<br />
<br />
“«Asıl kendisi benim nefsimden murâd almak istedi.» dedi. Kadının akrabâsından bir şâhid şöyle dedi: «Eğer (Yûsuf’un) gömleği önden yırtılmışsa, kadın doğru söylemiştir, Yûsuf ise yalancılardandır. Yok eğer gömleği arkadan yırtılmışsa, kadın yalan söylemiştir, Yûsuf ise, doğru söyleyenlerdendir.»” (Yûsuf, 26-27)<br />
<br />
Yûsuf -aleyhisselâm-, kendisinin temiz olduğuna dâir bir delîl göstermesi için Allâh’a duâ etti. O sırada Züleyhâ’nın dayısının üç veya dört aylık olan oğlu, mûcizevî bir şekilde dile geldi ve Yûsuf’un temiz olduğuna şehâdet etti.<br />
<br />
“(Azîz) ne zaman ki, gömleğin arkadan yırtılmış olduğunu gördü, o zaman (karısına) dedi ki: «Bu iş, siz kadınların tuzağındandır. Gerçekten de sizin tuzağınız çok büyüktür. Ey Yûsuf! Sakın sen bundan kimseye bahsetme! Ey kadın! Sen de günahından dolayı istiğfâr et. Sen gerçekten günahkârlardan oldun.»” (Yûsuf, 28-29)<br />
<br />
Hâdise, halkın arasında duyulmaya başladı.<br />
<br />
“Şehirdeki bazı kadınlar: «Azîzin karısı, delikanlısından murâd almaya kalkmış, (Yûsuf’un) sevdâsı onun kalbine işlemiş! Biz onu gerçekten açık bir sapıklık içinde görüyoruz.» dediler. (Yûsuf, 30)<br />
<br />
    Yûsuf’u Gören Kadınlar Ellerini Kesti<br />
<br />
Hakkındaki dedikoduları öğrenen Züleyhâ, Mısır kadınlarını imtihân etmeye karar verdi:<br />
<br />
“Hanım, o kadınların kendisi aleyhindeki bu dedikodularını işitince onları konağına dâvet etmek üzere dâvetçi gönderdi. Onlar için dayalı döşeli bir sofra hazırlattı. Sofrada, ikrâm edilen meyveleri soyup kesmek gâyesiyle, her birine bir de bıçak vermişti. Onlar meyvelerini soyup kesmekle meşgul oldukları sırada, beriden de Yûsuf’a: «Onların huzûruna çık!» dedi. Kadınlar onu görünce hayran kaldılar, onun güzelliğine dalıp gittiklerinden, farkında olmadan kendi ellerini kestiler ve: «Hâşâ! Allâh için, bu bir insan olamaz, bu pek kıymetli bir melek! (Başka bir şey değil!)» dediler.” (Yûsuf, 31)<br />
<br />
Âyet-i kerîmedeki «Dayanılacak yastıklar» mânâsına gelen “müttekeen” kelimesi, “yemek meclisi” şeklinde de anlaşılmıştır. Çünkü onlar, mağrûr insanların âdeti üzere yerken, içerken ve sohbet ederken arkalarına dayanırlardı. Bu sebeple dayanarak yemek yeme âdeti yasaklanmıştır. Nitekim Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-;<br />
<br />
“Ben bir yere dayanarak yemek yemem.” (Buhârî, Et‘ime, 13) buyurmuştur.<br />
<br />
    Hz. Yusuf’un (a.s.) Güzelliği<br />
<br />
Mısır kadınlarının Yûsuf’un göz kamaştıran güzelliği karşısında düştükleri bu hayranlık üzerine Züleyhâ:<br />
<br />
“«İşte, beni kınamanıza sebep olan genç! Yemin ederim ki ben ondan murâd almak istedim, ama o iffetli davrandı. Yine yemin ederim ki kendisine emredeceğim işi yapmaması hâlinde O mutlakâ zindana atılacak, zelil ve perişan olacaktır!» dedi.” (Yûsuf, 32)<br />
<br />
Mısır sokaklarında gezerken yüzü güneş gibi parlayan ve ayın ondördünden daha güzel olan Yûsuf -aleyhisselâm-, kadın fitnesi karşısında Allâh’tan son derece korkarak ellerini açtı ve Rabbine ilticâ ederek kendisini muhâfaza etmesi için niyazda bulundu. Çünkü Hak’tan gâfil olan kadınların hîleleri, şeytanların tuzaklarından daha tehlikeliydi.<br />
<br />
“(Yûsuf:) «Rabbim! Zindan bana, bunların beni dâvet ettikleri şeyi yapmaktan daha sevgilidir! Eğer Sen bunların tuzaklarını benden döndürmezsen, belki onlara meyleder ve câhillerden olurum!» dedi.” (Yûsuf, 33)<br />
<br />
Bazı büyükler demişlerdir ki:<br />
<br />
“Nefse tâviz vererek, yâni nefsin arzularını yerine getirerek onun şerrinden kurtulmak mümkün değildir. Bundan kurtulmanın çâresi Allâh’a sığınıp, O’nun emirlerine sarılmaktır. Nitekim Yûsuf -aleyhisselâm- da Rabbine sığınarak felâha ermiştir.”<br />
<br />
“Bunun üzerine Rabbi, O’nun duâsını kabûl etti ve kadınların tuzaklarını O’ndan uzaklaştırdı. Çünkü O, hakkıyla işiten ve her şeyi bilenin tâ kendisidir.” (Yûsuf, 34)<br />
<br />
Allâh Teâlâ muhâfaza etmedikten sonra hiçbir kalb, -velev ki bir peygamber kalbinin kemâline sâhip de olsa-, beşeriyet îcâbı, dünyânın tuzaklarından, birtakım arzulara meyletmekten, nefsin fısıltılarından ve şeytanın vesveselerinden emîn olamaz, kendi kendini koruyamaz! Nitekim daha evvel geçen âyet-i kerîmedeki “Rabbinin bürhânı” ifâdesi de bu hakîkati îzâh etmektedir.<br />
<br />
Dolayısıyla bir kul olarak bizlere düşen; nefsimizin hîlesinden hiçbir zaman emîn olmayıp dâimâ teyakkuz hâlinde bulunmak ve bu husustaki acziyetimizi müdrik bir şekilde Allâh’a sığınmaktır.<br />
<br />
    Zindan<br />
<br />
Yûsuf -aleyhisselâm-’ın duâsının kabûlü vechile:<br />
<br />
“Bu kadar delili gördükleri hâlde, sonra yine de Yûsuf'u bir süre için zindana atma düşüncesi ağır bastı.” (Yûsuf, 35)<br />
<br />
Yûsuf’un üzerindeki elbiseler çıkarılıp O’na kıldan dokunmuş bir hırka giydirildi, ayaklarına da demirden zincir vuruldu. Yûsuf -aleyhisselâm- zindan kapısına yaklaşınca başını eğdi ve “Bismillâh” diyerek içeri girdi. Herkes etrafını çevirmiş, kendisi de ağlamaya başlamıştı. Cebrâîl gelerek niçin ağladığını sordu. Yûsuf, namaz kılabileceği bir yer bulamadığı için ağladığını bildirince Cebrâîl -aleyhisselâm- O’na:<br />
<br />
“–Dilediğin yerde namaz kıl! Allâh zindanın içinde ve dışında kırk arşın yeri senin için temiz kılmıştır.” dedi.[9]<br />
<br />
“Zindana onunla beraber iki genç daha girmişti. Onlardan biri: «–Ben rüyâmda, kendimi şarap (yapmak için üzüm) sıkarken gördüm.», öbürü de: «–Ben de başımın üstünde ekmek taşıdığımı ve bu ekmeği kuşların gagaladığını gördüm. Ne olur, bu rüyâmızın tâbirini bildir. Doğrusu biz seni muhsinlerden biri olarak görüyoruz.» dediler. Yûsuf: «–Size yedirilecek bir yemek gelmeden önce ben onun ne olduğunu muhakkak size haber veririm. Bu, Rabbimin bana öğrettiklerindendir. Şüphesiz ki ben, Allâh’a inanmayan bir kavmin dîninden uzaklaştım. Onlar, âhireti de inkâr edenlerin tâ kendileridir.» dedi.” (Yûsuf, 36-37)<br />
<br />
Bu iki gencin zindana atılmaları husûsunda şöyle bir rivâyet vardır:<br />
<br />
Mısır’ın ileri gelenlerinden bir kısım insanlar, Melik Reyyân bin Velid’i zehirleterek öldürmek ve yerine aralarından belirledikleri bir kimseyi getirmek istiyorlardı. Bunun için Melik’in sofrasını hazırlayan biri aşçı biri şerbetçi olan iki kişiyi çeşitli vaadlerle kandırdılar. Onları, Melik’in yemeğine ve içeceğine zehir katmaları hususunda iknâ ettiler.<br />
<br />
Şerbetçi bu işin kötülüğünü anladı, zehir katmaktan vazgeçti. Aşçı ise bu kötü fiili irtikâb etti. Vaktâki sofra konup Melik elini uzatınca şerbetçi:<br />
<br />
“−Ey Melik! Sakın yeme, çünkü o yemek zehirlidir.” dedi.<br />
<br />
Aşçı da:<br />
<br />
“−Ey Melik! Sakın içme, çünkü o içecek zehirlidir.” dedi.<br />
<br />
Bunun üzerine Melik şerbetçiye sofradaki içeceği içmesini emretti. O da tereddüt etmeden içti.<br />
<br />
Sonra aşçıya dönüp yemekten yemesini emretti. Fakat aşçı yemedi. Yemeği bir hayvana yedirdiklerinde hayvan hemen orada ölüverdi.<br />
<br />
Bunun üzerine ikisi de zindana atıldılar. Zindanda, âyette bahsedilen rüyâları gördüler. (Kurtubî, el-Câmî, IX, 189)<br />
<br />
    Hz. Yusuf’un (a.s.) Tebliği<br />
<br />
Hazret-i Yûsuf -aleyhisselâm-, aynı zindanı paylaştığı bu iki gence tevhîd akîdesini tebliğ etmek istedi. Onların rüyâlarını tâbir etmeden evvel, kendisinin hak din üzere bulunduğunu, sâhip olduğu ilmin Cenâb-ı Hak tarafından bahşedildiğini ve Mısırlıların yanlış yolda olduklarını bildirdi. Onları tevhîde hazırlayarak hak dîni kendilerine tebliğ etti.<br />
<br />
Burada ibret alınacak husus, bir mü’minin en zor şartlar altında dahî emr-i bi’l-ma’rûf ve nehy-i ani’l-münkerde bulunmayı ihmâl etmemesinin lüzûmudur.<br />
<br />
İşte bu ve bundan sonraki üç âyet, Hazret-i Yûsuf’un tebliğiyle alâkalıdır:<br />
<br />
“Atalarım İbrâhîm, İshâk ve Ya’kûb’un dînine uydum. Allâh’a herhangi bir şeyi ortak koşmamız bize yaraşmaz. Bu tevhîd inancı, Allâh’ın hem bize, hem de insanlara olan ihsânıdır. Ama ne yazık ki insanların çoğu bu nîmete şükretmezler.<br />
<br />
Ey zindan arkadaşlarım! Darmadağınık bir sürü düzme tanrılar mı hayırlıdır, yoksa hepsine ve her şeye gâlip, gücüne karşı durulamaz olan bir tek Allâh mı?<br />
<br />
Allâh’ı bırakıp da o taptıklarınız, sizin ve atalarınızın uydurduğu birtakım isimlerden başka bir şey değildir. Bunlara tapmanız için Allâh hiçbir delil indirmemiştir. Hüküm ancak Allâh’a âittir. O, size, kendisinden başkasına kulluk etmemenizi emretti. İşte dosdoğru din budur. Fakat insanların çoğu bunu bilmezler.” (Yûsuf, 38-40)<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">HZ. YUSUF’UN (A.S.) RÜYALARI TABİR ETMESİ</span></span><br />
<br />
Hazret-i Yûsuf -aleyhisselâm-, kendisine rüyâlarının tâbirini soran iki zindan arkadaşını tevhîd inancına dâvet ettikten sonra onlara dedi ki:<br />
<br />
“Ey hapis arkadaşlarım, gelelim rüyâlarınızın tâbirine: İlk soran, efendisine yine şarap sunacak, öbürü ise asılacak, kuşlar da başını gagalayacak. İşte tâbirini istediğiniz iş böylece hâlledilmiştir.” (Yûsuf, 41)<br />
<br />
“Onlardan kurtulacağını zannettiği arkadaşına: «–Efendine benden bahset, (suçsuz olduğumu hatırlat).» dedi. Fakat şeytan ona, bunu efendisine söylemeyi unutturdu. Böylece Yûsuf bir kaç yıl daha zindanda kaldı.” (Yûsuf, 42)<br />
<br />
Netîce, aynen Yûsuf -aleyhisselâm-’ın tâbir ettiği gibi oldu. Şerbetçi, zindandan kurtulup eski vazîfesine döndü. Aşçı ise îdâm edildi.<br />
<br />
Bazı müfessirlere göre, Yûsuf -aleyhisselâm-’ın Rabbinden başka birinden yardım istemesi, gayretullâha dokundu. Bu hâl, peygamberler için “zelle” olmaktadır. Bu zellesinden ötürü Hazret-i Yûsuf, beş yıllık hapislikten sonra yedi yıl daha zindanda kaldı. Böylece hapis süresi oniki yıla çıkmış oldu.<br />
<br />
Rivâyete göre zindandan çıkanlar sık sık gelir Yûsuf -aleyhisselâm-’ı ziyâret eder, onunla oturup uzun uzun sohbet ederlerdi. Birgün zindancıbaşı Yûsuf -aleyhisselâm- ile sohbet ederken şöyle dedi:<br />
<br />
“−Ey Yûsuf! Seni o kadar çok seviyorum ki, hiçbir şeyi senin kadar sevmiyorum.”<br />
<br />
Yûsuf -aleyhisselâm- şöyle dedi:<br />
<br />
“−Bana olan sevginden Allâh’a sığınırım!”<br />
<br />
Zindancıbaşı:<br />
<br />
“−Niçin?” diye sorunca Hazret-i Yûsuf -aleyhisselâm-:<br />
<br />
“−Babam beni çok sevdi, kardeşlerim kuyuya attılar; Züleyhâ sevdi, zindana attılar, şimdi bir de sen seversen kim bilir nereye atarlar!?” dedi.<br />
<br />
    En Güzel Vekil Allah’'tır<br />
<br />
Mâlik bin Dinar’dan rivâyet edilir ki:<br />
<br />
Yûsuf -aleyhisselâm- şarabdâra:<br />
<br />
“–Beni efendinin yanında an!” deyince Allâh Teâlâ şöyle buyurdu:<br />
<br />
“–Ey Yûsuf! Benden gayri vekîl edindin. Ben de senin hapsini uzatacağım!”<br />
<br />
Bunun üzerine Yûsuf -aleyhisselâm- ağlamaya başladı ve dedi ki:<br />
<br />
“–Ey Rabbim! Hüzün ve belâların çokluğundan kalbime kasvet gelmiş; artık bundan sonra benden böyle bir kelime sudûr etmez!”<br />
<br />
Hasan-ı Basrî Hazretleri, bu rivâyeti her okudukça ağlar ve şöyle derdi:<br />
<br />
“Başımıza bir iş gelince insanlara koşuyoruz. Bu hâlimizle âkıbetimiz ne olacak?!”<br />
<br />
Nebî -sallâllâhu aleyhi ve sellem- buyurmuşlardır:<br />
<br />
“Allâh, kardeşim Yûsuf’a rahmet etsin! O şarabdâra: «Beni efendinin yanında an!» demeseydi, zindanda beş seneden sonra yedi sene daha kalmayacaktı.” (Bursevî, Rûhu’l-Beyân, IV, 264)<br />
<br />
Ancak Cenâb-ı Hakk’ın peygamberlere ve velîlere vermiş olduğu iptilâ, sıkıntı ve çeşitli meşakkatler, onlara cezâ olarak değil, hediye olarak verilmiştir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">FİRAVUN’UN RÜYASI</span></span><br />
<br />
Âyet-i kerîmede kıssanın devâmı şöyle anlatılır:<br />
<br />
“Melik dedi ki: «–Ben yedi semiz inek gördüm, bunları yedi zayıf inek yiyordu. Bir de yedi yeşil başak ile yedi kuru başak gördüm. Ey ileri gelenler! Siz rüyâ tâbir ediyorsanız, benim bu rüyâmı da açıklayın!» (Çevresindeki kâhinler) «–Bu gördükleriniz karışık rüyâlardır. Biz böyle karışık rüyâların tâbirini bilemeyiz.» dediler.<br />
<br />
O iki arkadaştan kurtulanı, nice zaman sonra Yûsuf’u hatırlayıp dedi ki: «–Rüyânın tâbirini size ben bildireceğim. Hele siz beni zindana bir gönderin.»<br />
<br />
Zindana gidip: «Ey Yûsuf! Ey doğru sözlü kişi! Şu müşkil rüyâ hakkında bize bir çözüm bildir: Yedi semiz ineği yiyen yedi zayıf inek ile yedi yeşil başak ve yedi kuru başağın mânâsı ne olabilir? Ümid ederim ki isâbetli tâbirini öğrenip insanlara aktarırım. Böylece onlar da doğruyu öğrenirler.»” (Yûsuf, 43-46)<br />
<br />
    Hz. Yusuf’un (a.s.) Rüya Yorumu<br />
<br />
Yûsuf -aleyhisselâm- Allâh Teâlâ’nın kendisine bahşettiği ilimle rüyâyı şöyle tâbir etti:<br />
<br />
“Yedi sene, bildiğiniz şekilde ekin ekersiniz. Ama biçtiğinizi, yiyeceğiniz az miktar dışında, başağında bırakır, depolarsınız. Sonra, bunun peşinden yedi kurak yıl gelecek, tohumluk olarak saklayacağınız az bir miktar dışında, önce biriktirdiklerinizi yiyip tüketirsiniz. Sonra onun arkasından bir yıl gelecek ki, halk bol yağmura kavuşacak, sıkıntıdan kurtulacak, bol bol meyveler sıkacaklar.” (Yûsuf, 47-49)<br />
<br />
Hazret-i Yûsuf’un tâbiriyle rahatlayıp sevinen hükümdar, onu mükâfatlandırmak istedi:<br />
<br />
“Hükümdar dedi ki: «Getirin bana onu!» Elçi gelince Yûsuf: «Sen önce dönüp efendine o ellerini kesen kadınların meselesi neymiş, bir sor bakalım. Zâten benim efendim, o kadınların hîlelerini pek iyi bilir.»” (Yûsuf, 50)<br />
<br />
Hazret-i Yûsuf, burada Züleyhâ’nın ismini edeben söylemedi. Bir de onun düşmanlığın zirvesinde olduğuna inandığı için yeni bir hîle yapmasından sakındı. Hükümdar o kadınları toplayıp:<br />
<br />
“«–Yûsuf’u elde etmeye çalıştığınızda dâvânız ne idi?» diye sordu. Onlar da: «–Hâşa! Allâh için söylemek gerekirse, onun yaptığı hiç bir kötülüğü bilmiş, görmüş değiliz.» dediler. İşte o sırada vezirin eşi: «–Şimdi hak meydana çıktı. Ondan kâm almak isteyen bendim. O ise tam sâdık ve doğru insanlardandır.» diye îtiraf etti.” (Yûsuf, 51)<br />
<br />
Yûsuf -aleyhisselâm- bu hareketinin sebebini îzah sadedinde şöyle buyurdu:<br />
<br />
“Maksadım, kendisine arkasından ihânet etmediğimi, Allâh’ın hâinlerin hîlelerini muvaffâkıyete erdirmeyeceğini onun (vezirin) bilmesidir.” (Yûsuf, 52)<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">HZ. YUSUF’UN (A.S.) FİRASETİ</span></span><br />
<br />
Yûsuf -aleyhisselâm-, Melik hakîkate iyice vâkıf olmadan, mes’elenin aslı iyice anlaşılmadan ve haksız yere hapse atıldığı herkesçe kabûl edilmeden evvel zindandan çıkmak istemedi. Aklını kullanarak, sabırlı ve vakarlı bir tavır göstererek kendisine hased edenlerin işi daha fazla karıştırmalarına da mânî oldu. Kendisine yapılan bütün isnadların yalan ve iftirâ olduğunu ispat edip töhmetten tamamen kurtulunca, zindandan çıkmayı kabûl etti.<br />
<br />
Bu sebeple her Müslüman, Yûsuf -aleyhisselâm-’ın bu firâsetli hareketinden ibret alarak, üzerinden töhmeti atmak ve töhmet yerlerinden sakınmak husûsunda son derece dikkatli ve titiz davranmalıdır.<br />
<br />
İslâm âlimleri de, mü’minlerin töhmet[10] mahallerinden sakınması gerektiğini söylemişlerdir.<br />
<br />
Hazret-i Yûsuf -aleyhisselâm-’ın töhmetten kurtulma husûsunda gösterdiği hassâsiyetin bir benzerini Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimizin örnek hayâtında da müşâhede etmekteyiz. Mü’minlerin annesi Safiyye bint-i Huyey -radıyallâhu anhâ-, Allâh Rasûlü ile yaşadığı bir hâtırasını şöyle anlatıyor:<br />
<br />
Töhmete mâruz kalmaktan sakınma husûsunda olduğu gibi, töhmet etmekten de son derece ictinâb etmenin lüzûmuna dâir, Hak Teâlâ, Kur’ân-ı Kerîm’de biz kullarını şöyle îkâz buyurmaktadır:<br />
<br />
“Hakkında kesin mâlûmâtın olmayan bir şeyin ardına düşme! Çünkü kulak, göz ve gönül, (yâni) bütün bunlar, yaptıkları şeylerden suâl olunacaklardır.” (el-İsrâ, 36)<br />
<br />
Kendisinin tamâmen suçsuz olduğunu ispatlayıp halkın töhmetinden kurtulan Hazret-i Yûsuf -aleyhisselâm-, yine de nefsin hîlesinden Cenâb-ı Hakk’a sığınarak dedi ki:<br />
<br />
“(Bununla beraber) ben nefsimi temize çıkarmıyorum. Çünkü nefs aşırı bir şekilde (olanca şiddetiyle) kötülüğü emreder. Meğer ki Rabbim merhamet edip korumuş ola! Şüphesiz Rabbim hatâları örten ve çok merhamet edendir.” (Yûsuf, 53)[11]<br />
<br />
Bir başka âyet-i kerîmede Allâh Teâlâ şöyle buyurur:<br />
<br />
“…Eğer üstünüzde Allâh’ın lutuf ve merhameti olmasaydı, içinizden hiçbir kimse temize çıkamazdı. Fakat Allâh, dilediğini arındırır. Allâh hakkıyla işitir ve bilir.” (en-Nûr, 21)<br />
<br />
Bu bakımdan kula düşen, istiğfâr, ilticâ ve tazarrûya sarılmak sûretiyle nefsin şerrinden muhâfaza olunmayı ve âhirete yüz akıyla varabilmeyi Rabbinden niyâz etmektir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">ALLAH KÖLEYİ SULTAN EDER</span></span><br />
<br />
Nihâyet Hazret-i Yûsuf’taki ince siyâset, zekâ ve fevkalâdeliği fark eden Melik, onu yüksek bir makâma getirmek istedi. Bu hâl âyet-i kerîmede şöyle ifâde edilmektedir:<br />
<br />
“Melik: «–Getirin O’nu bana! O’nu kendime husûsî bir müsteşâr edineyim.» dedi. Onunla konuşunca da: «–Sen bundan böyle, nezdimizde yüksek bir makam sâhibi ve tam îtimâd edilen bir müsteşârsın.» dedi.” (Yûsuf, 54)<br />
<br />
Yûsuf -aleyhisselâm- zindandan çıkarken kapısına şunları yazdı:<br />
<br />
“Burası belâlar menzili, diriler kabri, düşmanların hasımları aleyhine sevinerek güldüğü ve dostların imtihân edildiği mahaldir.”<br />
<br />
Ardından gusledip yeni elbiselerini giydi. Zindandakiler için de şöyle duâ etti:<br />
<br />
“Allâh’ım sâlihlerin kalblerini onlara meylettir ve dostlarının haberlerini onlardan gizleme!”<br />
<br />
Melik’in huzûruna girince de:<br />
<br />
“Allâh’ım! Bundan gelecek hayırdan evvel ve daha ziyâde Sen’den hayır beklerim. Bunun şerrinden Sen’in izzet ve kudretine sığınırım.” dedi.<br />
<br />
Bu hükümdar, Yûsuf -aleyhisselâm-’ı satın almış olan Azîz değildir. Züleyhâ’nın kocası olan Azîz, rivâyete göre Yûsuf -aleyhisselâm- zindandan çıkmadan ölmüştü. Burada bahsedilen hükümdar, Arabistan’dan gelerek dörtyüz yıl Mısır’da hüküm süren sülâleden, fazîletli bir zât idi. Çok lisân bilirdi. Yûsuf -aleyhisselâm-’ın kendinden daha fazla lisân bildiğini görünce çok şaşırdı. Daha sonra rüyâsının tâbirini bir de Yûsuf -aleyhisselâm-’ın bizzat kendisinden dinlemek istedi. Hazret-i Yûsuf ise daha evvel anlattıklarını tekrar anlattı. Bu güzel tâbir karşısında hayran kalan Melik, nasıl bir tedbîr almak gerektiğini sordu.<br />
<br />
Yûsuf -aleyhisselâm- şöyle cevapladı:<br />
<br />
“–Bolluk yıllarında çok ekin ekerek stok yapmalı. Böylece kıtlık yıllarında hem kendi geçiminizi te’min etmiş, hem de ihrâcat yaparak hazîneye gelir sağlamış olursunuz.”<br />
<br />
Bu sefer Melik:<br />
<br />
“–Peki, bu işi kim yapacak?” diye sorunca, Hazret-i Yûsuf:<br />
<br />
“«Beni ülkenin hazîneleri üzerine tâyin et! Çünkü ben (onları) çok iyi korurum ve bu işleri iyi bilirim.» dedi.” (Yûsuf, 55)<br />
<br />
Bu âyetten anlaşıldığına göre, adâleti ve dînin hükümlerini ikâme etmeye muktedir bir kimsenin, idârî bir vazîfeyi taleb etmesi câizdir. Ancak müslümanların kendi aralarında böyle isteklerin peşinde koşmaları câiz değildir.<br />
<br />
Ebû Mûsâ el-Eş’arî -radıyallâhu anh- şöyle demiştir:<br />
<br />
Amcamın oğullarından ikisiyle Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in huzûruna girmiştim. Onlardan biri:<br />
<br />
“–Yâ Rasûlallâh! İdâresini Cenâb-ı Hakk’ın sana verdiği vazîfelerden birine bizi âmir tâyin et!” dedi. Öteki amca oğlu da benzeri bir şey söyledi.<br />
<br />
Bunun üzerine Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurdu:<br />
<br />
“–Vallâhi biz isteyeni veya vazîfe hırsı bulunan kimseyi idâreci yapmıyoruz.” (Buhârî, Ahkâm, 7; Müslim, İmâre, 15)<br />
<br />
Bu hadîs-i şerîften de anlaşılacağı üzere, vazîfe verecek mevkîde bulunan kimseler işi mutlakâ ehline vermeli, vazîfeye tâlip olan insanların şahsî talep, arzu ve isteklerine değil, liyâkatlerine îtibâr etmelidirler.<br />
<br />
Yûsuf -aleyhisselâm-’ın idârî bir vazîfeye tâlib oluşunu bildiren yukarıdaki âyet-i kerîme, aynı zamanda Allâh’ın emrini hâkim kılıp bâtılı defetmek ve Hakk’ın bütün kudret ve varlığıyla zuhûr etmesi için başka çârenin kalmadığı zamanlarda, idâreyi kâfirin ve zâlim sultânın elinden almanın vâcib olduğuna da delâlet etmektedir. Ancak bu vazîfe ağırdır ve mes’ûliyeti pek büyüktür. Dolayısıyla lâyık olanlara âittir. İşte Yûsuf -aleyhisselâm- da, bu husustaki bütün şartları kendisinde yüksek derecede taşıdığı için ıslâh-ı âlem maksadıyla ve vaziyetin gerekli kılması sebebiyle mâliye nezâretini üzerine almış oldu.<br />
<br />
Cenâb-ı Hak şöyle buyurur:<br />
<br />
“İşte Biz böylece Yûsuf’a orada dilediği gibi hareket etmek üzere ülke içinde yetki (kudret ve şeref) verdik. Biz rahmetimizi kime dilersek, ona nasîb ederiz. Ve güzel davrananların mükâfâtını zâyî etmeyiz.<br />
<br />
Îmân edip takvâ yolunu tutanlar (kötülüklerden sakınanlar) için ise âhiret mükâfâtı elbette daha hayırlıdır.” (Yûsuf, 56-57)<br />
<br />
Melik, kendi selâhiyetlerini kullanmasına dahî müsâade ederek bütün Mısır’ı Yûsuf -aleyhisselâm-’ın idâre ve tasarrufuna verdi. Bir peygambere göstermiş olduğu şu izzet ve îtimad dolayısıyladır ki, Melik, Allâh’ın lutfu ile Yûsuf -aleyhisselâm-’ın huzûrunda îmân etti. Beraberindeki birçok insan da onunla birlikte îmân ettiler. Çünkü Yûsuf -aleyhisselâm- onlara peygamber olarak gönderilmişti ve kendilerini tevhîde dâvet ediyordu.<br />
<br />
Bilinmelidir ki, lutuf ve kerem, ezelî saâdete bir vesîledir. Bu güzellikler, bir kâfirden bile gelse, mü’min kimse, böyle bir anda onu, -gönlündeki yumuşama ve cömertlik hasletinden istifâde ederek- îmân ve tevhîde dâvet etmekten gaflet etmemelidir. Zîrâ bu vesîleyle o kâfirin kurtuluşa ereceği ümîd edilir.<br />
<br />
Kendisine Mısır’ın idâre ve tasarrufu verilen Hazret-i Yûsuf -aleyhisselâm-, bu vazîfeye başlar başlamaz tarıma ehemmiyet verdi. Üretimi artırdı. İhtiyaç fazlası olan ürünleri stok etti. Kıtlık yılları gelince de, bu stok edilmiş olan mahsulleri hem kendi ülkesinin ihtiyaçları için kullandı, hem de ihraç ederek hazîneye gelir sağladı. İnsanlar her taraftan gelerek kendisinden erzak satın almaya başladılar.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">HZ. YUSUF’UN (A.S.) ZÜLEYHA İLE EVLENMESİ</span></span><br />
<br />
Bu sıralarda Züleyhâ, elindeki her şeyini dağıtmış ve hiçbir şeyi kalmamıştı. Yûsuf’a olan aşkından dolayı gözleri kurumuş ve bedeni çökmüştü. İhtiyar bir kadından farksızdı. Nihâyet Yûsuf’un yolu üzerinde bir harâbeye çekildi. Başından geçen hâdiseleri düşünerek hakîkati anladı ve tapmakta olduğu putun karşısına geçip:<br />
<br />
“–Yazıklar olsun sana ve sana kulluk edene! Şu ihtiyarlığıma, âmâlığıma ve fakirliğime merhamet etmedin! Bugünden itibâren seni inkâr ediyor ve Yûsuf’un Rabbine îmân ediyorum” dedi.<br />
<br />
Böylece hidâyete ererek sabah-akşam Allâh’ı zikre koyuldu.<br />
<br />
Birgün Yûsuf -aleyhisselâm- atına binmiş, maiyyetiyle birlikte Züleyhâ’nın hânesinin önünden geçmekteydi. Züleyhâ hemen evinden çıktı ve Yûsuf’un yolu üzerinde yüksek sesle şöyle dedi:<br />
<br />
“Tesbîh ederim o kudreti ki, sultanları günahları sebebiyle köle eder; köleleri de Hakk’a kullukları sâyesinde sultân eyler!..”[12]<br />
<br />
Allâh’ın emri ile rüzgâr bu sesi Yûsuf’un kulağına eriştirdi. Yûsuf da tanıyamadığı Züleyhâ’nın hâlini sordurdu. Züleyhâ, ancak Yûsuf’un kendisine derman olacağını söyleyerek O’nun huzûruna çıktı. Yûsuf -aleyhisselâm-’dan eski güzelliğinin ve gözlerinin kendisine verilmesi için duâ etmesini, ardından da kendisiyle evlenmesini taleb etti.<br />
<br />
Yûsuf -aleyhisselâm-, onun ilk iki arzusunu yerine getirdi ve Allâh’ın izni ile Züleyhâ’ya gözleri ve önceki güzelliği tekrar verildi. Ancak üçüncü talep husûsunda Yûsuf -aleyhisselâm- başını önüne eğdi ve murâkabeye daldı. O sırada Cebrâîl geldi ve Yûsuf -aleyhisselâm-’a:<br />
<br />
“–Ey Yûsuf! Rabbin sana selâm ediyor ve kadıncağızın talebini reddetmemeni emrediyor! Onunla izdivâc eyle; zîrâ o, dünyâda ve âhirette senin zevcendir!”<br />
<br />
Bu emir üzerine Yûsuf -aleyhisselâm- Züleyhâ’yı kendisine nikâhladı.<br />
<br />
Daha sonra Yûsuf -aleyhisselâm- ellerini semâya kaldırarak şöyle duâ etti:<br />
<br />
“Ey bana bunca nîmeti ihsân eden merhametlilerin en merhametlisi olan Allâh’ım! Sana nihâyetsiz hamd ü senâlar olsun!<br />
<br />
İlâhî! Üzerimdeki nîmetini tamamlamanı, bana babam Ya’kûb’un yüzünü göstermeni, beni de ona göstermekle onun da gözlerini nûrlandırmanı ve kardeşlerimin de benimle görüşme yollarını açmanı Sen’den dilerim Rabbim! Sen duâyı kabûl edensin, Sen her şeye kâdirsin!”<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">ERZAK ALMAYA GELEN KARDEŞLERİ VE HZ. YUSUF’UN (A.S.) GÜZEL PLANI</span></span><br />
<br />
Bu arada kıtlık sebebiyle Ya’kûb -aleyhisselâm- da Yûsuf’un öz kardeşi olan Bünyamin’i yanında alıkoyarak, diğer oğullarını erzak almak için Mısır’a gönderdi.<br />
<br />
Âyet-i kerîmelerde bu hâdise de şöyle anlatılır:<br />
<br />
“Yûsuf’un kardeşleri gelip O’nun huzûruna girdiler. (Yûsuf) onları hemen tanıdı. Kardeşleri ise onu tanıyamadılar. (Yûsuf) onların yüklerini hazırlayınca dedi ki: «–Sizin baba bir erkek kardeşinizi de getirin! Görmüyor musunuz, size tam ölçek veriyorum. Ben misâfirperverlerin en hayırlısıyım. Eğer onu bana getirmezseniz, artık benden bir ölçek dahî alamazsınız ve bir daha bana yaklaşmayın!” (Yûsuf, 58-60)<br />
<br />
Yûsuf -aleyhisselâm-’ın gelmeyen kardeşini de istemesi şu sebepledir: Kıtlık sebebiyle erzak, ihtiyaç kadar veriliyordu. Yardım alacak şahsın bizzat bulunması gerekiyordu. Hazret-i Yûsuf’un kardeşleri, gelemeyen baba ve kardeşleri için de birer hisse isteyince, Yûsuf -aleyhisselâm-, ihtiyar babayı mâzur sayarak, bir defaya mahsus erzak verdi. Fakat bir dahaki sefere öbür kardeşin de gelmesini şart koştu. Bu vesîleyle kardeşini görmeyi ve ondan haber almayı da istiyordu. Kardeşleri:<br />
<br />
“«–Onu babasından istemeye çalışacağız, herhâlde (bunu) yaparız.» dediler.<br />
<br />
(Yûsuf) emrindeki gençlere:<br />
<br />
«–Sermâyelerini yüklerinin içine koyun! Olur ki âilelerine döndüklerinde bunun farkına varırlar da belki yine (buraya) dönerler.» dedi.<br />
<br />
Bu şekilde babalarına döndükleri zaman dediler ki:<br />
<br />
«–Ey babamız! Erzak bize yasaklandı. Kardeşimiz (Bünyamin)’i bizimle berâber gönder de (onun sâyesinde) zahîre alalım. Biz O’nu mutlakâ koruyacağız!»<br />
<br />
Ya’kûb dedi ki:<br />
<br />
«–Daha önce kardeşi Yûsuf hakkında size ne kadar güvendiysem, bunun hakkında da size ancak o kadar güvenirim! (Ben onu sâdece Allâh’a emânet ediyorum.) Allâh en hayırlı koruyucudur. O, merhametlilerin en merhametlisidir.” (Yûsuf, 61-64)<br />
<br />
Ya’kûb -aleyhisselâm-:<br />
<br />
“Allâh en hayırlı koruyucudur. O, merhametlilerin en merhametlisidir.” deyince, Allâh Teâlâ şöyle buyurdu:<br />
<br />
“İzzet ve celâlim hakkı için, mâdem ki Sen, Bana bu şekilde tevekkül ediyorsun, Ben de Sen’i iki evlâdına birden kavuşturacağım!”<br />
<br />
Buradan anlaşılan şudur ki, mü’min, fânîlere değil, Allâh’a dayanıp güvenmeli, dâimâ O’na tevekkül etmelidir. Çünkü Allâh’tan başka her şeyin, öncelikle kendisi muhâfazaya muhtaçtır. Allâh Teâlâ ise, hiçbir şeye muhtaç değildir. Fakat Allâh’a tevekkül ederken de sebeplere sarılmayı terk etmemek îcâb eder.<br />
<br />
Ya’kûb -aleyhisselâm-’ın oğulları, Bünyamin’i de yanlarına alıp Mısır’a giderek erzak alabilmek için babalarına türlü diller döküyor ve O’nu râzı etmeye çalışıyorlardı:<br />
<br />
“Eşyâlarını açtıklarında ödemiş oldukları bedelin kendilerine iâde edildiğini gördüler. Dediler ki:<br />
<br />
«–Ey babamız! Daha ne istiyoruz. İşte sermâyemiz de iâde edilmiş. (Onunla yine) âilemize yiyecek getiririz, kardeşimizi koruruz ve bir deve yükü de fazla (zahîre) alırız. Çünkü bu (aldığımız) az bir miktardır.»” (Yûsuf, 65)<br />
<br />
Nihâyet Hazret-i Ya’kûb, Bünyamin’i göndermeye râzı oldu.<br />
<br />
“Dedi ki:<br />
<br />
«–Etrafınız kuşatılıp çâresiz kalmadıkça onu bana mutlakâ getireceğinize dâir Allâh adına sağlam bir söz vermediğiniz sürece onu sizinle göndermem!»<br />
<br />
Ona (istediği şekilde) teminat verdiklerinde dedi ki:<br />
<br />
«–Söylediklerimize Allâh şâhittir.»<br />
<br />
Sonra da şöyle dedi:<br />
<br />
«–Oğullarım! (Şehre) hepiniz bir kapıdan girmeyin; ayrı ayrı kapılardan girin! Ama Allâh’tan (gelecek) hiçbir şeyi (kazâyı) üzerinizden gideremem. Hüküm Allâh’tan başkasının değildir. Ben ancak O’na güvenip dayandım. Tevekkül edenler de yalnız O’na güvenip dayanmalıdırlar.»” (Yûsuf, 66-67)<br />
<br />
Ya’kûb -aleyhisselâm-’ın, oğullarına Mısır’a değişik kapılardan girmelerini emretmesi, onların gösterişli ve güzel giyimli olmaları, ayrıca daha önceki gelişlerinde Melik’ten kimsenin görmediği izzet ve ikrâmı görmeleri sebebiyle idi. Bu sebeple evlâdlarının kötü niyetli kimselerin kuracakları bir tuzaktan zarar görmelerini istemiyordu. Ayrıca herkesin hayret dolu nazarları onların üzerine dikilmişti. Beraber şehre girmeleri hâlinde başlarına bir kötülük gelebilirdi.<br />
<br />
Ya’kûb -aleyhisselâm-’ın bu nasîhatlerini dinleyen oğulları erzak almak üzere tekrar yola çıktılar.<br />
<br />
Âyet-i kerîmede buyrulur:<br />
<br />
“Babalarının kendilerine emrettiği şekilde ayrı ayrı kapılardan girdiklerinde (bu tedbir) Allâh’ın kendileri hakkındaki takdîri karşısında hiçbir fayda sağlamadı. Sâdece Ya’kûb’un içinden geçirdiği bir isteğin yerine getirilmesi oldu. O, şüphesiz bir ilim sâhibi idi. Çünkü kendisine Biz öğretmiştik. (Bunun içindir ki “Allâh’tan gelecek takdîri önleyemem” demişti.) Fakat insanların çoğu bu hakîkati bilmezler.” (Yûsuf, 68)<br />
BEN SENİN KARDEŞİN YUSUF’UM<br />
<br />
“Birâderleri Yûsuf’un yanına girince, Yûsuf öz kardeşi (Bünyamin’i) kendi yanına aldı ve: «–Bilesin ki ben senin kardeşinim, onların geçmişte bize yapmış oldukları şeylere aldırma!» dedi.” (Yûsuf, 69)<br />
<br />
Rivâyet edildiğine göre, Hazret-i Yûsuf, kardeşlerine yemek verdi. Onları sofraya ikişer ikişer oturttu. Bünyamin yalnız kalınca ağladı ve dedi ki:<br />
<br />
“–Kardeşim Yûsuf sağ olsaydı, o da benimle beraber otururdu.”<br />
<br />
Yûsuf -aleyhisselâm- da onu kendi sofrasına aldı. Yemekten sonra kardeşlerini yine ikişer ikişer evlere misâfir olarak dağıttı. Bünyamin yine yalnız kalmıştı. Bunun üzerine Hazret-i Yûsuf dedi ki:<br />
<br />
“–Bunun ikincisi yok! Öyleyse bu da benimle kalsın!”<br />
<br />
Böylece Bünyamin onun yanında geceledi.<br />
<br />
Hazret-i Yûsuf ona dedi ki:<br />
<br />
“–Ölen kardeşin yerine beni kardeş olarak kabûl eder misin?”<br />
<br />
Bünyamin cevâben:<br />
<br />
“–Senin gibi bir kardeşi kim bulabilir? Fakat Sen, babam Ya’kûb ile annem Rahîl’in evlâdından değilsin.” deyince, Hazret-i Yûsuf ağladı ve kalkıp Bünyamin’in boynuna sarıldı. Sonra gerçeği söyledi:<br />
<br />
“–Ben senin kardeşin Yûsuf’um! Onların bize yapmış oldukları şeylere aldırma!”<br />
<br />
Yûsuf -aleyhisselâm-’ın Bünyamin’e: “Onların geçmişte bize yapmış oldukları şeylere aldırma!” demesinde, Allâh’ın, hased edenlerin hîlelerini muvaffâkıyete eriştirmeyeceğine işâret vardır. Nitekim kardeşleri, Yûsuf’a neler yaptılar, ne hasedler ettiler ve nice ezâlar çektirdiler, fakat emellerine nâil olamadılar. Allâh Teâlâ önce iki kardeşi, sonra da babasıyla evlâdını birbirine kavuşturdu.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">HZ. YUSUF’UN (A.S.) BÜNYAMİN’İ ALIKOYMASI</span></span><br />
<br />
Yûsuf, kendisini kardeşi Bünyamin’e tanıttıktan sonra ona şöyle dedi:<br />
<br />
“–Ey kardeşim! Ben seni yanımda alıkoyacağım. Bilirsin ki, babamın benim ayrılığımdan dolayı gam ve kederi büyüktür. Eğer seni de burada alıkorsam, üzüntüsü daha da artacaktır. Fakat bir an evvel ona kavuşabilmemiz için böyle yapmamız gerekiyor. Ben bu hususta güzel bir plân hazırlayacağım.”<br />
<br />
Bünyamin’e böyle dedikten sonra:<br />
<br />
“Onların yüklerini hazırlatırken, su kabını, öz kardeşinin yükünün içine koydurdu. Kervan hareket edince de Yûsuf’un vazifelilerinden biri:<br />
<br />
«–Ey kafile! Durun, siz hırsızlık yapmışsınız!» diye nidâ etti.<br />
<br />
Onlar geri dönüp geldiler ve:<br />
<br />
«–Ne kaybettiniz?» dediler.<br />
<br />
Vazifelilerden biri:<br />
<br />
«–Hükümdârın su kabını kaybettik. Onu getirene bir deve yükü mükâfât var. Buna ben kefilim.» dedi.<br />
<br />
«–Allâh’a yemin olsun ki, biz ülkede fesat çıkarmak için gelmedik, siz de bunu biliyorsunuz. Hele hırsız hiç değiliz!» dediler.<br />
<br />
Vazifeliler:<br />
<br />
«–Peki, yalancı çıkarsanız, cezâsı ne?» dediler.<br />
<br />
«–Cezâsı, kimin yükünde çıkarsa, işte o onun cezâsıdır (yâni çalması sebebiyle kendisi rehin ve mahkûm olur). Biz zâlimleri (hırsızları) böyle cezâlandırırız.» dediler.” (Yûsuf, 70-75)<br />
<br />
Ya’kûb -aleyhisselâm-’ın şerîatinde hırsız, yakalanır ve çaldığı malın karşılığında mal sâhibine bir sene köle olarak hizmet ettirilirdi. Mısır kânunlarında ise, hırsıza sopa vurulur ve çaldığı malın iki misli ödettirilirdi. Hazret-i Yûsuf da, öz birâderi Bünyamin’i yanında alıkoyabilmek için onlara babalarının şerîatine göre cezâ vermek istedi ve onların eşyâlarını arattırdı.<br />
<br />
Âyet-i kerîmede buyrulur:<br />
<br />
“Yûsuf, öz kardeşinin yükünden önce, öbürlerinin eşyâlarını aratmaya başladı. Sonra su kabını kardeşinin yükünden çıkarttı. İşte Biz Yûsuf’a, kardeşini alıkoyması için böyle bir plân öğrettik. Yoksa, Allâh dilemedikçe hükümdârın kânununa göre, kardeşini almasına imkân yoktu. Biz dilediğimiz kimseleri pek üstün derecelere yükseltiriz. Her ilim sâhibinin üstünde daha iyi bilen biri bulunur.” (Yûsuf, 76)<br />
<br />
Yûsuf -aleyhisselâm- kardeşi Bünyamin’i yanında alıkoyabilmek için Allâh’ın emriyle firâset nümûnesi olan güzel bir plân hazırladı. Nakledildiğine göre plânını kardeşine de anlatıp onun da tasdiğini aldı.<br />
<br />
Yûsuf -aleyhisselâm-’ın böyle yapmaktan maksadı kardeşlerinden intikam almak değildi. Çünkü kendine yapılanları affetmişti. Lâkin onların yaptıkları işlerde bir de Allâh hakkı vardı ki, onu affetmek Yûsuf’un elinde değildi. Ancak o, kardeşlerinin Allâh katında da affa mazhar olmalarını istiyordu. Bu sebeple kendisini tanıtmadan önce, Allâh’ın hakkı nâmına târizli bir îkâz ihtivâ eden “Siz mutlakâ hırsızsınız!” suçlaması ile onları ciddî bir pişmanlık duygusuna sevk etmek istedi. Onların yaptıkları en müthiş cürüm (hırsızlık), bir hîle ile babalarından Yûsuf’u çalmalarıydı. Yusuf -aleyhisselâm- onları bütün yaptıkları kötülüklerden tevbeye yönlendirmek için Bünyamin’in bu şekilde kalmasını temin etti. Gerçekten de bundan sonraki gelişlerinde kardeşlerinin nasıl bir kalb yumuşaklığı ile ve ne kadar saf ve temiz düşüncelerle dönüp geldikleri görülmektedir.<br />
<br />
Dolayısıyla bu hâdise, ledünnî birtakım hikmetleri ihtivâ eden Rabbânî bir cezâ ve ilâhî bir terbiye olmuştur.<br />
<br />
Diğer taraftan henüz kendisini tanıtmak zamanının gelmediğini bilen Yûsuf -aleyhisselâm-, kardeşini alıkoymanın yollarını düşünürken bile istibdat ve zorbalığa başvurmamış, makâmının ve yetkisinin verdiği gücü kullanmamış, bunu suistimâl etmemiştir. Zulüm ve zorbalık şâibesi verecek davranışlardan sakınmış, meseleyi sırf adlî ve kânunî yollardan çözüme kavuşturmaya muvaffak olmuştur.<br />
<br />
Yûsuf -aleyhisselâm- bu şekilde aynı zamanda babasının şerîatini Mısır’da uygulama yolunu açmış oldu.<br />
<br />
Allâh bir şeyin olmasını murâd edince, sebeplerini de hazırlar. Onun için bir taraftan Yûsuf’a o çâreyi öğretip, kardeşlerinin hakemliğine mürâcaat ettirdiği gibi, diğer taraftan kardeşlerine de işi sezdirmeyerek o şekilde cevap ve hüküm verdirdi. Böylece hem ülkenin kânunlarını çiğnemeden, onları kendi ikrarlarıyla ilzâm eyledi, hem de babasının şerîatinden bir hükmün tatbîki ile Mısır hukuk geleneğine canlı ve amelî bir misâl kazandırdı.<br />
<br />
Yûsuf -aleyhisselâm-, bu plânıyla kardeşlerini tamamen çâresiz bırakarak, babalarının “ancak çâresiz kalmanız müstesnâ” sözüne uygun bir duruma düşürmüş, onları babalarına yemin ederek verdikleri sözün mes’ûliyetinden kurtarmıştır. (Elmalılı, IV, 2894-2898)<br />
<br />
Aranan su kabı Bünyamin’in yükünde çıkınca:<br />
<br />
“Onlar: «–Eğer o çalmışsa, zâten daha önce kardeşi de hırsızlık etmişti.» dediler. Yûsuf bu sözden duyduğu üzüntüyü içine attı ve onlara belli etmedi. İçinden de:<br />
<br />
«–Asıl kötü durumda olan sizsiniz. İleri sürdüğünüz iddiâların gerçek yönünü Allâh pek iyi biliyor.» dedi.” (Yûsuf, 77)<br />
<br />
Böylece kardeşleri; “Hayır, bu işte mutlakâ bir yanlışlık olmalı!” deyip kendilerini ve Bünyamin’i ithamdan kurtarmak için başka çâreler arayacak yerde, öfkeye kapılıp Yûsuf’a ve kardeşine duydukları husûmeti bir kere daha ağızlarından kaçırdılar.<br />
<br />
Hazret-i Yûsuf’a isnâd edilen hırsızlıkla alâkalı olarak farklı görüşler bulunmaktadır:<br />
<br />
1. Yûsuf’un ana tarafından dedesi putperest idi. Hazret-i Yûsuf’un annesi, babasının putlara tapmayı bırakması ümidiyle Yûsuf’a o putları çalıp kırmasını emretmiş, Yûsuf da bu işi yapmıştı.<br />
<br />
2. O, babasının sofrasından yiyecek alıp fakirlere vermişti. Babasının bir kuzu veya tavuğunu alıp fakirlere verdiği de söylenmiştir.<br />
<br />
3. Halası, Hazret-i Yûsuf’u çok severdi. Fakat Yûsuf büyüyünce babası onu yanına almak istedi. Halası da Yûsuf’tan bir türlü ayrılamıyordu. Bunun için İshak -alehisselâm-’dan kendisine mîras kalmış olan kuşağını Yûsuf’un beline bağladı. Sonra kaybolduğunu söyledi. Kuşak arandı ve Yûsuf’un üzerinden çıktı. Kânun gereği Yûsuf’u yanında alıkoydu.<br />
<br />
4. Bu bir iftirâdır. Çünkü onların kalbi, hâdisenin üzerinden uzun yıllar geçmesine rağmen hâlâ Yûsuf’a karşı öfkeyle dolu idi. Bu hâdise bir defa hased hastalığına yakalanan bir kalbin o hased ve kinden kolay kolay temizlenemeyeceğini göstermektedir. (Râzî, Mefâtihu’l-Gayb, XVIII, 147)<br />
<br />
Yine bu söz işârî mânâda, “Siz hırsızlarsınız!” ithâmının verdiği endişe ile söylenmiş ve ona karşılık âdeta ledünnî bir itâb olmuştur.<br />
<br />
Yûsuf’un kardeşleri:<br />
<br />
“Dediler ki:<br />
<br />
«–Ey vezir! Emin ol ki, bunun çok yaşlı bir babası var. Onun için yerine birimizi al. Gerçekten de biz seni muhsinlerden görüyoruz.»<br />
<br />
Yûsuf:<br />
<br />
«–Biz malımızı kimin yanında bulmuşsak onu alıkoyarız. Başkasını tutmaktan Allâh’a sığınırım. Çünkü biz öyle yaparsak zâlimler arasına girmiş oluruz!» dedi.” (Yûsuf, 78-79)<br />
<br />
Yûsuf’un kardeşleri, başlarına gelen bu hâdiseler üzerine ne yapacaklarını ve babalarına ne diyeceklerini düşünmeye başladılar. Âyet-i kerîmede onların hâli şöyle anlatılmaktadır:<br />
<br />
“Ne zaman ki, onu (Bünyamin’i) kurtarmaktan ümit kestiler, o zaman bir kenara çekilip aralarında fısıldaşarak konuşmaya başladılar.<br />
<br />
Büyükleri dedi ki:<br />
<br />
«–Babanızın sizden Allâh adına ahit aldığını ve daha önce Yûsuf konusunda ettiğiniz kusuru bilmiyor musunuz? Babam bana izin verinceye veya Allâh, hakkımda bir hüküm verinceye kadar ben artık buradan ayrılmam. Allâh, hükmedenlerin en hayırlısıdır. Siz dönün, babanıza: ‘–Sevgili babamız, inan ki bizler farkına varmadan oğlun hırsızlık yapmış. (Su kabının onun yükünde çıktığını gözlerimizle gördük.) Biz ancak bildiğimize şâhitlik ediyoruz. Yoksa biz gaybın bekçileri değiliz! İnanmazsan, gittiğimiz şehrin ahâlisine ve yine içinde geldiğimiz kafilede bulunanlara sor. Bütün samîmiyetimizle ifâde ediyoruz ki, söylediğimiz doğrunun ta kendisidir.’ deyin!»” (Yûsuf, 80-82)<br />
<br />
Kalkıp babalarına geldiler ve âbilerinin söylediklerini aynen aktardılar.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">MÜKAFAT KAPISINI AÇAN ÇİLE</span></span><br />
<br />
“(Babaları Ya’kûb):<br />
<br />
«–Hayır, hayır! Korkarım yine nefisleriniz size bir işi câzip gösterip (ayağınızı kaydırmıştır). Ne yapayım? Bu hâle (karşı sükûnet ve ümit içinde) güzelce sabretmekten başka yapacak şey yok. Ümid ederim ki Allâh bütün kaybettiklerimi bana lutfedecektir. Çünkü O alîmdir, hakîmdir.” (Yûsuf, 83)<br />
<br />
Yûsuf’un kardeşleri daha önce babalarına yalan söyledikleri için, bu sefer de söyledikleri doğru söze babaları inanmak istemedi. Onlara:<br />
<br />
“–Hayır, sizi nefisleriniz aldatıp böyle büyük bir işe sürüklemiş, yoksa bizim şerîatimizde hırsızın esîr olarak yakalanacağını azîz ne bilirdi?” dedi.<br />
<br />
“Onlardan yüz çevirdi de: «Ah Yûsuf’um ah!» diye sızlandı ve üzüntüden gözlerine ak düştü. Kederini içine gömdü.” (Yûsuf, 84)<br />
<br />
Yûsuf’u kaybettiği günden beri Ya’kûb -aleyhisselâm-’ın, gözüne uyku girmedi. O zaman yeryüzünde Allâh indinde Ya’kûb’dan şereflisi yoktu. Nihâyet ağlaya ağlaya Ya’kûb’un gözlerine ak indi. Bunun bir hikmetinin de, diğer oğullarını görüp hüzün ve kederinin daha fazla ziyâdeleşmemesi için olduğu söylenir.<br />
<br />
    Hz. Yakup (a.s.) Kaç Sene Ağladı?<br />
<br />
Ya’kûb -aleyhisselâm- kırk sene ağlamıştır. Onun âmâlığı husûsunda bazı büyükler şöyle demişlerdir:<br />
<br />
Allâh Teâlâ bu âmâlığı, Ya’kûb’a, Yûsuf’un dış görüntüsünü değil, onda tecellî eden cemâl-i mutlakı dâimî olarak seyretmesi için vermiştir. Çünkü Cenâb-ı Hakk’ın cemâl nûrları Yûsuf’ta tecellî etmişti ve Ya’kûb da bu sebeple Yûsuf’u fazla sevmekteydi. Ancak “hüsn-i mutlak” olan Mevlâ’ya karşı gayr-i irâdî bir hatâ sebebiyle Cenâb-ı Hak, Yûsuf’u O’ndan ayırdı. Yûsuf’un zâhirine nazar eden gözlerini aldı.<br />
<br />
Burada işâret edilir ki, kul, âlemin zâhirine baktığı zâhirî gözden ve gördüklerinden fânî olmadığı müddetçe, “Hüsn-i Mutlak”ı, yâni Cemâl-i İlâhî’yi müşâhedeye nâil olamaz!<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">ALLAH’IN RAHMETİNDEN ÜMİT KESİLMEZ</span></span><br />
<br />
“(Oğulları, Hazret-i Ya’kûb’a) şöyle dediler:<br />
<br />
«–Ömrün geçti gitti, hâlâ Yûsuf’u dilinden düşürmüyorsun. Vallâhi “Yûsuf!” diye diye kederden eriyeceksin veya büsbütün ölüp gideceksin.»<br />
<br />
(Hazret-i Ya’kûb): «–Ben, sıkıntımı, keder ve hüznümü sâdece Allâh’a arz ediyorum. Hem sizin bilemediğiniz birçok şeyi Allâh tarafından (vahiy yolu ile) biliyorum.» dedi.” (Yûsuf, 85-86)<br />
<br />
Daha sonra Ya’kûb -aleyhisselâm- oğullarına şöyle dedi:<br />
<br />
“–Ey oğullarım! Gidin de Yûsuf ve kardeşini iyice araştırın! Allâh’ın rahmetinden ümid kesmeyin! Çünkü kâfirler topluluğundan başkası Allâh’ın rahmetinden ümid kesmez!” (Yûsuf, 87)<br />
<br />
Bu âyet-i kerîmenin bizlere verdiği mesaj çok mühimdir. Buna göre kul, ne hâl üzere olursa olsun aslâ ye’se kapılmamalı ve Allâh’tan dâimâ ümidvâr olmalıdır. Zîrâ âyette buyrulduğu üzere ancak kâfirler Allâh’tan ümid keserler.<br />
<br />
Hadîs-i şerîfte de şöyle buyrulur:<br />
<br />
“Cenâb-ı Hak’tan ümid kesmeyen günahkâr, Allâh’tan ümid kesen âbidden Rabbine daha yakındır!” (Süyûtî, el-Câmiu’s-Sağîr, II, 68)<br />
<br />
Çünkü Allâh’tan ümid kesmek, Cenâb-ı Hakk’ın “Rahmân ve Rahîm” sıfatlarını idrâk etmemektir; merhamet-i ilâhiyeyi tanımamaktır. Hâlbuki Firavun bile, son nefesinde Allâh’ın adını zikretti.<br />
<br />
Allâh Teâlâ bir başka âyet-i kerîmede de:<br />
<br />
لاَ تَقْنَطُوا مِنْ رَحْمَةِ اللهِ<br />
<br />
“…Allâh’ın rahmetinden ümîdinizi kesmeyiniz!..” (ez-Zümer, 53) buyurmaktadır.<br />
YAKUP PEYGAMBER’İN OĞLU HZ. YUSUF’A (A.S.) MEKTUBU<br />
<br />
İşte bu minvâl üzere Ya’kûb -aleyhisselâm- da ümîdini yitirmeyerek Mısır Azîzi’ne, yâni Yûsuf’a oğullarıyla bir mektup gönderdi. Ya’kûb -aleyhisselâm- o zamanlar oğlu Yûsuf’un Mısır Azîz’i olduğunu bilmiyordu. Mektupta şöyle diyordu:<br />
<br />
“Bismillâhirrahmânirrahîm!<br />
<br />
Halîlullâh İbrâhîm oğlu İshâk’ın oğlu İsrâîl Ya’kûb’dan Mısır Azîzi’ne:<br />
<br />
Biz, başına bir çok belâlar gelmiş bir sülâleyiz. Ceddim İbrâhîm, Nemrûd’un ateşiyle mübtelâ kılındı; sabretti. Allâh da onu selâmete ulaştırdı. Babam da başka iptilâlarla imtihân edildi; sabretti. Allâh ona da mükâfât verdi. Bana gelince, ben de oğlum Yûsuf’u kaybettim. O’nun ayrılığından ağlaya ağlaya gözlerim görmez oldu, belim büküldü. Yanında rehin tuttuğun oğlumla kendimi tesellî ediyordum. Onun hırsızlık ettiğini söylemişsin. Bizim neslimizden olan hırsızlık yapmaz. Biz hırsız doğurmayız. Onu bana iâde edersen edersin, eğer etmezsen, sana öyle bir bedduâ ederim ki, yedi batın evlâdına tesir eder!”<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">HZ. YUSUF’UN (A.S.) BABASI YAKUP PEYGAMBER’E MEKTUBU</span></span><br />
<br />
Yûsuf -aleyhisselâm- bu mektubu alınca ağladı ve O da şu cevâbı yazdı:<br />
<br />
“Bismillâhirrahmânirrahîm!<br />
<br />
Mısır Azîzi’nden, İsrâîl Ya’kûb’a;<br />
<br />
Ey yaşlı kimse! Mektubun geldi. Okudum ve muhtevâsını anladım. Orada sâlih babalarından bahsedip her birinin belâlara dûçâr olduklarını ve sabrettiklerini yazıyorsun. Onlar nasıl iptilâlara sabrettilerse, sen de öyle sabret! Vesselâm!”<br />
<br />
    Peygamber Mektubu<br />
<br />
Ya’kûb -aleyhisselâm- bu cevâbı alınca:<br />
<br />
“–Allâh’a yemîn ederim ki, bu bir melik mektubu değil, bir peygamber mektubudur. Ve bunu yazan, olsa olsa Yûsuf’tur.” diyerek oğullarını mes’elenin aslını öğrenmeleri için tekrar Mısır’a gönderdi. Oğulları da hemen yola çıktılar:<br />
<br />
“Onlar Mısır’a varıp Yûsuf’un huzûruna girdiklerinde dediler ki:<br />
<br />
«–Ey Azîz! Bizi de, çoluk çocuğumuzu da kıtlık bastı, biz bu sefer pek az bir meblâğ getirebildik. Lütfen bize tahsîsâtımızı yine tam ölçek ver, ayrıca sadaka da ihsân eyle. Şüphesiz ki Allâh tasadduk edenleri fazlasıyla mükâfatlandırır.»<br />
<br />
(Yûsuf) dedi ki:<br />
<br />
«–Siz, câhilliğiniz döneminde Yûsuf ile kardeşine yaptığınız muâmeleyi elbette biliyorsunuz, değil mi?” (Yûsuf, 88-89)<br />
<br />
Tefsîrlerde ifâde edildiğine göre, Hazret-i Yûsuf’u kuyuya atan kardeşleri, en küçük kardeşleri olan Bünyamin’e de dâimâ hakâret ve eziyet ederlerdi.<br />
DESTANİ BİR AF<br />
<br />
“(Kardeşleri):<br />
<br />
«–Yoksa sen, gerçekten Yûsuf musun?» dediler.<br />
<br />
O da:<br />
<br />
«–(Evet) ben Yûsuf’um, bu da kardeşim!.. Allâh bize lutuflarda bulundu. Çünkü kim Allâh’tan korkar ve (belâlara katlanıp) sabrederse, şüphesiz Allâh güzel davrananların mükâfâtını zâyî etmez!» dedi.<br />
<br />
(Kardeşleri) dediler ki:<br />
<br />
«Allâh’a and olsun ki, hakîkaten Allâh Sen’i bize üstün kılmıştır. Gerçekten biz ise (size yaptıklarımızda) hatâ etmişiz.»<br />
<br />
(Yûsuf) dedi ki:<br />
<br />
«–Bugün size hiç başa kakma ve ayıplama yok; Allâh sizi affetsin! O, merhametlilerin en merhametlisidir.” (Yûsuf, 90-92)<br />
<br />
Bu âyet-i kerîmeler, aynı zamanda terbiye metodlarının en güzellerinden birine işâret etmektedir ki, o da, kötülüğe karşı iyilikle mukâbele etmektir. Zîrâ böylesine bir âlicenaplık karşısında ekseriyetle düşman olanın düşmanlığı son bulur; ne dost ne de düşman olan ortadaki kimse dostluğa meyleder; dost olanın ise muhabbeti artıp daha da yakın bir hâle gelir.<br />
<br />
Âyet-i kerîmede ne güzel buyrulur:<br />
<br />
“İyilikle kötülük bir olmaz. Sen (kötülüğü) en güzel bir şekilde (iyilikle) önle! O zaman seninle arasında düşmanlık bulunan kimse, bir de bakarsın ki, candan (samîmî) bir dost olmuş!” (Fussilet, 34)<br />
<br />
Bu hususta Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’den ibretli bir misâl arz edelim:<br />
<br />
Fahr-i Kâinât Efendimiz’in amcasının oğlu olan Ebû Süfyân bin Hâris, nübüvvetten evvel Peygamberimiz’in dostu idi. Nübüvvetten sonra ise, düşman kesilerek O’na hicviyeler yazdı. Peygamber şâiri Hassan bin Sâbit -radıyallâhu anh- da, bu hicviyelere cevap verirdi. Sonradan Ebû Süfyân bin Hâris, bu yaptıklarına pişmân oldu. Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Mekke Fethi için ashâbıyla yola çıktığında, Ebû Süfyân bin Hâris de Medîne-i Münevvere’ye doğru yola çıktı. Yolda Allah Rasûlü’ne rast geldi. Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Ebû Süfyân’ın yüzüne bakmadı. Ebû Süfyân, çok müteessir oldu. Hazret-i Ali -radıyallâhu anh-’ın öğrettiği: “Allâh’a and olsun ki, hakîkaten Allah Sen’i bize üstün kılmıştır. Gerçekten biz ise (size yaptıklarımızda) hatâya düşmüşüz.” âyeti ile özür diledi.<br />
<br />
Merhamet ve şefkat ummânı olan Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- de Yûsuf Sûresi’nden:<br />
<br />
“Bugün size karşı hiçbir başa kakma ve ayıplama yoktur. Allah sizi bağışlasın! O merhametlilerin en merhametlisidir.” meâlindeki âyet-i kerîmeyi okuyarak, onun ve diğerlerinin eski ayıplarını affetti.<br />
<br />
Ebû Süfyân, müslüman olduktan sonra utancından başını kaldırıp Fahr-i Kâinât Efendimiz’in yüzüne bakamazdı. (Vâkıdî, Meğâzî, II, 810-811; İbn-i Hişâm, Sîret, IV, 20-24; İbn-i Abdilber, el-İstiâb, IV, 1674)<br />
<br />
Âlemlere rahmet olarak gönderilen Rasûl-i Ekrem Efendimiz, Mekke’yi fethedip Kâbe’ye girince o sırada Kureyşliler Mescid-i Harâm’a dolmuşlar, Kâbe’nin çevresinde oturmuşlardı. Efendimiz’in ne yapacağını merakla bekliyorlardı.<br />
<br />
Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:<br />
<br />
“–Ey Kureyş cemaati! Ey Mekkeliler! Ne dersiniz? Şimdi, hakkınızda benim ne yapacağımı sanırsınız?” diye sordu.<br />
<br />
Kureyşliler:<br />
<br />
“–Biz, Sen’in hayır ve iyilik yapacağını düşünür ve «Sen hayır yapacaksın!» deriz. Sen, kerem ve iyilik sâhibi bir kardeş; kerem ve iyilik sâhibi bir kardeşoğlusun! Güç ve kudrete kavuştun, bizlere iyi davran!” dediler.<br />
<br />
Bunun üzerine Peygamber Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm-:<br />
<br />
“–Benim hâlimle sizin hâliniz, Yûsuf -aleyhisselâm- ile kardeşlerinin durumu gibi olacaktır. Yûsuf’un kardeşlerine dediği gibi, ben de: «Bugün size hiçbir başa kakma ve ayıplama yoktur! Allâh sizi bağışlasın! Çünkü O merhamet edenlerin en merhametlisidir!» (Yûsuf, 92) diyorum. Gidiniz, sizler, âzâd ve serbestsiniz!” buyurdu.<br />
<br />
Yüce Allâh o Kureyş müşriklerini eline düşürmüş, kendisine boyun eğdirmiş, yıllarca mü’minlere çektirdikleri eziyetlerin intikâmını alabilecek kudret bahşetmiş iken O Rahmet Peygamberi onları bu şekilde affetmiş ve serbest bırakmıştır. Bunun içindir ki Mekkelilere «Tulekâ: Âzâd edilmişler» ismi verilmiştir. (İbn-i Hişâm, Sîret, IV, 32; Vâkıdî, Megâzî, II, 835; İbn-i Sa’d, Tabakât, II, 142-143)<br />
<br />
Bu hâl, aynı zamanda Cenâb-ı Hakk’ın settâru’l-uyûb, yâni ayıpları örtücülük ve kusurları affedicilik sıfatının kulundaki kâmil bir tecellîsidir.<br />
<br />
Şâir Ziyâ Paşa, Yûsuf -aleyhisselâm- ile kardeşleri arasındaki bu hâdiseyi şu şekilde mısrâlara dökmüştür:<br />
<br />
Zâlimlere birgün dedirir kudret-i Mevlâ:<br />
<br />
Tallâhi lekad âserakellâhu aleynâ[13]<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">GÖMLEĞİMİ BABAMIN GÖZLERİNE SÜRÜN</span></span><br />
<br />
Yûsuf -aleyhisselâm- kardeşlerine sabah-akşam ziyâfet veriyordu. Kardeşleri ise daha önce O’na yaptıklarını hatırlayarak onun bu izzet ü ikrâmı karşısında son derece mahcûb oluyorlardı. Hazret-i Yûsuf’a bir adam göndererek dediler ki:<br />
<br />
“–Sen, bizi sabah-akşam ziyâfete dâvet ediyorsun! Fakat biz, sana karşı yaptıklarımızdan dolayı Sen’den utanıyoruz!”<br />
<br />
Yûsuf -aleyhisselâm- da onlara şöyle cevap verdi:<br />
<br />
“–Mısırlılar, şimdiye kadar bana hep ilk gördükleri gözlerle bakıyorlar ve «–Yirmi dirheme satılmış bir köleyi bu mertebeye yükselten Allâh’ı tenzîh ederiz!» diyorlardı. Şimdi ise sizin sâyenizde şeref kazandım. Çünkü benim, sizin kardeşiniz ve İbrâhîm -aleyhisselâm- gibi büyük bir peygamberin torunu olduğumu anladılar.”<br />
<br />
Yûsuf -aleyhisselâm- bu sözlerini fahretmek için değil, kardeşlerinin gönlünü almak, onları rahatlatmak ve mahcûbiyetlerini hafifletmek için söylüyordu. Bu hâl, O’nun affedicilik ve kerem sıfatlarının enginliğini ortaya koymaktaydı.<br />
<br />
Kardeşlerini böylesine engin bir merhametle affeden Hazret-i Yûsuf -aleyhisselâm-, babasının gözlerinin şifâ bulması için ona gömleğini gönderirken kardeşlerine şöyle dedi:<br />
<br />
“Benim şu gömleğimi götürün de babamın yüzüne sürün! O artık rahatlıkla görmeye başlar. Sonra da bütün âilenizi bana getirin!” (Yûsuf, 93)<br />
<br />
“Kâfile (gömleği götürmek üzere Mısır’dan) ayrılınca, babaları (yanındakilere:)<br />
<br />
«–Eğer bana bunamış demezseniz, inanın ki şimdi Yûsuf’un kokusunu alıyorum!» dedi.<br />
<br />
(Onlar da):<br />
<br />
«–Vallâhi sen hâlâ eski şaşkınlığındasın!» dediler.” (Yûsuf, 94-95)<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">HZ. YAKUP’UN (A.S.) GÖZLERİNİN AÇILMASI</span></span><br />
<br />
“(Fakat) müjdeci gelip de gömleği onun yüzüne koyar koymaz derhal eskisi gibi görmeye başladı.<br />
<br />
(O zaman Ya’kûb):<br />
<br />
«–Ben size, sizin bilemeyeceğiniz şeyleri Allâh tarafından (vahiy ile) muhakkak biliyorum, demedim mi?» dedi.” (Yûsuf, 96)<br />
<br />
Gömleği getiren bu müjdeci Yehûda idi. Onun:<br />
<br />
“–Kanlı gömleği babama ben götürmüş ve onu kedere boğmuştum. Şimdi de bu gömleği yine ben götüreyim de sevincine sebep olayım!” diyerek Mısır’dan Kenan iline kadar büyük bir heyecan içinde, başaçık, yalınayak yürüdüğü rivâyet edilir.<br />
<br />
Bu gömlek, İbrâhîm -aleyhisselâm- ateşe atılacağı zaman Cebrâîl -aleyhisselâm- tarafından cennetten getirilmiş olan gömlekti.<br />
<br />
Hazret-i Mevlânâ -kuddise sirruh-, yukarıdaki mevzû ile alâkalı olarak; şöyle buyurur:<br />
<br />
“Ya’kûb’un, Yûsuf’un yüzünde gördüğü fevkalâdelik, kendine mahsûs idi. O nûru görmek Yûsuf’un birâderlerine nasîb olmamıştı. Kardeşlerinin gönül âlemi Yûsuf’u (hakîkî vechesiyle) görmekten ve anlamaktan uzak idi.”<br />
<br />
“Ya’kûb, kendi husûsiyetlerini Yûsuf’ta görünce gönlü O’na kaymıştı.”<br />
<br />
“Ya’kûb’da Yûsuf’un bir câzibesi vardı. Bundan dolayı Yûsuf’un gömleğinin kokusu O’na çok uzak bir yerden dahî ulaştı. Gömleği taşıyan kardeşi ise o kokuyu duymaktan mahrûm idi.”<br />
<br />
“Çünkü Yûsuf’un gömleği, kardeşinin elinde bir emânet idi. Kardeşi, gömleği götürüp Hazret-i Ya’kûb’a teslîm ile mükellefti. Yâni o gömlek, kardeşinin elinde, köle tüccarı elinde bulunan mûtenâ bir câriye gibiydi. Köle tüccarının nefsi için değildi. Satıcıdan başkasına âitti.”<br />
<br />
“Çok âlim vardır ki, irfândan nasîbi yoktur. İlim hâfızı olmuştur da, Allâh’ın habîbi olamamıştır.”<br />
<br />
Yûsuf -aleyhisselâm-’ın gömleği ile Ya’kûb -aleyhisselâm-’ın gözlerinin açılması, eşyâ ile olan teberrük ve istiâneye bir misâl niteliğindedir.<br />
<br />
“(Oğulları) dediler ki:<br />
<br />
«–Ey babamız! (Allâh’tan) bizim günahlarımızın affını dile! Çünkü biz gerçekten günahkâr olduk.»<br />
<br />
(Ya’kûb da):<br />
<br />
«–Sizin için bir müddet sonra Rabbimden af dileyeceğim. Hakîkaten çok bağışlayan ve çok merhamet eden ancak O’dur.» dedi.” (Yûsuf, 97-98)<br />
<br />
Ya’kûb -aleyhisselâm- «Sizin için bir müddet sonra istiğfâr edeceğim!» demek sûretiyle, önce mazlum tarafından affedilmeleri gerektiğine dikkat çekmiştir. Nitekim onlar için istiğfârı da, Hazret-i Yûsuf -aleyhisselâm- ile görüştükleri zamana kadar ertelemiştir.<br />
<br />
Ya‘kûb -aleyhisselâm-’ın bu tavrını, duâ ve istiğfârı daha makbul olduğu bir vakte bıraktığı şeklinde îzâh edenler de bulunmaktadır.<br />
<br />
Nitekim Muhârib bin Dessar’dan şöyle rivâyet edilmiştir:<br />
<br />
Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh-, bir seher vakti mescide geldiğinde birinin:<br />
<br />
“–Allâh’ım çağırdın, icâbet ettim; emrettin, itaat ettim. İşte şu seher vakti beni bağışla!” dediğini işitti.<br />
<br />
Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh- sese kulak verdi ve sesin, Abdullâh bin Mes’ûd -radıyallâhu anh-’dan geldiğini anladı. Durumu Abdullâh’a sorunca şöyle dedi:<br />
<br />
“–Şüphesiz Ya’kûb -aleyhisselâm- oğullarına: «Sizin için bir müddet sonra istiğfâr edeceğim.» diyerek istiğfârını seher vaktine tehir etmiştir. Nitekim Allâh Teâlâ «Seherlerde istiğfâr edenler.» (Âl-i İmrân, 17) âyetiyle böylelerini medheder.” (Taberî, Tefsîr, XIII, 85)<br />
<br />
Bir rivâyette de Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuşlardır:<br />
<br />
“Rabbimiz her gece dünyâ semâsında iner[14] ve:<br />
<br />
«Tevbe eden yok mu, onun tevbesini kabûl edeyim? İsteyen yok mu, ona istediğini vereyim? İstiğfâr eden yok mu, onu bağışlayayım?» diye nidâ eder.” (Müslim, Müsâfirîn, 168-170)<br />
<br />
Diğer bir hadîs-i şerîfte ise:<br />
<br />
“Hazret-i Ya’kûb, oğulları için istiğfâr etmeyi Cuma gecesine tehir etmiştir.” (Tirmizî, Deavât, 114) buyrulmaktadır.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">VUSLAT VE GERÇEKLEŞEN DUA</span></span><br />
<br />
Hazret-i Yûsuf’la beraber hükümdar ve bütün halk, Hazret-i Ya’kûb ve âile efrâdını karşılamaya çıkmışlar, saf tutmuşlardı. Karşı karşıya geldiklerinde Hazret-i Ya’kûb, Hazret-i Yûsuf ve orada bulunanlar atlarından indiler ve iki peygamber birbirini hasretle kucakladı.<br />
<br />
Allâh Teâlâ şöyle buyurur:<br />
<br />
“(Hep beraber Mısır’a gidip) Yûsuf’un yanına girdikleri zaman O, ana ve babasını kucakladı. (Onları yanına aldı ve):<br />
<br />
«–Allâh’ın irâdesi ile hepiniz emniyet içinde Mısır’a girin!» dedi.” (Yûsuf, 99)<br />
<br />
Büyük mükâfâtlar, dâimâ büyük sabırların, musîbetlerin ve iptilâların arkasından gelir.<br />
<br />
Hazret-i Ya’kûb -aleyhisselâm- bu kavuşmanın hemen ardından ellerini kaldırıp Allâh’a şükrederek şöyle duâ etti:<br />
<br />
“Allâh’ım! Yûsuf için feryâdlarımı, onun ayrılığından dolayı sabrımın azlığını ve oğullarımın kardeşlerine yaptıklarını mağfiret eyle!”<br />
<br />
Hazret-i Yûsuf da büyük bir şükür ve hamd hâlindeydi:<br />
<br />
“Anne ve babasını tahtının üstüne çıkartıp oturttu ve hepsi O’na kavuştukları için secdeye kapandılar.<br />
<br />
(Yûsuf) dedi ki:<br />
<br />
«–Ey babacığım! İşte bu, daha önce (gördüğüm) rüyânın tahakkukudur. Gerçekten Rabbim onu doğru çıkardı. Hakîkaten Rabbim bana (çok şey) lutfetti. Çünkü beni zindandan çıkardı ve şeytan benimle kardeşlerimin arasını bozduktan sonra sizi çölden getirdi. Şüphesiz ki Rabbim, dilediğine lutfedicidir. Şüphesiz ki O, çok iyi bilendir, hikmet sâhibidir.»” (Yûsuf, 100)<br />
<br />
Hazret-i Yûsuf -aleyhisselâm-, Allâh’ın kendisine lutfettiği nîmetlerin kemâle erdiğini görünce, bu dünyânın karar kılınacak mekân olmadığını, burada bulunan her şeyin fânî olduğunu ve kemâlden sonra zevâlin geleceğini anlamıştı. Kendisine lutfedilen büyük nîmetleri zikrederek Rabbi’ne gücü nisbetinde şükür ve niyazda bulunmaya devâm etti:<br />
<br />
“Ey Rabbim! Mülkten bana (nasîbimi) verdin ve bana (rüyâda görülen) hâdiselerin tâbirini de öğrettin. Ey gökleri ve yeri yaratan! Sen dünyâda da âhirette de benim sâhibimsin! Benim cânımı müslüman olarak al ve beni sâlihler zümresine ilhâk eyle!” (Yûsuf, 101)<br />
<br />
    Salihlerle Beraber Olma<br />
<br />
Dikkat edilirse bu âyet-i kerîmelerde Yûsuf -aleyhisselâm-, bütün mü’minlere örnek teşkil edecek güzel davranışlar sergilemektedir. Canına kastederek kendisini kuyuya atan kardeşlerinden intikam alabilecek kuvvet ve iktidar sâhibi olduğu hâlde onlara gösterdiği âlicenaplık, nezâket, olgunluk ve müsâmaha, ahlâkî kemâlâtın zirvelerine işâret etmektedir. O, kölelikten sultanlığa yükselişini hep Allâh’ın lutfuna bağlamış ve nefsine en ufak bir pay dahî çıkarmamıştır. Kardeşleri tarafından şahsına karşı yapılan en kötü hareketi bile te’vîle gayret etmiş ve hatâyı şeytana nisbet ederek kusurlarını yüzlerine vurmamıştır. Sonunda Cenâb-ı Hakk’a yaptığı ilticâsı da O’nun Allâh Teâlâ ile nasıl bir maiyyet içerisinde bulunduğunu ve dâimâ “son nefes” endişesi taşıdığını göstermektedir. Tasavvufun en esaslı düsturlarından biri olan “sâlihlerle beraber olma” hassâsiyetinin en bâriz bir misâlini Yûsuf -aleyhisselâm-’ın bu duâsında görmekteyiz.<br />
<br />
    Hz. Yakup’un (a.s.) Vefatı ve Defnedilmesi<br />
<br />
Rivâyete göre, Hazret-i Yakup -aleyhisselâm- Mısır’da oğlu Yusuf -aleyhisselâm-’ın yanında yirmidört sene kaldıktan sonra vefât etti. Vasiyeti üzerine nâşı, Şam’da defnedilmiş bulunan babası İshâk -aleyhisselâm-’ın yanına gömüldü.<br />
HZ. YUSUF’UN (A.S.) KABRİ NEREDE?<br />
<br />
Hazret-i Yusuf da babasından sonra yirmi üç yıl daha yaşadı. O’nun nâşını da Mısırlılar mermer bir sandık içine koyarak Nil’e gömdüler. Mısırlılar O’nu çok sevdikleri için Hazret-i Yusuf’un kendi memleketlerinde kalmasını istemişlerdi. Daha sonra Hazret-i Musa -aleyhisselâm-, O’nun nâşını bularak babası Hazret-i Yakup’un yanına götürüp defnetti.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">YUSUF SURESİ’NİN SON AYETLERİ</span></span><br />
<br />
Müşrikler, yahûdîlerden aldıkları akılla Peygamber Efendimizi imtihan edercesine bazı suâller sormuşlardı. Bunun üzerine Cenâb-ı Hak da bu âyet-i kerîmeleri inzâl etti.<br />
<br />
Allâh Teâlâ bu kıssayı ve benzeri gayb haberlerini Rasûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz vâsıtasıyla insanlara bildirerek Peygamber’inin ve Kitâb’ının hak olduğunu ispat etmiştir. Ancak kâfirler, bütün bu delillere rağmen kendilerinden herhangi bir ücret beklemeden canhırâş bir şekilde tebliğine devâm eden Allâh Rasûlü’ne yine de îmân etmediler. Onların bu inadı karşısında Cenâb-ı Hak, Rasûlü’nü şöyle tesellî buyurdu:<br />
<br />
“(Habîbim!) İşte bu (Yûsuf kıssası), sana vahyettiğimiz gayb haberlerindendir. Yoksa onlar, tuzak kurmak ve hîlelerini kararlaştırmak için toplandıklarında elbette Sen onların yanında bulunmuyordun. Sen ne kadar çok arzu etsen de insanların çoğu îmân edecek değillerdir. Hâlbuki Sen bunun için (peygamberlik vazîfeni îfâ için) onlardan bir ücret de istemiyorsun! Kur’ân âlemler için ancak bir öğüttür.” (Yûsuf, 102-104)<br />
<br />
Ayrıca kâfirlerin bu inkârı sâdece Rasûlullâh’ın peygamberliğine ve O’na vahiyle bildirilen âyetlere mahsus da değildir:<br />
<br />
“Göklerde ve yerde nice deliller vardır ki, onlar bu delillerden yüzlerini çevirip geçerler. Onların çoğu, ancak ortak koşmak sûretiyle Allâh’a îmân ederler.” (Yûsuf, 105-106)<br />
<br />
Yâni onlar, Allâh’ın varlığını büsbütün inkâr etmeseler de açık veya gizli bir şirk karıştırmadan Allâh’a inanmazlar.<br />
<br />
“Acaba onlar, farkında olmadıkları bir sırada Allâh’ın azâbının kendilerini kuşatmasından, yahut ansızın kıyâmetin kopmasından emin midirler? (Habîbim!) De ki: «İşte benim yolum budur! Ben insanları Allâh’ın yoluna, (düşünmeksizin, taklit yolu ile değil) delile dayanarak, idrâklerine hitâb ederek dâvet ediyorum. Ben ve bana tâbî olanlar böyleyiz. Allâh’ı bütün noksanlıklardan tenzîh ederim. Ben aslâ müşriklerden değilim.»” (Yûsuf, 107-108)<br />
<br />
Bu âyet-i kerîme de gösteriyor ki, dîne dâvet ancak belli şartlarla câiz ve istifâdeli olur. Yâni körükörüne ve birtakım bâtıl maksatlar için veya nefsânî hevesler uğruna değil; basîret üzere, ne dediğini bilerek, ihlâs ve samîmiyetle, edeb, nezâket ve hikmet çerçevesinde, ancak Allâh rızâsı gözetilerek tebliğde bulunulmalıdır. Yoksa din ve dindarlık sırf bir isimden ve boş bir iddiâdan ibâret kalır.<br />
<br />
“Senden önce de, şehirler halkından kendilerine vahyettiğimiz erkeklerden başkasını peygamber göndermedik. (Kâfirler) yeryüzünde hiç gezmediler mi ki, kendilerinden evvelkilerin âkıbetlerinin nice olduğunu bir görsünler! Allâh’ın emirlerine tam uyanlar için âhiret yurdu, elbette daha hayırlıdır. Hâlâ aklınızı kullanmıyor musunuz?” (Yûsuf, 109)<br />
<br />
Bu âyet-i kerîme, «Allâh, peygamber olarak melekleri gönderseydi ya!» diyen kâfirlere cevap olarak nâzil olmuştur.<br />
<br />
“Nihâyet peygamberler ümidlerini yitirip de kesinlikle yalanlandıklarına inandıkları sırada onlara yardımımız gelir ve dilediğimiz kimse kurtuluşa erdirilir. (Fakat) mücrimler gürûhundan azâbımız aslâ geri çevrilmez!” (Yûsuf, 110)<br />
<br />
Cenâb-ı Hak, Kur’ân-ı Kerîm’in ve Kur’ân kıssalarının insanlar için ehemmiyetini bildirerek sûreyi şöyle nihâyete erdirir:<br />
<br />
“And olsun ki onların (geçmiş peygamberler ve ümmetlerinin, Yûsuf -aleyhisselâm- ve kardeşlerinin) kıssalarında akıl (ve gönül) sâhipleri için pek çok ibretler vardır. (Bu Kur’ân) uydurulabilecek bir söz değildir. Ancak o kendinden evvelkileri tasdîk eden, her şeyi açıklayan (bir kitâb); îmân eden bir toplum için hidâyet ve rahmettir!” (Yûsuf, 111)<br />
<br />
Hiç şüphesiz ki Azîm olan Allâh, her şeyi en doğru bir şekilde buyurmuştur!..<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Dipnotlar:</span></span><br />
<br />
[1] Bkz. Buhârî, Deavât, 1.<br />
<br />
[2] Ahsenü’l-kasas: En güzel anlatış veya en güzel kıssa, hikâye, menkıbe mânâlarına gelir. Kıssa kelimesi, esâsen izi sürülmeye ve tâkip edilmeye değer hâl mânâsınadır. Bir haber veya hikâyenin kıssa adını alabilmesi, izlenmeye ve yazılmaya değer bir husûsiyet taşımasına bağlıdır.<br />
<br />
[3] Bkz. Yûsuf, 102.<br />
<br />
[4] Bkz. Yûsuf, 111.<br />
<br />
[5] Bkz. Kurtubî, el-Câmî, IX, 120.<br />
<br />
[6] Ha­dis şâ­rih­le­ri, “za­ma­nın yak­laş­ma­sı” ifâ­de­si­ni, kıyâmete ya­kın ya da sa­ba­ha ya­kın (se­her vak­ti) ola­rak açık­la­mış­lar­dır.<br />
<br />
[7] Sâ­dık rü­yâ­nın, nü­büv­ve­tin kırk al­tı­da bi­ri ol­ma­sı husûsu şöy­le açık­lan­mış­tır: Ra­sûl-i Ek­rem -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem-’in pey­gam­ber­li­ği 23 se­ne sür­müş­tür. Nü­büv­ve­tin ilk al­tı ayı, sâ­dık rü­yâ­lar şek­lin­de gerçekleştiğinden, bu süre (altı ay) yirmi üç yılın “kırk altıda bir”ine tekâbül etmektedir. Rüyâ hakkında geniş bilgi için bkz. Osman Nûri TOPBAŞ, Îmândan İhsâna TASAVVUF, s. 389-395.<br />
<br />
[8] Allâh Teâlâ Yahyâ ve Îsâ -aleyhimesselâm-’a vahyi bülûğ çağlarından itibâren göndermiştir. Bunun gibi bazı kullarını önceden hazırlayıp dilediği vakit kendilerine nübüvvet kapılarını açmıştır. Allâh -celle celâlühû- bazı kullarına da, daha küçük yaşlarındayken velâyet kapısını açar. Velîlerden Sehl bin Abdullâh et-Tüsterî bunlardandır. Bu da gösteriyor ki velâyet ve nübüvvet için bülûğ çağına veya kırk yaşına gelme şartı yoktur. Ancak enbiyânın ekserîsine sünnetullâh îcâbı kemâl devresi olan kırk yaşından sonra nübüvvet verilmiştir. Böylece tebliğ vazifesi umûmiyetle kırk yaşından sonra başlamıştır.<br />
<br />
[9] Önceki peygamberler ve ümmetlerin her yerde ibâdet etmelerine şerîatleri müsâade etmemişti. İbâdetlerini ancak husûsî mekânlarda yapabiliyorlardı. Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in hasâisinden, yâni mübârek zâtına mahsus keyfiyetlerden biri olarak bütün yeryüzü O’nun ümmeti için ibâdet mahalli yapılmış ve temiz kılınmıştır. Nitekim Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:<br />
<br />
“…Yeryüzü benim için mescid ve temiz kılındı...” buyurmuştur. (Buhârî, Teyemmüm, 1)<br />
<br />
[10] Töhmet: Kesin delil ile ispatlanmadığı hâlde bir suç işlendiği sanılan veya böyle bir şüphe uyandıran durum.<br />
<br />
[11] Yûsuf Sûresi’nin 52 ve 53. âyetlerinin Züleyhâ’nın sözü olduğu da söylenmiştir. Bu durumda mânâ şöyle olur: “Bununla beraber ben kendimi temize çıkarmak, nefsimi tebrie etmek çabasında değilim. Yâni Yûsuf’un arkasından, kendisine hıyânet etmediğimi bilsin diye hakikati îtiraf ederken, kendimi büsbütün tezkiye ve tebrie edip, temize çıkarmıyorum. Ne yaptıysam onun gözü önünde yaptım, arkasından, yâni yokluğunda ona hâinlik etmedim.” İşte Aziz’in hanımı bu şekilde îtiraf ve istiğfâr ederek, gerçeği ikrâr etti ve Allâh’a olan îmânını da açığa vurdu. Yûsuf’un da Allâh katında bilinen iffeti ve nezâheti, halkın nazarında da böyle parlak bir şekilde ortaya çıkmış oldu.<br />
<br />
[12] Bkz. Seyyid Ali Hemedânî, Zahîratü’l-Mülûk, haz: Necdet Yılmaz, İstanbul, 2003, s. 118-119.<br />
<br />
[13] “Yemîn ederiz ki Allâh, Sen’i hakîkaten bizden üstün kılmıştır.” (Yûsuf, 91)<br />
<br />
[14] Cenâb-ı Hak, zaman ve mekândan münezzehtir. Bu yüzden hâdîs-i şerîfteki “dünyâ semâsına iner” beyânı müteşâbihâttan kabûl edilmiş ve insanlara keyfiyeti meçhûl bir şekilde mânen yaklaşmayı ifâde sadedinde olduğu bildirilmiştir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kaynak:</span></span> Osman Nuri Topbaş, Nebiler Silsilesi 2, Erkam Yayınları</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">HZ. YUSUF’UN (A.S.) KISACA HAYATI ve YUSUF VE  ZÜLEYHA</span></span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">HZ. YUSUF’UN (A.S.) KISACA HAYATI - Yusuf Aleyhisselam Kimdir?</span></span><br />
<br />
Hazret-i Yusuf, Yakup Peygamber’in 12 oğlundan en çok sevdiği oğludur. Annesinin adı Rahîl’dir. Kenan diyarında doğdu. Kuran-ı Kerim’de adı 27 defa geçer. Kuran’da 12. surenin adı Yusuf Suresi’dir.<br />
<br />
Yusuf Aleyhisselam’ın kıssası, Kuran-ı Kerim’de “Ahsenü’l-kasas” (kıssaların en güzeli) diye ifadelendirilir ve müstakil bir sûre (Yusuf Suresi) ile anlatılır.<br />
<br />
Hz. Yusuf Kuran’da dürüstlük ve güvenilirlik bakımından övülür. Yusuf Aleyhisselam güzelliği ile meşhurdur ve darbımesel haline gelmiştir.<br />
<br />
Hz. Yakup’un sevgisinden dolayı kardeşleri kendisini kıskandılar ve sinsi bir plan kurarak onu kuyuya atıp ölüme terk ettiler. Oradan geçen bir kervan Hz. Yusuf’u kuyuda buldu ve onu köle olarak sattı.<br />
<br />
Hz. Yusuf, hizmetinden bulunduğu Züleyha ile nefis imtihanı geçirdi. Bu imtihanı kazanan Hz. Yusuf, Züleyha’nın iftirası ile zindana atıldı. Kendisine rüyaları yorumlama kâbiliyeti verilen Hz. Yusuf bu yeteneği sayesinde zindandan çıkarıldı ve Mısır’a yönetici oldu.<br />
<br />
Kıtlık sebebi ile kendisini kuyuya atan kardeşleri ile karşılaşan Hz. Yusuf onlara yardım etti ve kendilerini affetti.<br />
<br />
Kardeşleri ile buluşmasından sonra Hz. Yakup en çok sevdiği evlâdına, Bünyamin de ana-baba bir kardeşi Hz. Yusuf’a kavuştu. Oğlunun hasreti ile âmâ olan Hz. Yakup’un gözleri açıldı.<br />
<br />
Mısır Meliki Reyyân bin Velid bütün devlet işlerini Hz. Yusuf’a bıraktı ve ona îmân ederek Müslüman oldu. Hz. Yusuf’a iftira atan Züleyha yine onun duâsı hürmetine yeniden gençlik ve güzelliğine kavuştu ve onunla evlendi.<br />
<br />
Hz. Yusuf babasından sonra yirmi üç yıl daha yaşamış ve O’nun nâşını Mısırlılar mermer bir sandık içine koyarak Nil’e gömmüşlerdir. Mısırlılar O’nu çok sevdikleri için Hz. Yusuf’un kendi memleketlerinde kalmasını istemişler fakat daha sonra Hz. Musa, O’nun nâşını bularak babası Hz. Yakup’un yanına götürüp deftiği rivayet edilir.<br />
<br />
Kardeşlerinin kendisinin attığı kuyudan kurtulup köle olarak satıldığı Mısır’a sultan olan Hz. Yusuf’un (a.s.) hayatı ve kıssası.<br />
HZ. YUSUF’UN (A.S.) HAYATI - Yusuf Peygamber Kimdir?<br />
<br />
Hazret-i Yusuf’un babası, Hazret-i Yakup annesi, babasının dayısının kızı Rahîl idi. Rahîl’in uzun bir müddet çocuğu olmamıştı. Rahîl, Allâh Teâlâ’ya ilticâ etti ve ona Yûsuf bahşedildi. Ardından Bünyâmîn doğdu. Bu doğumun kırkında Rahîl vefât etti.<br />
<br />
Ya’kûb -aleyhisselâm- Hazret-i Yûsuf’un doğduğu sene peygamberlikle vazîfelendirildi. İnsanları tevhîd akîdesine dâvet etmeye başladı. Kendisine Kenan diyârı ahâlisinden çok kimse îmân etmiştir.<br />
<br />
Allâh Teâlâ âyet-i kerîmelerde şöyle buyurur:<br />
<br />
“...O’na (İbrâhîm’e) İshâk ve Ya’kûb’u bahşettik ve her birini peygamber yaptık. Onlara rahmetimizden ihsanlarda bulunduk. Onlar için dillerde (ve dinlerde) yüksek ve güzel bir nam bıraktık.” (Meryem, 49-50)<br />
<br />
“(Ey Rasûlüm! Dinde, ibâdette ve Allâh’ın emirleri husûsunda) kuvvet ve basîret sâhibi olan kullarımız İbrâhîm, İshâk ve Ya’kûb’u da yâd et! Biz onları özellikle âhiret yurdunu düşünen ihlâslı kimseler kıldık. Doğrusu onlar bizim katımızda seçkin, sâlih kimselerdendir.” (Sâd, 45-47)<br />
<br />
Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- de bu peygamberlerin fazîleti hakkında şöyle buyurmuştur:<br />
<br />
“Kerîm oğlu Kerîm oğlu Kerîm oğlu Kerîm; İbrâhîm oğlu İshâk oğlu Ya’kûb oğlu Yûsuf’tur.” (Buhârî, Enbiyâ 19, Tefsir 12/1)<br />
<br />
Yûsuf -aleyhisselâm-, daha küçük yaşlarından itibâren babasının büyük bir sevgisine mazhar olmuştu. Her hâliyle kardeşlerinden farklıydı. Nitekim babası Ya’kûb -aleyhisselâm-, oğlu Yûsuf’ta kendisindeki husûsiyetleri görmüştü. Bu sebeple O’na olan meyli, diğer evlâdlarından fazla idi. O’nu çok sever, bütün oğullarından azîz tutar ve yanından ayırmazdı.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">KISSALARIN EN GÜZELİ: YUSUF KISSASI</span></span><br />
<br />
Yûsuf -aleyhisselâm-’ın kıssası, Kur’ân-ı Kerîm’de “ahsenü’l-kasas” (kıssaların en güzeli)[2] diye ifâdelendirilmiş ve müstakil bir sûre ile anlatılmıştır.<br />
<br />
Âyet-i kerîmede buyrulur:<br />
<br />
“Yûsuf ve kardeşlerinde, (almak) isteyenler için âyetler (ibretler) vardır.” (Yûsuf, 7)<br />
<br />
Yûsuf kıssası, bu beyân-ı ilâhîden de anlaşılacağı üzere, ibret ve hikmet dolu bir kıssadır. Yûsuf kıssası hiçbir kitapta ve eserde Kur’ân-ı Kerîm’deki kadar güzel ve beliğ bir üslûb ile nakledilmemiştir.<br />
<br />
Yûsuf Sûresi’nin nihâyetinde de açıkça ifâde edildiği üzere, bu sûrenin gayb haberlerinden olduğu[3] ve uydurulmuş herhangi bir söz olmadığı[4] aklen ve naklen iyice açıklık kazanır.<br />
<br />
Yusuf Kıssasında neler Analtılır?<br />
<br />
Hakîkaten Yûsuf -aleyhisselâm-’ın kıssası, ihtivâ ettiği hikmet ve ibretler cihetiyle Kur’an-ı Kerîm’deki en dikkat çekici kıssalardan biridir. Müfessirlerin, bu kıssadaki ibret dolu safhaları hulâsa sadedindeki bazı görüşleri söyledir:<br />
<br />
1. Yûsuf -aleyhisselâm- küçük yaşta başlayan çeşit çeşit belâ ve musîbetlere karşı büyük bir sabır göstermiştir.<br />
<br />
2. Kardeşlerinin yaptığı onca eziyet ve kötülüğe, hattâ kendisini öldürmeye kasdetmelerine rağmen Yûsuf -aleyhisselâm- onlarla karşılaştığında dâsitânî bir af ve müsâmaha örneği sergilemiştir.<br />
<br />
3. Bu kıssada peygamberlerden, sâlihlerden, meleklerden, şeytanlardan, insanlardan, cinlerden, hayvanlardan, hükümdarlardan, memleketlerden, tâcirlerden, âlimlerden, câhillerden, erkeklerden, kadınlardan, kadınların çeşitli hîle ve tuzaklarından bahsedilmektedir.<br />
<br />
4. Bu kıssada tevhîdden, fıkıhtan, siyerden, rüyâ tâbirinden, siyâsetten, muâşeretten, din ve dünyânın salâhı için gerekli olan pek çok hususlardan bahsedilmektedir.<br />
<br />
5. Çile, belâ, musîbet ve imtihanlarla dolu bir hayat mâcerâsının sonunda kavuşulan sonsuz saâdet anlatılmaktadır.<br />
<br />
Nitekim Yûsuf -aleyhisselâm- otuz yaşında Mısır’a melik oldu.<br />
<br />
Yûsuf -aleyhisselâm-’ın duâsı hürmetine Züleyhâ yeniden gençlik ve güzelliğine kavuştu ve onunla evlendi.<br />
<br />
Ya’kûb -aleyhisselâm-’ın, Yûsuf’un hasretiyle ağlamaktan kör olan gözleri yeniden kendisine verildi.<br />
<br />
Ya’kûb -aleyhisselâm- en çok sevdiği evlâdına, Bünyamin de ana-baba bir kardeşi Yûsuf’a kavuştu.<br />
<br />
Yûsuf -aleyhisselâm- kendisini öldürmek isteyen kardeşlerini affetti, onlar da tevbe ederek sâlihlerden oldular.<br />
<br />
Ya’kûb -aleyhisselâm- ve âilesi Kenan diyârından Mısır’a hicret etti.<br />
<br />
Yûsuf -aleyhisselâm-’ın küçükken gördüğü rüyâ tahakkuk etti.<br />
<br />
Mısır Meliki Reyyân bin Velid bütün devlet işlerini Yûsuf -aleyhisselâm-’a bıraktı ve ona îmân ederek Müslüman oldu.<br />
<br />
6. Yûsuf -aleyhisselâm- o zamana kadar hiç kimsenin yapmadığı en güzel duâyı yaptı. (Yûsuf, 101)[5]<br />
<br />
    En Güzel Kıssalar<br />
<br />
Şüphe yok ki en güzel kıssalar, hayâtın içinden, yaşanmış hâdiselerdir. Yâni bir kıssa, gerçek bir hâdisenin, ebedî güzelliklere delâlet eden bediî nüktelerle tasvîr edilmesi ve belîğ bir şekilde anlatılması nisbetinde güzelleşir. Zîrâ gerçek güzellik, dâimâ hayallerin ötesindedir ve ancak mutlak güzellikten bir misâl aksettirdiği nisbette ehemmiyet taşır.<br />
<br />
    Ahsenül Kassas<br />
<br />
Yûsuf kıssası, Muhammedî güzelliğe kâmil mânâda bir başlangıç remzi olarak nâzil olmuş, gaybî bir hakîkattir. Bilhassa bu husûsiyetinden dolayı “ahsenü’l-kasas”, yâni kıssaların en güzelidir.<br />
<br />
Übeyy bin Ka’b -radıyallâhu anh-’ın rivâyetine göre Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurdular:<br />
<br />
“Kölelerinize Yûsuf Sûresi’ni öğretiniz! Zîrâ herhangi bir müslüman, onu yazıp ehline ve kendi kölesine öğretirse, Allâh Teâlâ onun sekerât-ı mevtini (ölüm ânındaki sarhoşluk hâlini ve sıkıntılarını) kolaylaştırır. Hiçbir müslümana hased etmeye de mecâl bulamaz!” (Zemahşerî, Keşşâf, III, 98)<br />
<br />
Yûsuf -aleyhisselâm-, kardeşlerinin hasedine mâruz kalmış, kuyuya atılmış ve zindana düşmek gibi musîbetlere uğramıştı. Takvâsı neticesinde Cenâb-ı Hak, Yûsuf -aleyhisselâm-’a Cebrâîl -aleyhisselâm-’ı gönderdi. Birçok lutuflarda bulunarak O’nu tesellî etti. Belâlara karşı tahammül gücü verdi. Sonra da kuvvet, izzet ve saltanat bahşetti. Böylece Yûsuf -aleyhisselâm-, birçok ezâ ve cefâya mâruz kalması sebebiyle, saltanat yıllarında, yardıma muhtaç zayıf, fakir ve gariplere daha fazla merhametli davrandı.<br />
<br />
Bilinmelidir ki, kim Yûsuf Sûresi’ni okumaya, ondaki derûnî mânâları düşünmeye devam ederse, Hazret-i Yûsuf -aleyhisselâm-’ın nâil olduğu sürûrdan nasibdâr olur. Sûre-i Yûsuf, sayıya gelmeyecek kadar hikmet ve ibretlerle doludur. Bu sûrede; nübüvvet, rüyâ tâbiri, dünyâ riyâseti, belâ ânında metânetle davranıp muvâzeneyi bozmama, düşmanın ezâsına sabır, firkat, aşk, âşık, mâşûk, kadınların hîle ve desîseleri, imtihan, kölelik, hapis, halâs, azîzlik, ikbâl, kötülüğe aynıyla mukâbele etmeye gücü yeterken affetmek, nîmet, cezbe, işâret, beşâret, tâbir ve tefsîr gibi nice hikmet ve ibret dolu sırlar vardır.<br />
<br />
Yine bu sûrede; enbiyâ vârisliği, Allâh’a halîfe olmanın sırları, rûh ve kalb gibi cismânî ve rûhânî kuvvetlerden bahsedilmektedir. Yûsuf karşısında Züleyhâ, nefs-i emmâreyi temsîl eder. Züleyhâ müslüman olur, rûhu terbiye görerek rızâ makâmına erişir. Sonra rûhu Yûsuf ile kardeş gibi cem’ olur. Allâh’a vâsıl oluncaya kadar sıkıntı, ibtilâ ve belâlar, kendisini pişirip olgunlaştırır.<br />
<br />
Bu sûrenin nüzûl sebebi şöyledir:<br />
<br />
Yahûdî âlimleri, müşriklerin reislerine gelerek dediler ki:<br />
<br />
“–Muhammed’e sorun bakalım; Ya’kûb ve âilesi, Şam’dan Mısır’a niçin göç ettiler ve Yûsuf kıssası nedir?”<br />
<br />
Müşriklerin reisleri de Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e gelip bunları sordular. Bunun üzerine Yûsuf Sûresi nâzil oldu. (Âlûsî, Tefsîr, XII, 170)<br />
<br />
    Yusuf Suresi Ayetleri<br />
<br />
Yûsuf Sûresi’nin ilk âyetlerinde Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur:<br />
<br />
“Elif. Lâm. Râ. Bunlar hem açık, hem de her şeyi açıklayıcı olan Kitâb’ın âyetleridir. Düşünüp mânâsını anlamanız için Biz, onu Arapça bir Kur’ân olarak indirdik.” (Yûsuf, 1-2)<br />
<br />
Âyet-i celîlede “Arapça bir Kur’ân” diye buyrulması, Arapça’nın lisanların en mükemmeli olduğuna delâlet etmektedir. Kur’ân-ı Kerîm, mânâ, lafız ve kelime seçimi (diksiyon) itibâriyle de Allâh Teâlâ’ya âit olduğu için ilâhî bir sanat hârikasıdır. Kıyâmete kadar devâm edecek, benzeri, mahlûkat tarafından aslâ yapılamayacak ilâhî bir mûcizedir.<br />
<br />
Allâh Teâlâ, Kur’ân-ı Kerîm’i Arapça inzâl buyurarak bu lisâna ayrı bir şeref bahşetmiştir. Kur’ân-ı Kerîm’in Arapça olarak indirilmesinin bir hikmeti de, nâzil olduğu çevrenin bahânelerini ortadan kaldırmaktı. Elbette ki ilâhî vahiy insanların konuştukları dillerden biri ile gelmeliydi. Zîrâ cihanşümûl de olsa her hareketin ilk çekirdeğinin mutlakâ bir yerde ve bir şekilde teşekkül etmesi îcâb eder.<br />
<br />
Yine âyet-i kerîmede buyrulur:<br />
<br />
“(Rasûlüm!) Biz, bu Kur’ân’ı sana vahyetmekle, geçmiş ümmetlerin birtakım haberlerini en güzel şekilde beyân ediyoruz. Şu bir gerçek ki, daha önce senin bundan hiç haberin yoktu.” (Yûsuf, 3)<br />
<br />
Bu sûre, Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e kıssa olarak nâzil olan ilk sûredir. Lafız bakımından veciz, mânâ yönünden de çok derin ve engindir. Bu sûrede ibret alanlar için pek çok güzel hikmetler, incelikler ve nükteler bulunmaktadır.<br />
<br />
Yûsuf -aleyhisselâm- Hazret-i Ya’kûb’un evlâdlarının en güzeli idi. Neseb cihetinden de aynı şekilde güzeldi. O, üç nebînin neslinden gelmekle şereflerin yücesine nâil olduğu gibi aynı zamanda nübüvvet, güzel sîmâ, rüyâ tâbiri, dünyâ riyâseti, kıtlık ve belâ zamanında halkına ve yakınlarına en güzel şekilde muâmele etmek gibi üstün meziyetlerle de şerefli kılınmıştı. Bu ne yüce ve ne güzel bir kerîmlikti. O’nun duâsı da duâların en güzeli idi:<br />
<br />
“…(Yâ Rabbî!) Beni müslüman olarak vefât ettir ve beni sâlihler zümresine ilhâk eyle!” (Yûsuf, 101) diye ölümle Allâh’a kavuşmayı ilk önce Hazret-i Yûsuf -aleyhisselâm- temennî ve niyâz etmişti.<br />
<br />
    Hz. Yusuf’un (a.s.) Kaç Kardeşi Var?<br />
<br />
Ayrıca bu sûrede Yûsuf -aleyhisselâm- kalbi, Ya’kûb -aleyhisselâm- rûhu, Rahîl cesedi, Yûsuf’un onbir kardeşi de nefsânî hisleri temsîl etmektedir. Kur’ân-ı Kerîm’in beyânında bunun gibi daha nice eşsiz mânâ enginlikleri vardır. Tabiî ki bunları lâyıkıyla görebilmek, basîret işidir.<br />
HZ. YUSUF’UN (A.S.) RÜYASI<br />
<br />
Âyet-i kerîmede buyrulur:<br />
<br />
“Bir zamanlar Yûsuf babasına demişti ki: «Babacığım! Gerçekten ben (rüyâmda) onbir yıldızla Güneş ve Ay’ı bana secde ederlerken gördüm!»” (Yûsuf, 4)<br />
<br />
Yûsuf -aleyhisselâm-’ın rüyâsında gördüğü onbir yıldız, kardeşleri; Güneş, babası Ya’kûb -aleyhisselâm- ve Ay da, teyzesi Lâyâ’dır. Zîrâ annesi Rahîl, vefât etmişti.<br />
<br />
Yûsuf -aleyhisselâm-’ın kardeşlerini yıldız sûretinde görmesinin hikmeti, kardeşlikte insanın hayat akışına yön veren mühim müessirlerin bulunmasıdır. Güneş ve Ay’ın yıldızlardan sonra zikredilmesi ise, Yûsuf -aleyhisselâm-’ın, babası ve teyzesi ile kardeşlerinden sonra buluşacağına işâret etmektedir.<br />
<br />
Yûsuf -aleyhisselâm- bu rüyâyı gördüğünde yedi yaşında bulunuyordu.<br />
<br />
Bir Yahûdî, Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e geldi ve sordu:<br />
<br />
“–Yâ Muhammed! Bana haber ver; Yûsuf’un gördüğü yıldızlar hangileridir?”<br />
<br />
Rasûlullâh bir an sükût buyurdular. Cebrâîl -aleyhisselâm- geldi ve yıldızların isimlerini kendisine bildirdi. Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, yahûdîye dönüp:<br />
<br />
“–Eğer sana haber verirsem, müslüman olur musun?” dedi.<br />
<br />
Yahûdî de:<br />
<br />
“–Evet.” dedi. Bunun üzerine Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:<br />
<br />
“–Bunlar, Cereyan, Târık, Zeyyâl, Kabis, Amûdan, Felîk, Mısbâh, Darûh, Fera’, Vesâb, Zâlkefiteyn’dir. Yûsuf, rüyâsında bu yıldızların, Güneş’in ve Ay’ın semâdan inerek kendisine secde ettiklerini görmüştü.” buyurdular.<br />
<br />
Yahûdî dedi ki:<br />
<br />
“–Vallâhi söylediğin isimler doğru isimlerdir!” (Bursevî, Rûhu’l-Beyân, c. IV, s. 212-213)<br />
<br />
    Rüyâ Üç Kısımdır<br />
<br />
1. Hadîsü’n-nefs: Kişi, rüyâsında kendi işini ve sanatını görür; yahud âşık mâşûkunu görür. Bunlar insanın hayâlinin bir neticesidir.<br />
<br />
2. Şeytanın korkutması: Rûhu sıkıntıya düşüren karışık ve kargaşa içindeki rüyâlardır. Aslı yoktur.<br />
<br />
3. Allâh’tan gelen tebşîrât: Rüyâ meleği kişiye Ümmü’l-Kitâb’dan bir nüsha getirerek, Levh-i Mahfûz’dan eserler gösterir. Bu rüyâ sahîhtir, rüyâ-yı sâlihadır. Bunlara “sâdık rüyâ” da denir. Bunların hâricinde kalanlar ise, karışık rüyâlardır.<br />
<br />
Sâ­dık rüyâ­lar, Levh-i Mahfuz’dan istikbâle akseden pırıltılardır.<br />
<br />
Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:<br />
<br />
“Za­man yak­laş­tık­ça[6] mü’minin rüyâ­sı ne­re­dey­se hiç ya­lan çık­maz. (Gör­dü­ğü gi­bi ger­çek­le­şir.) Mü’minin (sâ­dık) rüyâ­sı, nü­büv­ve­tin kırk altı cüzünden biridir. Nübüvvetten olan bir şey ise yalan olmaz.” (Buhârî, Tâbîr, 26; Müslim, Rüyâ, 6) buyurmuştur.[7]<br />
<br />
Âyet-i kerîmelerde şöyle buyrulur:<br />
<br />
“(Babası Ya’kûb -aleyhisselâm-) dedi ki: «Yavrucuğum! Rüyânı sakın kardeşlerine anlatma! Sonra (onlar) sana (hasedlerinden dolayı) bir tuzak kurarlar. Çünkü şeytan, insanın apaçık bir düşmanıdır. İşte böylece (rüyâda gördüğün gibi) Rabbin seni seçecek. Sana (rüyâda görülen) hâdiselerin tâbirine dâir ilim verecek, daha önce iki atan İbrâhîm ve İshâk’a nîmetini tamamladığı gibi, sana ve Ya’kûb soyuna da nîmetini tamamlayacaktır. Şüphesiz ki Rabbin her şeyi çok iyi bilendir, tam bir hüküm ve hikmet sâhibidir.»” (Yûsuf, 5-6)<br />
<br />
Yûsuf -aleyhisselâm- uyanıp rüyâsını babasına anlatınca, babası onun dünyâ ve ukbâda büyük bir şeref ve yüksek bir makâma ereceğini anladı. Rüyâsını gizleyip kardeşlerine anlatmamasını sıkı sıkı tembih etti. Aksi takdirde kardeşlerinin kendisini kıskanıp tuzak kurabileceklerini söyledi. Demek ki hased etmemek kadar, hasede mâruz kalmaktan da sakınmak îcâb eder.<br />
<br />
Nitekim Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz de, bu hususta şöyle buyurmuşlardır:<br />
<br />
“İhtiyaçlarınızı elde etmede gizlilikten istifâde edin. Çünkü her nîmet sâhibine hased edilir.” (Süyûtî, el-Câmiu’s-Sağîr, I, 34)<br />
<br />
    Kalbi Öldüren Ateş: Kıskançlık<br />
<br />
Ya’kûb -aleyhisselâm-’ın oğullarından Yehûda, Robil ve Şem’un, babalarının Yûsuf’a gösterdiği husûsî alâka ve muhabbetin hikmetini kavrayamadılar. Kıskandılar da:<br />
<br />
“Dediler ki: «Yûsuf ile kardeşi (Bünyamin) babamıza bizden daha sevgilidir. Hâlbuki biz (birbirimizi destekleyen) kuvvetli (ve kalabalık) bir cemâatiz. Babamız herhâlde apaçık bir yanlışlık içindedir. Yûsuf’u öldürün, yahud onu (uzak) bir yere atın ki, babanızın teveccühü yalnız size kalsın! Ondan sonra da (tevbe ederek) sâlih kimseler olursunuz!»” (Yûsuf, 8-9)<br />
<br />
Hazret-i Ya‘kûb, rüyâdan sonra Yûsuf’un peygamberliğe vâris olacağını anlamış, bu yüzden de ona karşı muhabbeti ziyâdeleşmişti. Ancak bu durumu sezen kardeşlerinin hasedi de gün geçtikçe arttı. Öyle ki bu hased, Yûsuf’a tuzak kurmalarına sebep oldu. Yâni Ya’kûb -aleyhisselâm- sevgide ileri gitmiş, belâlar da o nisbette ağırlık kazanmıştı. Çünkü Cenâb-ı Hak, “câmiu’l-ezdâd”, yâni zıt sıfatları kendisinde cem edendir. O’nun  اَلرَّقِيبُyâni devamlı murâkabe altında tutan ve dâimâ üstün olan mânâsında bir ism-i ilâhîsi vardır. Bunun için fazla muhabbet firâk getirir. Zîrâ Allâh’a muhabbet, ortak kabûl etmez.<br />
<br />
Gerçekten Ya‘kûb -aleyhisselâm-, oğlu Yûsuf’un alnındaki nübüvvet nûrunu görmüş, bunun için O’na daha fazla ihtimam göstermişti. İşte babalarının bu meyil ve muhabbeti, Yûsuf’un diğer kardeşlerinin hasedlerine sebep oldu. Gün geldi bu hased bardağı iyice taştı ve kardeşleri Yûsuf için kötü plânlar yaptılar.<br />
<br />
Âyetten ibret alınacak en mühim nokta, sevginin, kıskançlığa sebep olmaması için gönülde saklı tutulmasının lüzûmudur. Sevginin sessizlikte ve derûnda olması gerekir.<br />
<br />
Ya’kûb -aleyhisselâm-’ın Yûsuf’a olan aşırı muhabbeti gayretullâha dokundu. Bu sebeple Allâh Teâlâ, ona bir iptilâ vermeyi murâd etti ve Yûsuf’u babasından ayırdı. Zîrâ evlâd, bazı hâllerde baba için büyük bir imtihandır.<br />
<br />
    Sinsi Plân<br />
<br />
Kardeşleri, Yûsuf hakkında belli bir kanaat birliğine varınca:<br />
<br />
“İçlerinden biri: «Yûsuf’u öldürmeyin! Eğer mutlakâ (birşey) yapacaksanız, onu bir kuyunun dibine atın da (bari) geçen kervanlardan biri onu alsın (götürsün)!» dedi.” (Yûsuf, 10)<br />
<br />
Bu teklifi yapan Yehûda idi ve bunu kardeşlerine kabûl ettirmişti. Şu kardeşlerin hâli ne kadar ibretlidir ki; en merhametli olanı dahî hasedi sebebiyle Yûsuf’un kuyuya atılmasını tavsiye etti. Bu da gösteriyor ki, hasedleri sebebiyle dost libâsına bürünmüş nice gizli düşmanlar vardır. Onlardan mümkün olduğu kadar sakınmak lâzımdır.<br />
<br />
Rivâyet olunur ki Hazret-i Ya’kûb -aleyhisselâm-, bir rüyâ görmüştü. Kendisi bir dağın başında, oğlu Yûsuf da sahrâda idi. Birden on kurt peydâ olup Yûsuf’a hücûm ettiler. Yûsuf aralarında kayboldu. Ya’kûb -aleyhisselâm- bu sebeple oğullarına Yûsuf için «O’nu kurt yemesinden korkarım!» diyerek tedirginliğini ifâde etmişti. Fakat böylece farkında olmadan, kardeşlerinin Yûsuf’a yapacağı hîle husûsunda onlara -âdeta- bir usûl telkîn etmiş oldu.<br />
<br />
Hadîs-i şerîflerde buyrulur:<br />
<br />
“Belâ ağızdan çıkan söze bağlıdır!” (Süyûtî, el-Câmiu’s-Sağîr, I, 110)<br />
<br />
“Nefsim bana öyle şeyler söylüyor ki, onları söylerim de, söylediklerimle müptelâ kılınırım korkusuyla söylemiyorum...” (Bursevî, Ruhu’l-Beyân, IV, 222)<br />
<br />
İnsan hasmına, aleyhine olacak hususlarda ipucu vermemelidir.<br />
<br />
Yûsuf’un kardeşleri o âna kadar böyle bir plân kurmamışlardı. Babalarının verdiği ipucu üzerine yine gizlice bir plân yaptılar.<br />
<br />
    Dil Var Baş Kestirir<br />
<br />
Dili kesilerek öldürülen İbnü’s-Sikkît şöyle demiştir:<br />
<br />
“İnsanın, dilinin sürçmesiyle uğrayacağı musîbet, ayağının sürçmesi ile uğrayacağı musîbetten çok daha büyük olabilir! Zîrâ insanın ayağının sürçmesinden hâsıl olan yara zamanla iyileşir. Hâlbuki ağızdan çıkan söz, insanın başını bile götürebilir.”<br />
<br />
Ya’kûb -aleyhisselâm- gördüğü rüyâya rağmen acz içinde kalarak Yûsuf’u birâderlerine teslîm etti. Şu ifâde bu hâli ne güzel anlatır:<br />
<br />
“Kazâ ve takdîr gelince, basîret görmez olur!”<br />
<br />
“Şu yanlışı asla yapmam!” diyen bir kul, şeytana açık bir kapı bırakmış olur ki, şeytan her işini bırakarak ona Mûsâllat olur ve yapmam dediği şeyi kendisine yaptırıncaya kadar onun peşini bırakmaz. (Süyûtî, el-Câmiu’s-Sağîr, I, 110)<br />
<br />
Bu bakımdan asla büyük konuşmamak ve dâimâ Hakk’a sığınmak lâzımdır.<br />
<br />
Yûsuf’un birâderleri, babalarına ve kardeşlerine hürmette kusûr eden kimselerdi. Dolayısıyla, kurdukları hîleyi gerçekleştirebilmek için babalarının îkaz ve ihtârını geçiştiriverdiler:<br />
<br />
“Onlar! «Vallâhi biz böylesine güçlü bir grup iken onu kurt kapar da yerse, o zaman biz hüsrâna uğrayanlardan oluruz (yazıklar olsun bize!)» dediler.” (Yûsuf, 14)<br />
<br />
    Kardeşlerinin İhâneti<br />
<br />
“Derken kardeşleri onu alıp götürünce ve kuyunun dibine bırakma konusunda görüş birliğine vardıklarında, Biz de Yûsuf’a şöyle vahyettik: «Zamanı gelecek, onların hiç hatırlarına gelmediği bir sırada, yaptıkları bu işi kendilerine hatırlatacaksın.»” (Yûsuf, 15)<br />
<br />
Âyette geçen «Biz de Yûsuf’a şöyle vahyettik» ifâdesinden hareketle müfessirlerin bir çoğu, Hazret-i Yûsuf -aleyhisselâm-’a, daha o zaman peygamberlik verildiğini beyân ederler.[8]<br />
<br />
Ya’kûb -aleyhisselâm-, oğullarının kardeşleri Yûsuf’u sahrâya götürmek üzere ısrar etmeleri ve Yûsuf’un da buna istekli olması üzerine kazâya rızâ göstererek izin verdi. Kardeşleri, babalarının müsterih olması için gözden kayboluncaya kadar Yûsuf’u omuzlarında götürdüler. Babalarının gözünden kaybolduklarında ise, verdikleri sözü terk ettiler. Yûsuf’u yere attılar ve dediler ki:<br />
<br />
“–Ey yalancı rüyâ sâhibi! Hani nerede sana secde ettiğini gördüğün yıldızlar? Haydi gelip de seni bizim elimizden kurtarsınlar!”<br />
<br />
Ardından da Yûsuf -aleyhisselâm-’ı dövmeye ve eziyet etmeye başladılar. Yûsuf hangi kardeşine ilticâ etse, daha fazla eziyet görüyor, azarlanıyor ve dövülüyordu. Bu durum karşısında çâresiz ağlamaya başladı ve:<br />
<br />
“–Ey babacığım! Sana verdikleri sözü ve senin onlara verdiğin nasihati ne çabuk unuttular! Yaptıklarını bir görsen; oğluna edilen eziyetler bir köle evlâdına dahî revâ görülmez!” dedi.<br />
<br />
Rivâyete göre Robil, Yûsuf’u kaldırıp yere çarptı. Sonra da göğsüne hızlıca oturarak O’nu öldürmeye teşebbüs etti. Kardeşi Levi de boynunu kırmak istedi. Yûsuf, kardeşlerinin en merhametlisi olan Yehûda’ya yalvardı:<br />
<br />
“–Ey Yehûda! Allâh’tan kork da beni öldürmek isteyenlere mânî ol!” dedi. Yehûda merhamete gelip:<br />
<br />
“–O’nu öldürmeyiniz! Bu hususta bana söz vermemiş miydiniz?” dedi.<br />
<br />
Onlar da:<br />
<br />
“–Evet!” dediler.<br />
<br />
Bunun üzerine Yehûda:<br />
<br />
“–Öldürmekten daha hayırlısını size söyleyeyim mi? Onu kuyuya atın!” dedi.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">HZ. YUSUF’UN (A.S.) KUYUYA ATILMASI</span></span><br />
<br />
Diğerleri de Yehûda’nın teklifine «Pek iyi!» deyince, el birliği edip O’nu kuyuya atmak üzere sözleştiler.<br />
<br />
Bu kuyu, Ürdün civârında olup, Âd kavminin zâlim hükümdarlarından Şeddâd, onu Ürdün’ün îmârı sırasında kazdırmıştı. Kuyunun ağzı dar, dibi genişti.<br />
<br />
Nihâyet kuyunun başına geldiler. Yûsuf, kardeşlerinin elbiselerine yapışıp ağlıyor, fakat itilip kakılıyordu. Yûsuf’u kuyunun yarısına kadar sarkıttılar. Bir de hiçbir yere tutunamasın diye ellerini bağladılar, gömleğini soydular. Babalarını iknâ etmek için de bir koyun kesip kanını gömleğe bulaştırmaya karar verdiler.<br />
<br />
Gömleğini soyan kardeşlerine Yûsuf:<br />
<br />
“–Ey kardeşlerim! Gömleğimi verin; ölürsem bana kefen olur, sağ kalırsam libâsım olur!” dediyse de onu geri vermediler.<br />
<br />
Nihâyet Yûsuf’u kuyunun yarısına kadar sarkıttıktan sonra, düşüp ölsün diye ipi kestiler. Kuyuda su vardı. Yûsuf, kuyunun kenarındaki bir taşın üzerine çıktı. Ayağa kalkarak belki kardeşlerim merhamete gelip beni buradan çıkarırlar ümîdiyle nidâ etti. Ancak kardeşleri, “Ölmemiş!” diye taş atmak istediler. Yine Yehûda mânî oldu.<br />
<br />
Bu esnâda Allâh Teâlâ, Cibrîl’e nidâ etti:<br />
<br />
“Kuluma yetiş!”<br />
<br />
Cebrâîl -aleyhisselâm-, derhal emri yerine getirerek Yûsuf’u tutup kuyuda bir taşın üzerine oturttu. O’na cennet yemeğinden yedirip içirdi. Ardından İbrâhîm -aleyhisselâm-’ın gömleğini giydirdi.<br />
<br />
Hasan-ı Basrî der ki:<br />
<br />
“Yûsuf kuyuya atıldığında oniki yaşında idi. Babası Ya’kûb O’na kırk sene sonra kavuştu.”<br />
<br />
Kuyu, çok korkunçtu. İçinde yılanlar, akrepler ve sâir haşerât vardı. Hepsine de yerlerinden dışarı çıkmamaları emredildi.<br />
<br />
Yûsuf -aleyhisselâm-, kuyuya atılınca Allâh’a şöyle ilticâ etti:<br />
<br />
“–Ey gâib olmayan şâhid! Ey uzak olmayan yakın! Ey mağlûb olmayan gâlib! İçinde bulunduğum sıkıntıdan beni ferahlığa çıkar! Bana bir kurtuluş kapısı aç!”<br />
<br />
Rivâyete göre Hazret-i Yûsuf -aleyhisselâm- kuyuda üç gün kaldı. Bir saat kaldığı rivâyeti de vardır.<br />
<br />
Cebrâîl -aleyhisselâm- da kuyuda Yûsuf’a şu duâyı öğretmişti:<br />
<br />
“Ey her türlü sıkıntıyı kaldıran! Ey her duâya icâbet eden! Ey her türlü kırıkları saran! Ey her türlü zorluğu kolaylaştıran! Ey her kimsesizin sâhibi ve her yalnızın mûnisi olan Allâh’ım! Ey kendinden başka ilâh olmayan Rabbim! Sen’i tenzîh ederim! İçinde bulunduğum şu sıkıntıdan bir ferahlık, bu belâdan bir kurtuluş kapısı açmanı Sen’den dilerim! İlâhî, muhabbetini kalbime öyle bir yerleştir ki, ondan sonra hiçbir tasam kalmasın, orada Sen’den gayrısının zikri bulunmasın. Ey Rabbim beni muhâfaza et! Yâ Erhame’r-Râhimîn!”<br />
<br />
Yûsuf -aleyhisselâm- kuyuya atılınca Allâh’ı zikretmeye başladı. Melekler O’nun sesini işitince, Allâh Teâlâ’dan bu güzel sesi dinlemek üzere izin istediler. Allâh -celle celâlühû- da meleklere:<br />
<br />
“–Siz daha önce;<br />
<br />
«…(Yâ Rabbî!) Biz seni hamdinle tesbîh edip dururken, bir de yeryüzünde kan dökerek fesat çıkaracak kimseleri mi yaratacaksın?» (el-Bakara, 30) dememiş miydiniz.” buyurdu. Meleklerin daha önce söylediklerini hatırlattıktan sonra onlara izin verdi.<br />
<br />
    Yusuf Aleyhisselam Zindanda Kaç Sene Kaldı?<br />
<br />
Rûh ve kalb, rûhâniyet âlemine meylederler. Nefse âit kuvvet ve hisler ise, hayvâniyet âlemine meylederler. Eğer insan kendi hâline bırakılırsa, gâlibiyet nefsin olur; beden rûha tahakküm eder ki bu, fâsıkların hâlidir.<br />
<br />
Eğer kalb, zikir ve sohbetle güzel ahlâka nâil olursa, gâlibiyet rûhun ve kalbin eline geçer. Nefs ve beden, rûh ve kalbin istikâmetine tâbî olur. Bu da saîdlerin hâlidir.<br />
<br />
Enbiyâ ve evliyâ hazarâtı, Allâh tarafından vahiy ve ilham ile takviye olundukları için başlarına gelen belâlara sabır ve tahammül gösterir, bu imtihanları, kalblerinin Cenâb-ı Hakk’a yakınlaşmasına vesîle addederler.<br />
<br />
Allâh -celle celâlühû- Ya’kûb ve Yûsuf -aleyhimesselâm-’a şiddetli bir keder ve büyük bir üzüntü takdîr buyurdu ki, bütün acılığına rağmen sabretsinler de Allâh’a bağlılıkları daha da artsın ve her zaman Hakk’a yönelsinler. Dâimâ O’nunla beraber bulunsunlar ve bütün fânî alâkalardan kurtularak yüksek derecelere vâsıl olsunlar! Çünkü öyle dereceler vardır ki, onlara ancak mihnet ve meşakkatlere tahammül etmek sûretiyle vâsıl olunabilir.<br />
<br />
Nitekim Hazret-i Yûsuf’un oniki sene hapiste kalmasının bir hikmeti de, O’nun halvet, riyâzât, meşakkat ve mücâhede ile mânen kemâle erdirilmesi idi. Yûsuf, babasının yanında kaldığı takdîrde belki bunların tahakkuku kendisine müyesser olmayacaktı. İşte bu hikmet dolayısıyladır ki, nebîler, muayyen bir zaman için kendi vatanlarından uzakta bir garîb olarak yaşamışlardır.<br />
<br />
    Yalan Gözyaşları<br />
<br />
Yûsuf’u kuyuya atan kardeşleri evin yolunu tutup, yalancıktan ağlayarak babalarına geldiler. Âyet-i kerîmelerde bu manzara şöyle beyân buyrulmaktadır:<br />
<br />
“Yatsı vakti, ağlayarak babalarının yanına dönüp dediler ki: «Sevgili babamız, biz yarışmak üzere bulunduğumuz yerden ayrılırken Yûsuf’u da eşyâlarımızın yanında bıraktık. (Bir de döndük ki) onu kurt yemiş! Her ne kadar doğru söylüyorsak da sen, bize inanacak değilsin!»” (Yûsuf, 16-17)<br />
<br />
    Kocasıyla Kavga Eden Kadın<br />
<br />
Rivâyete nazaran, kocasıyla kavga eden bir kadın ağlayarak gelip Kadı Şurayh’a mürâcaat etmişti. Bu esnâda orada bulunan Şa’bî ona dedi ki:<br />
<br />
“–Yâ Ebâ Ümeyye! Bu kadının mazlûm olduğunu zannediyorum. Görmüyor musun nasıl ağlıyor!”<br />
<br />
Bunun üzerine Kadı Şurayh dedi ki:<br />
<br />
“–Ey Şâ’bî! Yûsuf’un kardeşleri de zâlim oldukları hâlde ağlayarak babalarının yanına gelmişlerdi. Bu ağlamalara bakarak hüküm vermek doğru olmaz! Ancak meydana gelen hâdisenin açık hakîkatine bakarak hükmetmek gerekir.”<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">YAKUP PEYGAMBER’İN SABRI</span></span><br />
<br />
Nitekim Yûsuf’un kardeşleri yalandan döktükleri gözyaşlarına ilâveten:<br />
<br />
“Yûsuf’un gömleğine sahte kan bulaştırarak getirmişlerdi. Babaları Ya’kûb: «Hayır! Nefisleriniz sizi aldatıp bu işe sevk etmiş. Artık bana düşen, (ümitvâr olarak) güzelce sabretmektir. Sizin bu anlattıklarınız karşısında, Allâh’tan başka yardım edebilecek hiç kimse olamaz!» dedi.” (Yûsuf, 18)<br />
<br />
Rivâyete göre, Yûsuf’un kana bulanmış olan gömleği Ya’kûb -aleyhisselâm-’a getirilince, onu yüzüne sürüp ağlamaya başladı ve:<br />
<br />
“–Bugüne kadar böyle yumuşak huylu bir kurt görmedim! Oğlumu yemiş de sırtındaki gömleği yırtmamış!” dedi.<br />
<br />
Böylece gözyaşı döken Ya’kûb -aleyhisselâm-’a artık sabretmekten başka birşey kalmamıştı. Nitekim hiç kimseye hâlinden şikâyet etmeden sabretti ve:<br />
<br />
“«Ben, sıkıntımı, keder ve hüznümü sâdece Allâh’a arz ediyorum.» dedi…” (Yûsuf, 86)<br />
<br />
Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, Cebrâîl -aleyhisselâm-’a sordular:<br />
<br />
“–Ya’kûb’un Yûsuf’a olan hicrânı ne dereceye varmıştı?”<br />
<br />
Cebrâîl de:<br />
<br />
“–Evlâdını kaybeden yetmiş annenin toplam hicrânına!” cevâbını verdi.<br />
<br />
Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz:<br />
<br />
“–O hâlde onun sevâbı ne kadardır?” diye sordular.<br />
<br />
O da:<br />
<br />
“–Yüz şehîd sevâbıdır. Çünkü O, Allâh’a bir an bile sû-i zan beslemedi.” dedi. (Süyûtî, ed-Dürrü’l-Mensûr, IV, 570)<br />
<br />
İşte bu sabır, “sabr-ı cemîl” idi.<br />
<br />
Sabr-ı cemîl, başa gelen belâ ve musîbetleri hiçbir şekilde kullara şikâyet etmeden, feryatsız, şikâyetsiz, metânetli ve mütevekkil bir şekilde karşılamak demektir. Şâyet Allâh, kullarına şikâyet edilirse, sabır husûsiyetini kaybeder.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">HZ. YUSUF’UN (A.S.) KUYUDAN ÇIKARILIP SATILMASI</span></span><br />
<br />
Babası sabr-ı cemîl hâli içindeyken Hazret-i Yûsuf da kuyuda aynı tevekkül ve teslîmiyet hâlini yaşıyordu. Bu esnâda:<br />
<br />
“Öteden bir kafile gelmiş, sucularını kuyuya göndermişlerdi. Saka, kovasını sarkıttı. “Â, müjde, müjde! İşte bir civân!” dedi. Onu ticaret malı olarak satmak niyetiyle gizlediler. Ama Allâh Teâlâ, onların ne yapacaklarını pek iyi biliyordu. Nihâyet Mısır’a varınca, onu düşük bir fiyata, bir kaç paraya sattılar. Zâten ona pek kıymet vermiyorlardı.” (Yûsuf, 19-20)<br />
<br />
Yûsuf’u satanlar, güzelliği karşısında gözleri kamaşmasına rağmen O’nu ehemmiyetsiz, düşük bir fiyata sattılar. Bir sâhibi çıkar da Yûsuf’u bizden ister diye güzelliğine rağbet etmeden korku içinde alelacele O’nu elden çıkarmaya baktılar.<br />
<br />
Zîrâ Yûsuf -aleyhisselâm-, birgün aynada sûretine bakarak güzelliğini seyretmiş ve:<br />
<br />
“–Eğer köle olup satılsaydım, bana paha biçilemezdi; çok para ederdim!” demişti.<br />
<br />
Kendini beğenerek işlediği bu zelle sebebiyle O’nu köle diye, hem de çok kıymetsiz bir fiyata sattılar.<br />
<br />
Âyet-i kerîmede buyrulur:<br />
<br />
“Mısır’da Yûsuf’u satın alan vezir, hanımına: «Ona güzel bak! Belki bize faydası dokunur, yahut onu evlâd ediniriz!» dedi. Böylece Yûsuf’un o ülkede yerini sağlamlaştırdık, ona imkân verdik ve bu cümleden olarak, ona rüyâların tâbirini öğrettik. Allâh Teâlâ irâdesini yerine getirmekte her zaman mutlak gâliptir, fakat insanların çoğu bunu bilmezler.” (Yûsuf, 21)<br />
<br />
Tefsîrlerde beyân edildiğine göre, Yûsuf -aleyhisselâm-’ı satın alan esîr tâciri, daha sonra O’nu Mısır’ın mâliye bakanına sattı. Çünkü mâliye bakanı, Hazret-i Yûsuf’un zekâ ve kâbiliyetini sezmiş, bu yüzden ileride kendisinden devlet işlerinde istifâde edebileceğini düşünmüştü. Ayrıca kendi çocukları olmadığı için O’nu evlâd edinmeyi de arzu etmişti.<br />
<br />
Azîz’in Yûsuf’u satın aldığı ifâdesi, O’nun kıymetsiz bir fiyata satıldıktan sonra yüksek bir pahâya da satıldığına işâret etmektedir. Nitekim Yûsuf’u ilk satın alan adam, O’nu süsleyip satılığa çıkardığında müzâyede (açık artırma) üç gün sürmüştü. Sonunda Yûsuf’u, ağırlığınca misk, ağırlığınca inci, ağırlığınca altın, ağırlığınca gümüş ve ağırlığınca ipek karşılığında Mısır azîzi satın almıştı.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">HAZRET-İ YUSUF VE ZÜLEYHA</span></span><br />
<br />
Yusuf suresinin 4-101 ayetleri ne anlatıyor? Kur’an-ı Kerim’de bahsedilen Hz. Yusuf (a.s.) ile Züleyha’nın ibretlik kıssası.<br />
<br />
Yûsuf (a.s.), Kur’ân-ı Kerîm’de adı geçen peygamberlerden birisi olup, Yakup Peygamber’in oğludur. Soyu Hz. İbrahim’e dayanır. Yûsuf sûresinde 98 âyet (4-101), Yûsuf (a.s.)’ın ibretli hayat hikâyesinden söz eder.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">HZ. YUSUF (A.S.) VE ZÜLEYHA’NIN HİKAYESİ</span></span><br />
<br />
Buna göre Yûsuf (a.s.)’ın on bir erkek kardeşi vardır. Yûsuf olağanüstü bir güzelliğe sahip olup, babası Yakup (a.s.) tarafından çok sevilmektedir. Onu kıskanan kardeşleri (birisi dışında) gezinti için kıra götürürler ve kuyuya atarlar. Babalarına ise kanlı elbiselerini gösterip, onu kurdun yediğini söylerler. Yoldan geçen bir kervan, su çekerken Yûsuf’u bulur ve Mısır’da Azîz’e (Maliye bakanı) köle olarak satarlar.<br />
<br />
Sarayda ihtimamla yetişen Yûsuf (a.s.)’a Azîz’in karısı Züleyha aşık olur ve onu yasak ilişkiye çağırır. Yûsuf ona şöyle cevap verir: “Allâh’a sığınırım. Efendim bana iyi baktı. Doğrusu zulüm yapanlar kurtuluşa eremez.” [1] Yüce Allah, o arada Yûsuf’un da Züleyha’yı arzuladığını, ancak ihlâslı bir kul olması yüzünden Yûsuf’un bu kötülük ve fuhuştan korunduğunu belirtir.[2] Eşinin haksız olduğunu tespit eden Azîz, olayın hiç bir şey olmamış gibi kapanmasını istemişse de, dedikodunun önü alınamamıştır. Bunun üzerine Züleyha dedikodu yapan hanımları yemeğe davet etmiş ve Yûsuf’u onların yanına çağırarak, şaşkınlık içinde meyve bıçakları ile ellerini kestiklerini görmüştür. Bununla, âşık olmakta haklı olduğunu göstermeye çalışan Züleyha, Yûsuf’un kendisine ilgi göstermemesi üzerine onun hapse atılmasını istemiştir.<br />
<br />
Güzel bir kadının cinsel isteklerine uymak yerine yıllarca hapiste kalmayı tercih eden Yûsuf (a.s.) bu konuda şöyle dua etti:<br />
<br />
“Rabbim, bana göre zindan, bunların beni çağırdığı şeyden iyidir. Eğer onların düzenini benden savmazsan onlara meylederim ve câhillerden olurum. Rabbi onun duasını kabul etti ve onların düzenlerini ondan savdı. Şüphesiz O, herşeyi işiten ve bilendir.” [3]<br />
<br />
Mısır hükümdarı bir gece rüyasında yedi zayıf ineğin yedi semiz ineği yediğini ve yedi yeşil başakla yedi kuru başak gördü. Yorumcular bu rüyaya anlam veremediler. Bu arada zindanda bulunan Yûsuf (a.s.) isabetli rüya yorumları ile ün yapmıştı. Kral onu yorum için saraya çağırdı. Ancak Yûsuf, Züleyha konusunda iftiraya uğradığını, bu eski davanın görülerek sonuca bağlanmasını istedi. Böylece temize çıktıktan sonra rüyanın yorumunu yapabileceğini söyledi. Gerçekten sorguya çekilen Züleyha ve dedikoducu kadınlar doğruyu söylediler. Yûsuf belge ve delillerle temize çıkınca rüyayı şöyle yorumladı.<br />
<br />
Yedi yıl çok bolluk, ondan sonra da yedi yıl kıtlık yılları gelecek. Kral, tedbir olarak ne yapmak gerektiğini sorunca Yûsuf (a.s.), ekonomik ve mali işlerin başına kendisi getirildiği takdirde bu kıtlık ve darlık yıllarına çare bulabileceğini söyledi.[4] Bu göreve getirilen Yûsuf (a.s.), ilk bolluk yıllarında halkı tasarrufa teşvik etti, tüm fazla hububatı depolara yerleştirdi. Bu arada, halk ellerindeki altın, gümüş gibi değerli eşyasını da Yûsuf (a.s.)’ın emanet depolarına teslim etmişti. Bunların eline emanet bıraktıkları şeylerin miktar ve niteliklerini belirten makbuzlar veriliyordu. İşte bu makbuzlar J. Dobretberger gibi iktisatçıların belirttiği gibi M. Ö.1600 yıllarında Ortadoğuda elden ele kâğıt para gibi dolaşmaya başlar. Üzerinde, temsil ettiği miktardaki altın gümüş veya hububat gibi Standard değerlerin yazılı olduğu kâğıt paranın ilk olarak Hz. Yûsuf’un bu uygulaması ile başladığı kabul edilir.[5]<br />
<br />
Rivayete göre Mısır Melik’i Hz. Yûsuf’a tac giydirmiş, kılıç kuşatmış ve inci ile yakut işlemeli bir taht yaptırmıştır. Ancak Yûsuf (a.s.) son ikisini kabul etmekle birlikte, tac giymeyi kendisinin ve atalarının giydiklerinden olmadığını söyleyerek reddetmiştir. Ülke kısa sürede Yûsuf (a.s.)’ın adaletli yönetimi ile onun nüfuz ve iktidar alanına girmiştir. Bu arada hazine bakanı Aziz vefat etmiş, eşi Rail, diğer adı ile Züleyha, Melik tarafından Yûsuf’la evlendirilmiştir. Bir mûcize olarak gençleşen Züleyha, kocası iktidarsız (innin) olduğu için kız olarak Yûsuf’la gerdeğe girmiştir. Bunun üzerine Yûsuf Züleyha’ya “Bu şekilde meşru olarak evlenmemiz senin haram olarak istediğinden daha iyi değil mi?” diyerek helâl ile haram arasındaki farka dikkat çekmiştir. Züleyha’nın Yûsuf’tan Efrâim ve Menşa adlarında iki oğlunun dünyaya geldiği nakledilir.[6]<br />
<br />
Sonuç olarak Kur’ân-ı Kerîm’de, kendi adını taşıyan sûrede Yûsuf (a.s.)’ın bir kadınla olan imtihanına genişçe yer verilir. Böylece, dünya hayatındaki deneme süreci içinde böyle bir kadınla karşılaşan ve haram işlemekle karşı karşıya gelen mü’minin takınacağı tavır ve haramdan sakınması karşılığında elde edeceği ecir, bu surede yer alan hususlardandır. Diğer yandan önü alınamayan dedikodular karşısında bir süre dedikodu yöresinden uzak kalma yanında, yeniden eski beldesine ya da görevine dönüşte, haksız itham ve iftiralardan temize çıkmak için mücadele etmek gerektiğine bir işaret vardır. Diğer yandan, birbirine karşı aşk derecesinde sevgi duyan erkek ve kadının sabredip meşrû evlenmenin çaresini aramaları ve bu konuda yüce Allâh’ın takdirine teslim olmaları gerekir. Her şey Cenâb-ı Hakk’ın kudret elindedir. Onun dilemesi dışında bir yaprak bile kımıldamaz. Haramlara karşı yüce Allâh’ın korumasına sığınmak en büyük güvencedir.<br />
<br />
Kur’ân-ı Kerîm’de Allâh Teâlâ şöyle buyurur:<br />
<br />
“O, kemâl çağına geldiğinde kendisine hüküm ve ilim verdik. İşte muhsinlere biz böyle karşılık veririz.” (Yûsuf, 22)<br />
<br />
Hazret-i Yûsuf büyüdü, gelişti ve güzelliğiyle gösterişli bir genç oldu. O’nun bu hâli, yaşadığı evin hanımı olan Züleyhâ’da kendisine karşı farklı düşüncelerin belirmesine sebep oldu. Hâdise âyet-i kerîmede şöyle zikredilir:<br />
<br />
“Derken, bulunduğu evin hanımı, Yûsuf’u kendisine bağlamak, onun nefsinden murâd almak istedi ve kapıları kapatarak:<br />
<br />
«–Haydi gelsene bana!» dedi.<br />
<br />
O ise:<br />
<br />
«–Maâzallâh, (Allâh’a sığınırım!) Zîrâ kocanız benim velînîmetimdir, bana iyi davranıp güzel bir mevkî verdi. Gerçek şudur ki, zâlimler aslâ felâh bulmazlar!» dedi.<br />
<br />
Doğrusu, hanım ona sâhip olmayı iyice aklına koymuş ve buna meyletmişti. Eğer Rabbinin bürhânını (delil ve yardımını) görmeseydi o da kadına meyledecekti. İşte böylece Biz fenâlığı ve fuhşu O’ndan uzaklaştırmak için bürhânımızı gösterdik. Çünkü O, Biz’im tam ihlâsa erdirilmiş kullarımızdandı.” (Yûsuf, 23-24)<br />
<br />
Zü­ley­hâ, ne­fis­le­rin en çok ze­bû­nu ol­du­ğu üç vas­fın; yâ­ni ser­vet, şöh­ret ve şeh­ve­tin şâ­hi­kasın­da bu­lu­nu­yor­du. Genç­ti, ce­mâl sâ­hi­biy­di ve pek çok kim­se­yi ken­di­si­ne râm ede­bi­le­cek bir câ­zi­be­ler meş­he­ri hâ­lin­dey­di. Üs­te­lik Züleyhâ, oda­nın ka­pı­sı­nı da sım­sı­kı ki­lit­le­miş­ti. Böy­le­ce giz­li­lik ve ten­hâ­lı­ğın, gü­nah­la­rı da­ha da kam­çı­la­yan hen­gâ­mın­da, Haz­ret-i Yû­suf’a şid­det­li bir ar­zuy­la:<br />
<br />
“–Hey­te lek! yâ­ni «–Gel­se­ne ba­na!»” di­ye ses­le­ne­rek, çir­kin bir fi­ile te­şeb­büs et­miş­ti. Mu­kâ­ve­met gös­ter­mek­te ni­ce irâ­de­le­ri eri­te­bi­le­cek böy­le bir man­za­ra kar­şı­sın­da, Yûsuf -aley­his­se­lâm-’ın bi­le hay­li güç bir va­zi­yet­te kal­dı­ğı­nı Yü­ce Rab­bi­miz:<br />
<br />
“Şâ­yet bür­hâ­nı­mız ye­tiş­me­sey­di, o da mey­le­di­yor­du.” be­yâ­nıy­la ifâ­de bu­yur­mak­ta­dır. Zîrâ bir er­ke­ğin, ha­ya­tı bo­yun­ca kar­şı­la­şa­bi­le­ce­ği en ağır imtihanlardan bi­ri; genç­lik, gü­zel­lik, ser­vet gi­bi her tür­lü câ­zi­be un­su­ru­na sâ­hip bir ka­dın­dan, üs­te­lik ten­hâ­lık­ta ge­len dâ­vet ve il­ti­fâ­ta “ha­yır” di­ye­bil­mek­tir.<br />
<br />
İş­te Yû­suf -aley­his­se­lâm-, önü­ne se­ri­len bun­ca deh­şet­li câ­zi­be­le­re aldan­ma­mak için “ma­âzal­lâh” di­ye­rek, mânevî bir zırha büründü, tam bir ihlâs ve yük­sek bir tak­vâ duygusuyla “Allâh’a sı­ğındı”. Böylece âyet-i kerîmede bildirilen “bürhân” ile ilâ­hî sıyânet ve muhâfazaya mazhar oldu.<br />
<br />
Bu yüzden insanoğlunu gü­nah­la­ra sü­rük­le­yen bü­tün dün­ye­vî câ­zi­be­le­rin “–Hey­te lek! yâ­ni «–Gel­se­ne ba­na!»” diyen dâ­vetle­ri­ne mu­kâ­ve­met gösterebilmenin ye­gâ­ne yolu, o an­da kal­ben “ma­âzal­lâh” di­ye­rek son­suz kud­ret sâ­hi­bi olan “Al­lâh’a sı­ğı­na­bil­mek”tir.<br />
<br />
    “Sakın, Sakın!”<br />
<br />
Bazı tefsîrlerde, âyet-i kerîmedeki “bürhân” ifâdesiyle alâkalı olarak şunlar nakledilmektedir:<br />
<br />
Yûsuf -aleyhisselâm- “Sakın, sakın!” sesini işittiği zaman o sese aldırış etmedi. Fakat sesin üç kere tekrarından sonra o mahalde Hazret-i Ya’kûb -aleyhisselâm- temessül etti. Bundan sonra Yûsuf -aleyhisselâm- kendine gelip Züleyhâ’dan hemen yüz çevirdi.<br />
<br />
Allâh’ın izniyle Ya’kûb -aleyhisselâm- oğlu Yûsuf’a mânevî yardımda (istiânede) bulunmuş, nefs-i emmâreyi temsîl eden Züleyhâ’ya meyletmesine mânî olmuştu.<br />
<br />
Âyette anlatılan bu hâdise, istiâne, istiğâse (mânevî yardım) ve râbıtaya bir misâldir.<br />
<br />
Ali bin Hasen bir rivâyetinde der ki:<br />
<br />
Züleyhâ’nın hazırladığı odada onun putu vardı. Yûsuf’u nefsine dâvet etmeden önce onun üzerini bir libâs ile örttü. Bunu gören Yûsuf sordu:<br />
<br />
“–Niye böyle yaptın?”<br />
<br />
Züleyhâ:<br />
<br />
“–Beni musîbet ânında iken görmesinden hayâ ettim!” diye cevap verdi.<br />
<br />
Bunun üzerine Yûsuf şöyle dedi:<br />
<br />
“–Sen işitmeyen, görmeyen ve bir şey anlamayan bir taş parçasından utanırsın da, benim, beni yaratan, hem de en güzel sûrette yaratan Rabbimden hayâ etmeye hakkım yok mu?”<br />
<br />
    Bebeğin Şahitliği<br />
<br />
Yûsuf -aleyhisselâm- Rabbinin bürhânını görünce, büyük bir korku içinde ve sür’atle kapıya koştu. Züleyhâ da arkasından O’nu takip etti:<br />
<br />
“İkisi de kapıya doğru koştular. Kadın O’nun gömleğini arkadan yırttı. Kapının yanında, birden, hanımın efendisi ile karşılaştılar! Kadın (hemen): «Zevcene kötülük etmek isteyenin cezâsı zindana atılmaktan, yâhud acıklı bir azaptan başka ne olabilir?!» dedi.” (Yûsuf, 25)<br />
<br />
Azîz dedi ki:<br />
<br />
“–Benim ehlime kötülük etmek isteyen kimdir?”<br />
<br />
Züleyhâ, işlediği cürme ikincisini ekledi. Yûsuf’a iftirâ ederek:<br />
<br />
“–Bu delikanlı nefsimden murâd almak istedi.” dedi.<br />
<br />
Azîz, Yûsuf’a doğru döndü ve:<br />
<br />
“–Ey delikanlı! Sana yaptığım ihsandan dolayı göreceğim karşılık bu muydu?!. Beni mahzûn etmemeliydin!” dedi.<br />
<br />
    Hz. Yusuf’un (a.s.) Temize Çıkması<br />
<br />
Yûsuf -aleyhisselâm-, hâdisenin gidişâtı karşısında iftirânın zehrinden korunmak için doğruları anlatarak:<br />
<br />
“«Asıl kendisi benim nefsimden murâd almak istedi.» dedi. Kadının akrabâsından bir şâhid şöyle dedi: «Eğer (Yûsuf’un) gömleği önden yırtılmışsa, kadın doğru söylemiştir, Yûsuf ise yalancılardandır. Yok eğer gömleği arkadan yırtılmışsa, kadın yalan söylemiştir, Yûsuf ise, doğru söyleyenlerdendir.»” (Yûsuf, 26-27)<br />
<br />
Yûsuf -aleyhisselâm-, kendisinin temiz olduğuna dâir bir delîl göstermesi için Allâh’a duâ etti. O sırada Züleyhâ’nın dayısının üç veya dört aylık olan oğlu, mûcizevî bir şekilde dile geldi ve Yûsuf’un temiz olduğuna şehâdet etti.<br />
<br />
“(Azîz) ne zaman ki, gömleğin arkadan yırtılmış olduğunu gördü, o zaman (karısına) dedi ki: «Bu iş, siz kadınların tuzağındandır. Gerçekten de sizin tuzağınız çok büyüktür. Ey Yûsuf! Sakın sen bundan kimseye bahsetme! Ey kadın! Sen de günahından dolayı istiğfâr et. Sen gerçekten günahkârlardan oldun.»” (Yûsuf, 28-29)<br />
<br />
Hâdise, halkın arasında duyulmaya başladı.<br />
<br />
“Şehirdeki bazı kadınlar: «Azîzin karısı, delikanlısından murâd almaya kalkmış, (Yûsuf’un) sevdâsı onun kalbine işlemiş! Biz onu gerçekten açık bir sapıklık içinde görüyoruz.» dediler. (Yûsuf, 30)<br />
<br />
    Yûsuf’u Gören Kadınlar Ellerini Kesti<br />
<br />
Hakkındaki dedikoduları öğrenen Züleyhâ, Mısır kadınlarını imtihân etmeye karar verdi:<br />
<br />
“Hanım, o kadınların kendisi aleyhindeki bu dedikodularını işitince onları konağına dâvet etmek üzere dâvetçi gönderdi. Onlar için dayalı döşeli bir sofra hazırlattı. Sofrada, ikrâm edilen meyveleri soyup kesmek gâyesiyle, her birine bir de bıçak vermişti. Onlar meyvelerini soyup kesmekle meşgul oldukları sırada, beriden de Yûsuf’a: «Onların huzûruna çık!» dedi. Kadınlar onu görünce hayran kaldılar, onun güzelliğine dalıp gittiklerinden, farkında olmadan kendi ellerini kestiler ve: «Hâşâ! Allâh için, bu bir insan olamaz, bu pek kıymetli bir melek! (Başka bir şey değil!)» dediler.” (Yûsuf, 31)<br />
<br />
Âyet-i kerîmedeki «Dayanılacak yastıklar» mânâsına gelen “müttekeen” kelimesi, “yemek meclisi” şeklinde de anlaşılmıştır. Çünkü onlar, mağrûr insanların âdeti üzere yerken, içerken ve sohbet ederken arkalarına dayanırlardı. Bu sebeple dayanarak yemek yeme âdeti yasaklanmıştır. Nitekim Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-;<br />
<br />
“Ben bir yere dayanarak yemek yemem.” (Buhârî, Et‘ime, 13) buyurmuştur.<br />
<br />
    Hz. Yusuf’un (a.s.) Güzelliği<br />
<br />
Mısır kadınlarının Yûsuf’un göz kamaştıran güzelliği karşısında düştükleri bu hayranlık üzerine Züleyhâ:<br />
<br />
“«İşte, beni kınamanıza sebep olan genç! Yemin ederim ki ben ondan murâd almak istedim, ama o iffetli davrandı. Yine yemin ederim ki kendisine emredeceğim işi yapmaması hâlinde O mutlakâ zindana atılacak, zelil ve perişan olacaktır!» dedi.” (Yûsuf, 32)<br />
<br />
Mısır sokaklarında gezerken yüzü güneş gibi parlayan ve ayın ondördünden daha güzel olan Yûsuf -aleyhisselâm-, kadın fitnesi karşısında Allâh’tan son derece korkarak ellerini açtı ve Rabbine ilticâ ederek kendisini muhâfaza etmesi için niyazda bulundu. Çünkü Hak’tan gâfil olan kadınların hîleleri, şeytanların tuzaklarından daha tehlikeliydi.<br />
<br />
“(Yûsuf:) «Rabbim! Zindan bana, bunların beni dâvet ettikleri şeyi yapmaktan daha sevgilidir! Eğer Sen bunların tuzaklarını benden döndürmezsen, belki onlara meyleder ve câhillerden olurum!» dedi.” (Yûsuf, 33)<br />
<br />
Bazı büyükler demişlerdir ki:<br />
<br />
“Nefse tâviz vererek, yâni nefsin arzularını yerine getirerek onun şerrinden kurtulmak mümkün değildir. Bundan kurtulmanın çâresi Allâh’a sığınıp, O’nun emirlerine sarılmaktır. Nitekim Yûsuf -aleyhisselâm- da Rabbine sığınarak felâha ermiştir.”<br />
<br />
“Bunun üzerine Rabbi, O’nun duâsını kabûl etti ve kadınların tuzaklarını O’ndan uzaklaştırdı. Çünkü O, hakkıyla işiten ve her şeyi bilenin tâ kendisidir.” (Yûsuf, 34)<br />
<br />
Allâh Teâlâ muhâfaza etmedikten sonra hiçbir kalb, -velev ki bir peygamber kalbinin kemâline sâhip de olsa-, beşeriyet îcâbı, dünyânın tuzaklarından, birtakım arzulara meyletmekten, nefsin fısıltılarından ve şeytanın vesveselerinden emîn olamaz, kendi kendini koruyamaz! Nitekim daha evvel geçen âyet-i kerîmedeki “Rabbinin bürhânı” ifâdesi de bu hakîkati îzâh etmektedir.<br />
<br />
Dolayısıyla bir kul olarak bizlere düşen; nefsimizin hîlesinden hiçbir zaman emîn olmayıp dâimâ teyakkuz hâlinde bulunmak ve bu husustaki acziyetimizi müdrik bir şekilde Allâh’a sığınmaktır.<br />
<br />
    Zindan<br />
<br />
Yûsuf -aleyhisselâm-’ın duâsının kabûlü vechile:<br />
<br />
“Bu kadar delili gördükleri hâlde, sonra yine de Yûsuf'u bir süre için zindana atma düşüncesi ağır bastı.” (Yûsuf, 35)<br />
<br />
Yûsuf’un üzerindeki elbiseler çıkarılıp O’na kıldan dokunmuş bir hırka giydirildi, ayaklarına da demirden zincir vuruldu. Yûsuf -aleyhisselâm- zindan kapısına yaklaşınca başını eğdi ve “Bismillâh” diyerek içeri girdi. Herkes etrafını çevirmiş, kendisi de ağlamaya başlamıştı. Cebrâîl gelerek niçin ağladığını sordu. Yûsuf, namaz kılabileceği bir yer bulamadığı için ağladığını bildirince Cebrâîl -aleyhisselâm- O’na:<br />
<br />
“–Dilediğin yerde namaz kıl! Allâh zindanın içinde ve dışında kırk arşın yeri senin için temiz kılmıştır.” dedi.[9]<br />
<br />
“Zindana onunla beraber iki genç daha girmişti. Onlardan biri: «–Ben rüyâmda, kendimi şarap (yapmak için üzüm) sıkarken gördüm.», öbürü de: «–Ben de başımın üstünde ekmek taşıdığımı ve bu ekmeği kuşların gagaladığını gördüm. Ne olur, bu rüyâmızın tâbirini bildir. Doğrusu biz seni muhsinlerden biri olarak görüyoruz.» dediler. Yûsuf: «–Size yedirilecek bir yemek gelmeden önce ben onun ne olduğunu muhakkak size haber veririm. Bu, Rabbimin bana öğrettiklerindendir. Şüphesiz ki ben, Allâh’a inanmayan bir kavmin dîninden uzaklaştım. Onlar, âhireti de inkâr edenlerin tâ kendileridir.» dedi.” (Yûsuf, 36-37)<br />
<br />
Bu iki gencin zindana atılmaları husûsunda şöyle bir rivâyet vardır:<br />
<br />
Mısır’ın ileri gelenlerinden bir kısım insanlar, Melik Reyyân bin Velid’i zehirleterek öldürmek ve yerine aralarından belirledikleri bir kimseyi getirmek istiyorlardı. Bunun için Melik’in sofrasını hazırlayan biri aşçı biri şerbetçi olan iki kişiyi çeşitli vaadlerle kandırdılar. Onları, Melik’in yemeğine ve içeceğine zehir katmaları hususunda iknâ ettiler.<br />
<br />
Şerbetçi bu işin kötülüğünü anladı, zehir katmaktan vazgeçti. Aşçı ise bu kötü fiili irtikâb etti. Vaktâki sofra konup Melik elini uzatınca şerbetçi:<br />
<br />
“−Ey Melik! Sakın yeme, çünkü o yemek zehirlidir.” dedi.<br />
<br />
Aşçı da:<br />
<br />
“−Ey Melik! Sakın içme, çünkü o içecek zehirlidir.” dedi.<br />
<br />
Bunun üzerine Melik şerbetçiye sofradaki içeceği içmesini emretti. O da tereddüt etmeden içti.<br />
<br />
Sonra aşçıya dönüp yemekten yemesini emretti. Fakat aşçı yemedi. Yemeği bir hayvana yedirdiklerinde hayvan hemen orada ölüverdi.<br />
<br />
Bunun üzerine ikisi de zindana atıldılar. Zindanda, âyette bahsedilen rüyâları gördüler. (Kurtubî, el-Câmî, IX, 189)<br />
<br />
    Hz. Yusuf’un (a.s.) Tebliği<br />
<br />
Hazret-i Yûsuf -aleyhisselâm-, aynı zindanı paylaştığı bu iki gence tevhîd akîdesini tebliğ etmek istedi. Onların rüyâlarını tâbir etmeden evvel, kendisinin hak din üzere bulunduğunu, sâhip olduğu ilmin Cenâb-ı Hak tarafından bahşedildiğini ve Mısırlıların yanlış yolda olduklarını bildirdi. Onları tevhîde hazırlayarak hak dîni kendilerine tebliğ etti.<br />
<br />
Burada ibret alınacak husus, bir mü’minin en zor şartlar altında dahî emr-i bi’l-ma’rûf ve nehy-i ani’l-münkerde bulunmayı ihmâl etmemesinin lüzûmudur.<br />
<br />
İşte bu ve bundan sonraki üç âyet, Hazret-i Yûsuf’un tebliğiyle alâkalıdır:<br />
<br />
“Atalarım İbrâhîm, İshâk ve Ya’kûb’un dînine uydum. Allâh’a herhangi bir şeyi ortak koşmamız bize yaraşmaz. Bu tevhîd inancı, Allâh’ın hem bize, hem de insanlara olan ihsânıdır. Ama ne yazık ki insanların çoğu bu nîmete şükretmezler.<br />
<br />
Ey zindan arkadaşlarım! Darmadağınık bir sürü düzme tanrılar mı hayırlıdır, yoksa hepsine ve her şeye gâlip, gücüne karşı durulamaz olan bir tek Allâh mı?<br />
<br />
Allâh’ı bırakıp da o taptıklarınız, sizin ve atalarınızın uydurduğu birtakım isimlerden başka bir şey değildir. Bunlara tapmanız için Allâh hiçbir delil indirmemiştir. Hüküm ancak Allâh’a âittir. O, size, kendisinden başkasına kulluk etmemenizi emretti. İşte dosdoğru din budur. Fakat insanların çoğu bunu bilmezler.” (Yûsuf, 38-40)<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">HZ. YUSUF’UN (A.S.) RÜYALARI TABİR ETMESİ</span></span><br />
<br />
Hazret-i Yûsuf -aleyhisselâm-, kendisine rüyâlarının tâbirini soran iki zindan arkadaşını tevhîd inancına dâvet ettikten sonra onlara dedi ki:<br />
<br />
“Ey hapis arkadaşlarım, gelelim rüyâlarınızın tâbirine: İlk soran, efendisine yine şarap sunacak, öbürü ise asılacak, kuşlar da başını gagalayacak. İşte tâbirini istediğiniz iş böylece hâlledilmiştir.” (Yûsuf, 41)<br />
<br />
“Onlardan kurtulacağını zannettiği arkadaşına: «–Efendine benden bahset, (suçsuz olduğumu hatırlat).» dedi. Fakat şeytan ona, bunu efendisine söylemeyi unutturdu. Böylece Yûsuf bir kaç yıl daha zindanda kaldı.” (Yûsuf, 42)<br />
<br />
Netîce, aynen Yûsuf -aleyhisselâm-’ın tâbir ettiği gibi oldu. Şerbetçi, zindandan kurtulup eski vazîfesine döndü. Aşçı ise îdâm edildi.<br />
<br />
Bazı müfessirlere göre, Yûsuf -aleyhisselâm-’ın Rabbinden başka birinden yardım istemesi, gayretullâha dokundu. Bu hâl, peygamberler için “zelle” olmaktadır. Bu zellesinden ötürü Hazret-i Yûsuf, beş yıllık hapislikten sonra yedi yıl daha zindanda kaldı. Böylece hapis süresi oniki yıla çıkmış oldu.<br />
<br />
Rivâyete göre zindandan çıkanlar sık sık gelir Yûsuf -aleyhisselâm-’ı ziyâret eder, onunla oturup uzun uzun sohbet ederlerdi. Birgün zindancıbaşı Yûsuf -aleyhisselâm- ile sohbet ederken şöyle dedi:<br />
<br />
“−Ey Yûsuf! Seni o kadar çok seviyorum ki, hiçbir şeyi senin kadar sevmiyorum.”<br />
<br />
Yûsuf -aleyhisselâm- şöyle dedi:<br />
<br />
“−Bana olan sevginden Allâh’a sığınırım!”<br />
<br />
Zindancıbaşı:<br />
<br />
“−Niçin?” diye sorunca Hazret-i Yûsuf -aleyhisselâm-:<br />
<br />
“−Babam beni çok sevdi, kardeşlerim kuyuya attılar; Züleyhâ sevdi, zindana attılar, şimdi bir de sen seversen kim bilir nereye atarlar!?” dedi.<br />
<br />
    En Güzel Vekil Allah’'tır<br />
<br />
Mâlik bin Dinar’dan rivâyet edilir ki:<br />
<br />
Yûsuf -aleyhisselâm- şarabdâra:<br />
<br />
“–Beni efendinin yanında an!” deyince Allâh Teâlâ şöyle buyurdu:<br />
<br />
“–Ey Yûsuf! Benden gayri vekîl edindin. Ben de senin hapsini uzatacağım!”<br />
<br />
Bunun üzerine Yûsuf -aleyhisselâm- ağlamaya başladı ve dedi ki:<br />
<br />
“–Ey Rabbim! Hüzün ve belâların çokluğundan kalbime kasvet gelmiş; artık bundan sonra benden böyle bir kelime sudûr etmez!”<br />
<br />
Hasan-ı Basrî Hazretleri, bu rivâyeti her okudukça ağlar ve şöyle derdi:<br />
<br />
“Başımıza bir iş gelince insanlara koşuyoruz. Bu hâlimizle âkıbetimiz ne olacak?!”<br />
<br />
Nebî -sallâllâhu aleyhi ve sellem- buyurmuşlardır:<br />
<br />
“Allâh, kardeşim Yûsuf’a rahmet etsin! O şarabdâra: «Beni efendinin yanında an!» demeseydi, zindanda beş seneden sonra yedi sene daha kalmayacaktı.” (Bursevî, Rûhu’l-Beyân, IV, 264)<br />
<br />
Ancak Cenâb-ı Hakk’ın peygamberlere ve velîlere vermiş olduğu iptilâ, sıkıntı ve çeşitli meşakkatler, onlara cezâ olarak değil, hediye olarak verilmiştir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">FİRAVUN’UN RÜYASI</span></span><br />
<br />
Âyet-i kerîmede kıssanın devâmı şöyle anlatılır:<br />
<br />
“Melik dedi ki: «–Ben yedi semiz inek gördüm, bunları yedi zayıf inek yiyordu. Bir de yedi yeşil başak ile yedi kuru başak gördüm. Ey ileri gelenler! Siz rüyâ tâbir ediyorsanız, benim bu rüyâmı da açıklayın!» (Çevresindeki kâhinler) «–Bu gördükleriniz karışık rüyâlardır. Biz böyle karışık rüyâların tâbirini bilemeyiz.» dediler.<br />
<br />
O iki arkadaştan kurtulanı, nice zaman sonra Yûsuf’u hatırlayıp dedi ki: «–Rüyânın tâbirini size ben bildireceğim. Hele siz beni zindana bir gönderin.»<br />
<br />
Zindana gidip: «Ey Yûsuf! Ey doğru sözlü kişi! Şu müşkil rüyâ hakkında bize bir çözüm bildir: Yedi semiz ineği yiyen yedi zayıf inek ile yedi yeşil başak ve yedi kuru başağın mânâsı ne olabilir? Ümid ederim ki isâbetli tâbirini öğrenip insanlara aktarırım. Böylece onlar da doğruyu öğrenirler.»” (Yûsuf, 43-46)<br />
<br />
    Hz. Yusuf’un (a.s.) Rüya Yorumu<br />
<br />
Yûsuf -aleyhisselâm- Allâh Teâlâ’nın kendisine bahşettiği ilimle rüyâyı şöyle tâbir etti:<br />
<br />
“Yedi sene, bildiğiniz şekilde ekin ekersiniz. Ama biçtiğinizi, yiyeceğiniz az miktar dışında, başağında bırakır, depolarsınız. Sonra, bunun peşinden yedi kurak yıl gelecek, tohumluk olarak saklayacağınız az bir miktar dışında, önce biriktirdiklerinizi yiyip tüketirsiniz. Sonra onun arkasından bir yıl gelecek ki, halk bol yağmura kavuşacak, sıkıntıdan kurtulacak, bol bol meyveler sıkacaklar.” (Yûsuf, 47-49)<br />
<br />
Hazret-i Yûsuf’un tâbiriyle rahatlayıp sevinen hükümdar, onu mükâfatlandırmak istedi:<br />
<br />
“Hükümdar dedi ki: «Getirin bana onu!» Elçi gelince Yûsuf: «Sen önce dönüp efendine o ellerini kesen kadınların meselesi neymiş, bir sor bakalım. Zâten benim efendim, o kadınların hîlelerini pek iyi bilir.»” (Yûsuf, 50)<br />
<br />
Hazret-i Yûsuf, burada Züleyhâ’nın ismini edeben söylemedi. Bir de onun düşmanlığın zirvesinde olduğuna inandığı için yeni bir hîle yapmasından sakındı. Hükümdar o kadınları toplayıp:<br />
<br />
“«–Yûsuf’u elde etmeye çalıştığınızda dâvânız ne idi?» diye sordu. Onlar da: «–Hâşa! Allâh için söylemek gerekirse, onun yaptığı hiç bir kötülüğü bilmiş, görmüş değiliz.» dediler. İşte o sırada vezirin eşi: «–Şimdi hak meydana çıktı. Ondan kâm almak isteyen bendim. O ise tam sâdık ve doğru insanlardandır.» diye îtiraf etti.” (Yûsuf, 51)<br />
<br />
Yûsuf -aleyhisselâm- bu hareketinin sebebini îzah sadedinde şöyle buyurdu:<br />
<br />
“Maksadım, kendisine arkasından ihânet etmediğimi, Allâh’ın hâinlerin hîlelerini muvaffâkıyete erdirmeyeceğini onun (vezirin) bilmesidir.” (Yûsuf, 52)<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">HZ. YUSUF’UN (A.S.) FİRASETİ</span></span><br />
<br />
Yûsuf -aleyhisselâm-, Melik hakîkate iyice vâkıf olmadan, mes’elenin aslı iyice anlaşılmadan ve haksız yere hapse atıldığı herkesçe kabûl edilmeden evvel zindandan çıkmak istemedi. Aklını kullanarak, sabırlı ve vakarlı bir tavır göstererek kendisine hased edenlerin işi daha fazla karıştırmalarına da mânî oldu. Kendisine yapılan bütün isnadların yalan ve iftirâ olduğunu ispat edip töhmetten tamamen kurtulunca, zindandan çıkmayı kabûl etti.<br />
<br />
Bu sebeple her Müslüman, Yûsuf -aleyhisselâm-’ın bu firâsetli hareketinden ibret alarak, üzerinden töhmeti atmak ve töhmet yerlerinden sakınmak husûsunda son derece dikkatli ve titiz davranmalıdır.<br />
<br />
İslâm âlimleri de, mü’minlerin töhmet[10] mahallerinden sakınması gerektiğini söylemişlerdir.<br />
<br />
Hazret-i Yûsuf -aleyhisselâm-’ın töhmetten kurtulma husûsunda gösterdiği hassâsiyetin bir benzerini Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimizin örnek hayâtında da müşâhede etmekteyiz. Mü’minlerin annesi Safiyye bint-i Huyey -radıyallâhu anhâ-, Allâh Rasûlü ile yaşadığı bir hâtırasını şöyle anlatıyor:<br />
<br />
Töhmete mâruz kalmaktan sakınma husûsunda olduğu gibi, töhmet etmekten de son derece ictinâb etmenin lüzûmuna dâir, Hak Teâlâ, Kur’ân-ı Kerîm’de biz kullarını şöyle îkâz buyurmaktadır:<br />
<br />
“Hakkında kesin mâlûmâtın olmayan bir şeyin ardına düşme! Çünkü kulak, göz ve gönül, (yâni) bütün bunlar, yaptıkları şeylerden suâl olunacaklardır.” (el-İsrâ, 36)<br />
<br />
Kendisinin tamâmen suçsuz olduğunu ispatlayıp halkın töhmetinden kurtulan Hazret-i Yûsuf -aleyhisselâm-, yine de nefsin hîlesinden Cenâb-ı Hakk’a sığınarak dedi ki:<br />
<br />
“(Bununla beraber) ben nefsimi temize çıkarmıyorum. Çünkü nefs aşırı bir şekilde (olanca şiddetiyle) kötülüğü emreder. Meğer ki Rabbim merhamet edip korumuş ola! Şüphesiz Rabbim hatâları örten ve çok merhamet edendir.” (Yûsuf, 53)[11]<br />
<br />
Bir başka âyet-i kerîmede Allâh Teâlâ şöyle buyurur:<br />
<br />
“…Eğer üstünüzde Allâh’ın lutuf ve merhameti olmasaydı, içinizden hiçbir kimse temize çıkamazdı. Fakat Allâh, dilediğini arındırır. Allâh hakkıyla işitir ve bilir.” (en-Nûr, 21)<br />
<br />
Bu bakımdan kula düşen, istiğfâr, ilticâ ve tazarrûya sarılmak sûretiyle nefsin şerrinden muhâfaza olunmayı ve âhirete yüz akıyla varabilmeyi Rabbinden niyâz etmektir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">ALLAH KÖLEYİ SULTAN EDER</span></span><br />
<br />
Nihâyet Hazret-i Yûsuf’taki ince siyâset, zekâ ve fevkalâdeliği fark eden Melik, onu yüksek bir makâma getirmek istedi. Bu hâl âyet-i kerîmede şöyle ifâde edilmektedir:<br />
<br />
“Melik: «–Getirin O’nu bana! O’nu kendime husûsî bir müsteşâr edineyim.» dedi. Onunla konuşunca da: «–Sen bundan böyle, nezdimizde yüksek bir makam sâhibi ve tam îtimâd edilen bir müsteşârsın.» dedi.” (Yûsuf, 54)<br />
<br />
Yûsuf -aleyhisselâm- zindandan çıkarken kapısına şunları yazdı:<br />
<br />
“Burası belâlar menzili, diriler kabri, düşmanların hasımları aleyhine sevinerek güldüğü ve dostların imtihân edildiği mahaldir.”<br />
<br />
Ardından gusledip yeni elbiselerini giydi. Zindandakiler için de şöyle duâ etti:<br />
<br />
“Allâh’ım sâlihlerin kalblerini onlara meylettir ve dostlarının haberlerini onlardan gizleme!”<br />
<br />
Melik’in huzûruna girince de:<br />
<br />
“Allâh’ım! Bundan gelecek hayırdan evvel ve daha ziyâde Sen’den hayır beklerim. Bunun şerrinden Sen’in izzet ve kudretine sığınırım.” dedi.<br />
<br />
Bu hükümdar, Yûsuf -aleyhisselâm-’ı satın almış olan Azîz değildir. Züleyhâ’nın kocası olan Azîz, rivâyete göre Yûsuf -aleyhisselâm- zindandan çıkmadan ölmüştü. Burada bahsedilen hükümdar, Arabistan’dan gelerek dörtyüz yıl Mısır’da hüküm süren sülâleden, fazîletli bir zât idi. Çok lisân bilirdi. Yûsuf -aleyhisselâm-’ın kendinden daha fazla lisân bildiğini görünce çok şaşırdı. Daha sonra rüyâsının tâbirini bir de Yûsuf -aleyhisselâm-’ın bizzat kendisinden dinlemek istedi. Hazret-i Yûsuf ise daha evvel anlattıklarını tekrar anlattı. Bu güzel tâbir karşısında hayran kalan Melik, nasıl bir tedbîr almak gerektiğini sordu.<br />
<br />
Yûsuf -aleyhisselâm- şöyle cevapladı:<br />
<br />
“–Bolluk yıllarında çok ekin ekerek stok yapmalı. Böylece kıtlık yıllarında hem kendi geçiminizi te’min etmiş, hem de ihrâcat yaparak hazîneye gelir sağlamış olursunuz.”<br />
<br />
Bu sefer Melik:<br />
<br />
“–Peki, bu işi kim yapacak?” diye sorunca, Hazret-i Yûsuf:<br />
<br />
“«Beni ülkenin hazîneleri üzerine tâyin et! Çünkü ben (onları) çok iyi korurum ve bu işleri iyi bilirim.» dedi.” (Yûsuf, 55)<br />
<br />
Bu âyetten anlaşıldığına göre, adâleti ve dînin hükümlerini ikâme etmeye muktedir bir kimsenin, idârî bir vazîfeyi taleb etmesi câizdir. Ancak müslümanların kendi aralarında böyle isteklerin peşinde koşmaları câiz değildir.<br />
<br />
Ebû Mûsâ el-Eş’arî -radıyallâhu anh- şöyle demiştir:<br />
<br />
Amcamın oğullarından ikisiyle Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in huzûruna girmiştim. Onlardan biri:<br />
<br />
“–Yâ Rasûlallâh! İdâresini Cenâb-ı Hakk’ın sana verdiği vazîfelerden birine bizi âmir tâyin et!” dedi. Öteki amca oğlu da benzeri bir şey söyledi.<br />
<br />
Bunun üzerine Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurdu:<br />
<br />
“–Vallâhi biz isteyeni veya vazîfe hırsı bulunan kimseyi idâreci yapmıyoruz.” (Buhârî, Ahkâm, 7; Müslim, İmâre, 15)<br />
<br />
Bu hadîs-i şerîften de anlaşılacağı üzere, vazîfe verecek mevkîde bulunan kimseler işi mutlakâ ehline vermeli, vazîfeye tâlip olan insanların şahsî talep, arzu ve isteklerine değil, liyâkatlerine îtibâr etmelidirler.<br />
<br />
Yûsuf -aleyhisselâm-’ın idârî bir vazîfeye tâlib oluşunu bildiren yukarıdaki âyet-i kerîme, aynı zamanda Allâh’ın emrini hâkim kılıp bâtılı defetmek ve Hakk’ın bütün kudret ve varlığıyla zuhûr etmesi için başka çârenin kalmadığı zamanlarda, idâreyi kâfirin ve zâlim sultânın elinden almanın vâcib olduğuna da delâlet etmektedir. Ancak bu vazîfe ağırdır ve mes’ûliyeti pek büyüktür. Dolayısıyla lâyık olanlara âittir. İşte Yûsuf -aleyhisselâm- da, bu husustaki bütün şartları kendisinde yüksek derecede taşıdığı için ıslâh-ı âlem maksadıyla ve vaziyetin gerekli kılması sebebiyle mâliye nezâretini üzerine almış oldu.<br />
<br />
Cenâb-ı Hak şöyle buyurur:<br />
<br />
“İşte Biz böylece Yûsuf’a orada dilediği gibi hareket etmek üzere ülke içinde yetki (kudret ve şeref) verdik. Biz rahmetimizi kime dilersek, ona nasîb ederiz. Ve güzel davrananların mükâfâtını zâyî etmeyiz.<br />
<br />
Îmân edip takvâ yolunu tutanlar (kötülüklerden sakınanlar) için ise âhiret mükâfâtı elbette daha hayırlıdır.” (Yûsuf, 56-57)<br />
<br />
Melik, kendi selâhiyetlerini kullanmasına dahî müsâade ederek bütün Mısır’ı Yûsuf -aleyhisselâm-’ın idâre ve tasarrufuna verdi. Bir peygambere göstermiş olduğu şu izzet ve îtimad dolayısıyladır ki, Melik, Allâh’ın lutfu ile Yûsuf -aleyhisselâm-’ın huzûrunda îmân etti. Beraberindeki birçok insan da onunla birlikte îmân ettiler. Çünkü Yûsuf -aleyhisselâm- onlara peygamber olarak gönderilmişti ve kendilerini tevhîde dâvet ediyordu.<br />
<br />
Bilinmelidir ki, lutuf ve kerem, ezelî saâdete bir vesîledir. Bu güzellikler, bir kâfirden bile gelse, mü’min kimse, böyle bir anda onu, -gönlündeki yumuşama ve cömertlik hasletinden istifâde ederek- îmân ve tevhîde dâvet etmekten gaflet etmemelidir. Zîrâ bu vesîleyle o kâfirin kurtuluşa ereceği ümîd edilir.<br />
<br />
Kendisine Mısır’ın idâre ve tasarrufu verilen Hazret-i Yûsuf -aleyhisselâm-, bu vazîfeye başlar başlamaz tarıma ehemmiyet verdi. Üretimi artırdı. İhtiyaç fazlası olan ürünleri stok etti. Kıtlık yılları gelince de, bu stok edilmiş olan mahsulleri hem kendi ülkesinin ihtiyaçları için kullandı, hem de ihraç ederek hazîneye gelir sağladı. İnsanlar her taraftan gelerek kendisinden erzak satın almaya başladılar.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">HZ. YUSUF’UN (A.S.) ZÜLEYHA İLE EVLENMESİ</span></span><br />
<br />
Bu sıralarda Züleyhâ, elindeki her şeyini dağıtmış ve hiçbir şeyi kalmamıştı. Yûsuf’a olan aşkından dolayı gözleri kurumuş ve bedeni çökmüştü. İhtiyar bir kadından farksızdı. Nihâyet Yûsuf’un yolu üzerinde bir harâbeye çekildi. Başından geçen hâdiseleri düşünerek hakîkati anladı ve tapmakta olduğu putun karşısına geçip:<br />
<br />
“–Yazıklar olsun sana ve sana kulluk edene! Şu ihtiyarlığıma, âmâlığıma ve fakirliğime merhamet etmedin! Bugünden itibâren seni inkâr ediyor ve Yûsuf’un Rabbine îmân ediyorum” dedi.<br />
<br />
Böylece hidâyete ererek sabah-akşam Allâh’ı zikre koyuldu.<br />
<br />
Birgün Yûsuf -aleyhisselâm- atına binmiş, maiyyetiyle birlikte Züleyhâ’nın hânesinin önünden geçmekteydi. Züleyhâ hemen evinden çıktı ve Yûsuf’un yolu üzerinde yüksek sesle şöyle dedi:<br />
<br />
“Tesbîh ederim o kudreti ki, sultanları günahları sebebiyle köle eder; köleleri de Hakk’a kullukları sâyesinde sultân eyler!..”[12]<br />
<br />
Allâh’ın emri ile rüzgâr bu sesi Yûsuf’un kulağına eriştirdi. Yûsuf da tanıyamadığı Züleyhâ’nın hâlini sordurdu. Züleyhâ, ancak Yûsuf’un kendisine derman olacağını söyleyerek O’nun huzûruna çıktı. Yûsuf -aleyhisselâm-’dan eski güzelliğinin ve gözlerinin kendisine verilmesi için duâ etmesini, ardından da kendisiyle evlenmesini taleb etti.<br />
<br />
Yûsuf -aleyhisselâm-, onun ilk iki arzusunu yerine getirdi ve Allâh’ın izni ile Züleyhâ’ya gözleri ve önceki güzelliği tekrar verildi. Ancak üçüncü talep husûsunda Yûsuf -aleyhisselâm- başını önüne eğdi ve murâkabeye daldı. O sırada Cebrâîl geldi ve Yûsuf -aleyhisselâm-’a:<br />
<br />
“–Ey Yûsuf! Rabbin sana selâm ediyor ve kadıncağızın talebini reddetmemeni emrediyor! Onunla izdivâc eyle; zîrâ o, dünyâda ve âhirette senin zevcendir!”<br />
<br />
Bu emir üzerine Yûsuf -aleyhisselâm- Züleyhâ’yı kendisine nikâhladı.<br />
<br />
Daha sonra Yûsuf -aleyhisselâm- ellerini semâya kaldırarak şöyle duâ etti:<br />
<br />
“Ey bana bunca nîmeti ihsân eden merhametlilerin en merhametlisi olan Allâh’ım! Sana nihâyetsiz hamd ü senâlar olsun!<br />
<br />
İlâhî! Üzerimdeki nîmetini tamamlamanı, bana babam Ya’kûb’un yüzünü göstermeni, beni de ona göstermekle onun da gözlerini nûrlandırmanı ve kardeşlerimin de benimle görüşme yollarını açmanı Sen’den dilerim Rabbim! Sen duâyı kabûl edensin, Sen her şeye kâdirsin!”<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">ERZAK ALMAYA GELEN KARDEŞLERİ VE HZ. YUSUF’UN (A.S.) GÜZEL PLANI</span></span><br />
<br />
Bu arada kıtlık sebebiyle Ya’kûb -aleyhisselâm- da Yûsuf’un öz kardeşi olan Bünyamin’i yanında alıkoyarak, diğer oğullarını erzak almak için Mısır’a gönderdi.<br />
<br />
Âyet-i kerîmelerde bu hâdise de şöyle anlatılır:<br />
<br />
“Yûsuf’un kardeşleri gelip O’nun huzûruna girdiler. (Yûsuf) onları hemen tanıdı. Kardeşleri ise onu tanıyamadılar. (Yûsuf) onların yüklerini hazırlayınca dedi ki: «–Sizin baba bir erkek kardeşinizi de getirin! Görmüyor musunuz, size tam ölçek veriyorum. Ben misâfirperverlerin en hayırlısıyım. Eğer onu bana getirmezseniz, artık benden bir ölçek dahî alamazsınız ve bir daha bana yaklaşmayın!” (Yûsuf, 58-60)<br />
<br />
Yûsuf -aleyhisselâm-’ın gelmeyen kardeşini de istemesi şu sebepledir: Kıtlık sebebiyle erzak, ihtiyaç kadar veriliyordu. Yardım alacak şahsın bizzat bulunması gerekiyordu. Hazret-i Yûsuf’un kardeşleri, gelemeyen baba ve kardeşleri için de birer hisse isteyince, Yûsuf -aleyhisselâm-, ihtiyar babayı mâzur sayarak, bir defaya mahsus erzak verdi. Fakat bir dahaki sefere öbür kardeşin de gelmesini şart koştu. Bu vesîleyle kardeşini görmeyi ve ondan haber almayı da istiyordu. Kardeşleri:<br />
<br />
“«–Onu babasından istemeye çalışacağız, herhâlde (bunu) yaparız.» dediler.<br />
<br />
(Yûsuf) emrindeki gençlere:<br />
<br />
«–Sermâyelerini yüklerinin içine koyun! Olur ki âilelerine döndüklerinde bunun farkına varırlar da belki yine (buraya) dönerler.» dedi.<br />
<br />
Bu şekilde babalarına döndükleri zaman dediler ki:<br />
<br />
«–Ey babamız! Erzak bize yasaklandı. Kardeşimiz (Bünyamin)’i bizimle berâber gönder de (onun sâyesinde) zahîre alalım. Biz O’nu mutlakâ koruyacağız!»<br />
<br />
Ya’kûb dedi ki:<br />
<br />
«–Daha önce kardeşi Yûsuf hakkında size ne kadar güvendiysem, bunun hakkında da size ancak o kadar güvenirim! (Ben onu sâdece Allâh’a emânet ediyorum.) Allâh en hayırlı koruyucudur. O, merhametlilerin en merhametlisidir.” (Yûsuf, 61-64)<br />
<br />
Ya’kûb -aleyhisselâm-:<br />
<br />
“Allâh en hayırlı koruyucudur. O, merhametlilerin en merhametlisidir.” deyince, Allâh Teâlâ şöyle buyurdu:<br />
<br />
“İzzet ve celâlim hakkı için, mâdem ki Sen, Bana bu şekilde tevekkül ediyorsun, Ben de Sen’i iki evlâdına birden kavuşturacağım!”<br />
<br />
Buradan anlaşılan şudur ki, mü’min, fânîlere değil, Allâh’a dayanıp güvenmeli, dâimâ O’na tevekkül etmelidir. Çünkü Allâh’tan başka her şeyin, öncelikle kendisi muhâfazaya muhtaçtır. Allâh Teâlâ ise, hiçbir şeye muhtaç değildir. Fakat Allâh’a tevekkül ederken de sebeplere sarılmayı terk etmemek îcâb eder.<br />
<br />
Ya’kûb -aleyhisselâm-’ın oğulları, Bünyamin’i de yanlarına alıp Mısır’a giderek erzak alabilmek için babalarına türlü diller döküyor ve O’nu râzı etmeye çalışıyorlardı:<br />
<br />
“Eşyâlarını açtıklarında ödemiş oldukları bedelin kendilerine iâde edildiğini gördüler. Dediler ki:<br />
<br />
«–Ey babamız! Daha ne istiyoruz. İşte sermâyemiz de iâde edilmiş. (Onunla yine) âilemize yiyecek getiririz, kardeşimizi koruruz ve bir deve yükü de fazla (zahîre) alırız. Çünkü bu (aldığımız) az bir miktardır.»” (Yûsuf, 65)<br />
<br />
Nihâyet Hazret-i Ya’kûb, Bünyamin’i göndermeye râzı oldu.<br />
<br />
“Dedi ki:<br />
<br />
«–Etrafınız kuşatılıp çâresiz kalmadıkça onu bana mutlakâ getireceğinize dâir Allâh adına sağlam bir söz vermediğiniz sürece onu sizinle göndermem!»<br />
<br />
Ona (istediği şekilde) teminat verdiklerinde dedi ki:<br />
<br />
«–Söylediklerimize Allâh şâhittir.»<br />
<br />
Sonra da şöyle dedi:<br />
<br />
«–Oğullarım! (Şehre) hepiniz bir kapıdan girmeyin; ayrı ayrı kapılardan girin! Ama Allâh’tan (gelecek) hiçbir şeyi (kazâyı) üzerinizden gideremem. Hüküm Allâh’tan başkasının değildir. Ben ancak O’na güvenip dayandım. Tevekkül edenler de yalnız O’na güvenip dayanmalıdırlar.»” (Yûsuf, 66-67)<br />
<br />
Ya’kûb -aleyhisselâm-’ın, oğullarına Mısır’a değişik kapılardan girmelerini emretmesi, onların gösterişli ve güzel giyimli olmaları, ayrıca daha önceki gelişlerinde Melik’ten kimsenin görmediği izzet ve ikrâmı görmeleri sebebiyle idi. Bu sebeple evlâdlarının kötü niyetli kimselerin kuracakları bir tuzaktan zarar görmelerini istemiyordu. Ayrıca herkesin hayret dolu nazarları onların üzerine dikilmişti. Beraber şehre girmeleri hâlinde başlarına bir kötülük gelebilirdi.<br />
<br />
Ya’kûb -aleyhisselâm-’ın bu nasîhatlerini dinleyen oğulları erzak almak üzere tekrar yola çıktılar.<br />
<br />
Âyet-i kerîmede buyrulur:<br />
<br />
“Babalarının kendilerine emrettiği şekilde ayrı ayrı kapılardan girdiklerinde (bu tedbir) Allâh’ın kendileri hakkındaki takdîri karşısında hiçbir fayda sağlamadı. Sâdece Ya’kûb’un içinden geçirdiği bir isteğin yerine getirilmesi oldu. O, şüphesiz bir ilim sâhibi idi. Çünkü kendisine Biz öğretmiştik. (Bunun içindir ki “Allâh’tan gelecek takdîri önleyemem” demişti.) Fakat insanların çoğu bu hakîkati bilmezler.” (Yûsuf, 68)<br />
BEN SENİN KARDEŞİN YUSUF’UM<br />
<br />
“Birâderleri Yûsuf’un yanına girince, Yûsuf öz kardeşi (Bünyamin’i) kendi yanına aldı ve: «–Bilesin ki ben senin kardeşinim, onların geçmişte bize yapmış oldukları şeylere aldırma!» dedi.” (Yûsuf, 69)<br />
<br />
Rivâyet edildiğine göre, Hazret-i Yûsuf, kardeşlerine yemek verdi. Onları sofraya ikişer ikişer oturttu. Bünyamin yalnız kalınca ağladı ve dedi ki:<br />
<br />
“–Kardeşim Yûsuf sağ olsaydı, o da benimle beraber otururdu.”<br />
<br />
Yûsuf -aleyhisselâm- da onu kendi sofrasına aldı. Yemekten sonra kardeşlerini yine ikişer ikişer evlere misâfir olarak dağıttı. Bünyamin yine yalnız kalmıştı. Bunun üzerine Hazret-i Yûsuf dedi ki:<br />
<br />
“–Bunun ikincisi yok! Öyleyse bu da benimle kalsın!”<br />
<br />
Böylece Bünyamin onun yanında geceledi.<br />
<br />
Hazret-i Yûsuf ona dedi ki:<br />
<br />
“–Ölen kardeşin yerine beni kardeş olarak kabûl eder misin?”<br />
<br />
Bünyamin cevâben:<br />
<br />
“–Senin gibi bir kardeşi kim bulabilir? Fakat Sen, babam Ya’kûb ile annem Rahîl’in evlâdından değilsin.” deyince, Hazret-i Yûsuf ağladı ve kalkıp Bünyamin’in boynuna sarıldı. Sonra gerçeği söyledi:<br />
<br />
“–Ben senin kardeşin Yûsuf’um! Onların bize yapmış oldukları şeylere aldırma!”<br />
<br />
Yûsuf -aleyhisselâm-’ın Bünyamin’e: “Onların geçmişte bize yapmış oldukları şeylere aldırma!” demesinde, Allâh’ın, hased edenlerin hîlelerini muvaffâkıyete eriştirmeyeceğine işâret vardır. Nitekim kardeşleri, Yûsuf’a neler yaptılar, ne hasedler ettiler ve nice ezâlar çektirdiler, fakat emellerine nâil olamadılar. Allâh Teâlâ önce iki kardeşi, sonra da babasıyla evlâdını birbirine kavuşturdu.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">HZ. YUSUF’UN (A.S.) BÜNYAMİN’İ ALIKOYMASI</span></span><br />
<br />
Yûsuf, kendisini kardeşi Bünyamin’e tanıttıktan sonra ona şöyle dedi:<br />
<br />
“–Ey kardeşim! Ben seni yanımda alıkoyacağım. Bilirsin ki, babamın benim ayrılığımdan dolayı gam ve kederi büyüktür. Eğer seni de burada alıkorsam, üzüntüsü daha da artacaktır. Fakat bir an evvel ona kavuşabilmemiz için böyle yapmamız gerekiyor. Ben bu hususta güzel bir plân hazırlayacağım.”<br />
<br />
Bünyamin’e böyle dedikten sonra:<br />
<br />
“Onların yüklerini hazırlatırken, su kabını, öz kardeşinin yükünün içine koydurdu. Kervan hareket edince de Yûsuf’un vazifelilerinden biri:<br />
<br />
«–Ey kafile! Durun, siz hırsızlık yapmışsınız!» diye nidâ etti.<br />
<br />
Onlar geri dönüp geldiler ve:<br />
<br />
«–Ne kaybettiniz?» dediler.<br />
<br />
Vazifelilerden biri:<br />
<br />
«–Hükümdârın su kabını kaybettik. Onu getirene bir deve yükü mükâfât var. Buna ben kefilim.» dedi.<br />
<br />
«–Allâh’a yemin olsun ki, biz ülkede fesat çıkarmak için gelmedik, siz de bunu biliyorsunuz. Hele hırsız hiç değiliz!» dediler.<br />
<br />
Vazifeliler:<br />
<br />
«–Peki, yalancı çıkarsanız, cezâsı ne?» dediler.<br />
<br />
«–Cezâsı, kimin yükünde çıkarsa, işte o onun cezâsıdır (yâni çalması sebebiyle kendisi rehin ve mahkûm olur). Biz zâlimleri (hırsızları) böyle cezâlandırırız.» dediler.” (Yûsuf, 70-75)<br />
<br />
Ya’kûb -aleyhisselâm-’ın şerîatinde hırsız, yakalanır ve çaldığı malın karşılığında mal sâhibine bir sene köle olarak hizmet ettirilirdi. Mısır kânunlarında ise, hırsıza sopa vurulur ve çaldığı malın iki misli ödettirilirdi. Hazret-i Yûsuf da, öz birâderi Bünyamin’i yanında alıkoyabilmek için onlara babalarının şerîatine göre cezâ vermek istedi ve onların eşyâlarını arattırdı.<br />
<br />
Âyet-i kerîmede buyrulur:<br />
<br />
“Yûsuf, öz kardeşinin yükünden önce, öbürlerinin eşyâlarını aratmaya başladı. Sonra su kabını kardeşinin yükünden çıkarttı. İşte Biz Yûsuf’a, kardeşini alıkoyması için böyle bir plân öğrettik. Yoksa, Allâh dilemedikçe hükümdârın kânununa göre, kardeşini almasına imkân yoktu. Biz dilediğimiz kimseleri pek üstün derecelere yükseltiriz. Her ilim sâhibinin üstünde daha iyi bilen biri bulunur.” (Yûsuf, 76)<br />
<br />
Yûsuf -aleyhisselâm- kardeşi Bünyamin’i yanında alıkoyabilmek için Allâh’ın emriyle firâset nümûnesi olan güzel bir plân hazırladı. Nakledildiğine göre plânını kardeşine de anlatıp onun da tasdiğini aldı.<br />
<br />
Yûsuf -aleyhisselâm-’ın böyle yapmaktan maksadı kardeşlerinden intikam almak değildi. Çünkü kendine yapılanları affetmişti. Lâkin onların yaptıkları işlerde bir de Allâh hakkı vardı ki, onu affetmek Yûsuf’un elinde değildi. Ancak o, kardeşlerinin Allâh katında da affa mazhar olmalarını istiyordu. Bu sebeple kendisini tanıtmadan önce, Allâh’ın hakkı nâmına târizli bir îkâz ihtivâ eden “Siz mutlakâ hırsızsınız!” suçlaması ile onları ciddî bir pişmanlık duygusuna sevk etmek istedi. Onların yaptıkları en müthiş cürüm (hırsızlık), bir hîle ile babalarından Yûsuf’u çalmalarıydı. Yusuf -aleyhisselâm- onları bütün yaptıkları kötülüklerden tevbeye yönlendirmek için Bünyamin’in bu şekilde kalmasını temin etti. Gerçekten de bundan sonraki gelişlerinde kardeşlerinin nasıl bir kalb yumuşaklığı ile ve ne kadar saf ve temiz düşüncelerle dönüp geldikleri görülmektedir.<br />
<br />
Dolayısıyla bu hâdise, ledünnî birtakım hikmetleri ihtivâ eden Rabbânî bir cezâ ve ilâhî bir terbiye olmuştur.<br />
<br />
Diğer taraftan henüz kendisini tanıtmak zamanının gelmediğini bilen Yûsuf -aleyhisselâm-, kardeşini alıkoymanın yollarını düşünürken bile istibdat ve zorbalığa başvurmamış, makâmının ve yetkisinin verdiği gücü kullanmamış, bunu suistimâl etmemiştir. Zulüm ve zorbalık şâibesi verecek davranışlardan sakınmış, meseleyi sırf adlî ve kânunî yollardan çözüme kavuşturmaya muvaffak olmuştur.<br />
<br />
Yûsuf -aleyhisselâm- bu şekilde aynı zamanda babasının şerîatini Mısır’da uygulama yolunu açmış oldu.<br />
<br />
Allâh bir şeyin olmasını murâd edince, sebeplerini de hazırlar. Onun için bir taraftan Yûsuf’a o çâreyi öğretip, kardeşlerinin hakemliğine mürâcaat ettirdiği gibi, diğer taraftan kardeşlerine de işi sezdirmeyerek o şekilde cevap ve hüküm verdirdi. Böylece hem ülkenin kânunlarını çiğnemeden, onları kendi ikrarlarıyla ilzâm eyledi, hem de babasının şerîatinden bir hükmün tatbîki ile Mısır hukuk geleneğine canlı ve amelî bir misâl kazandırdı.<br />
<br />
Yûsuf -aleyhisselâm-, bu plânıyla kardeşlerini tamamen çâresiz bırakarak, babalarının “ancak çâresiz kalmanız müstesnâ” sözüne uygun bir duruma düşürmüş, onları babalarına yemin ederek verdikleri sözün mes’ûliyetinden kurtarmıştır. (Elmalılı, IV, 2894-2898)<br />
<br />
Aranan su kabı Bünyamin’in yükünde çıkınca:<br />
<br />
“Onlar: «–Eğer o çalmışsa, zâten daha önce kardeşi de hırsızlık etmişti.» dediler. Yûsuf bu sözden duyduğu üzüntüyü içine attı ve onlara belli etmedi. İçinden de:<br />
<br />
«–Asıl kötü durumda olan sizsiniz. İleri sürdüğünüz iddiâların gerçek yönünü Allâh pek iyi biliyor.» dedi.” (Yûsuf, 77)<br />
<br />
Böylece kardeşleri; “Hayır, bu işte mutlakâ bir yanlışlık olmalı!” deyip kendilerini ve Bünyamin’i ithamdan kurtarmak için başka çâreler arayacak yerde, öfkeye kapılıp Yûsuf’a ve kardeşine duydukları husûmeti bir kere daha ağızlarından kaçırdılar.<br />
<br />
Hazret-i Yûsuf’a isnâd edilen hırsızlıkla alâkalı olarak farklı görüşler bulunmaktadır:<br />
<br />
1. Yûsuf’un ana tarafından dedesi putperest idi. Hazret-i Yûsuf’un annesi, babasının putlara tapmayı bırakması ümidiyle Yûsuf’a o putları çalıp kırmasını emretmiş, Yûsuf da bu işi yapmıştı.<br />
<br />
2. O, babasının sofrasından yiyecek alıp fakirlere vermişti. Babasının bir kuzu veya tavuğunu alıp fakirlere verdiği de söylenmiştir.<br />
<br />
3. Halası, Hazret-i Yûsuf’u çok severdi. Fakat Yûsuf büyüyünce babası onu yanına almak istedi. Halası da Yûsuf’tan bir türlü ayrılamıyordu. Bunun için İshak -alehisselâm-’dan kendisine mîras kalmış olan kuşağını Yûsuf’un beline bağladı. Sonra kaybolduğunu söyledi. Kuşak arandı ve Yûsuf’un üzerinden çıktı. Kânun gereği Yûsuf’u yanında alıkoydu.<br />
<br />
4. Bu bir iftirâdır. Çünkü onların kalbi, hâdisenin üzerinden uzun yıllar geçmesine rağmen hâlâ Yûsuf’a karşı öfkeyle dolu idi. Bu hâdise bir defa hased hastalığına yakalanan bir kalbin o hased ve kinden kolay kolay temizlenemeyeceğini göstermektedir. (Râzî, Mefâtihu’l-Gayb, XVIII, 147)<br />
<br />
Yine bu söz işârî mânâda, “Siz hırsızlarsınız!” ithâmının verdiği endişe ile söylenmiş ve ona karşılık âdeta ledünnî bir itâb olmuştur.<br />
<br />
Yûsuf’un kardeşleri:<br />
<br />
“Dediler ki:<br />
<br />
«–Ey vezir! Emin ol ki, bunun çok yaşlı bir babası var. Onun için yerine birimizi al. Gerçekten de biz seni muhsinlerden görüyoruz.»<br />
<br />
Yûsuf:<br />
<br />
«–Biz malımızı kimin yanında bulmuşsak onu alıkoyarız. Başkasını tutmaktan Allâh’a sığınırım. Çünkü biz öyle yaparsak zâlimler arasına girmiş oluruz!» dedi.” (Yûsuf, 78-79)<br />
<br />
Yûsuf’un kardeşleri, başlarına gelen bu hâdiseler üzerine ne yapacaklarını ve babalarına ne diyeceklerini düşünmeye başladılar. Âyet-i kerîmede onların hâli şöyle anlatılmaktadır:<br />
<br />
“Ne zaman ki, onu (Bünyamin’i) kurtarmaktan ümit kestiler, o zaman bir kenara çekilip aralarında fısıldaşarak konuşmaya başladılar.<br />
<br />
Büyükleri dedi ki:<br />
<br />
«–Babanızın sizden Allâh adına ahit aldığını ve daha önce Yûsuf konusunda ettiğiniz kusuru bilmiyor musunuz? Babam bana izin verinceye veya Allâh, hakkımda bir hüküm verinceye kadar ben artık buradan ayrılmam. Allâh, hükmedenlerin en hayırlısıdır. Siz dönün, babanıza: ‘–Sevgili babamız, inan ki bizler farkına varmadan oğlun hırsızlık yapmış. (Su kabının onun yükünde çıktığını gözlerimizle gördük.) Biz ancak bildiğimize şâhitlik ediyoruz. Yoksa biz gaybın bekçileri değiliz! İnanmazsan, gittiğimiz şehrin ahâlisine ve yine içinde geldiğimiz kafilede bulunanlara sor. Bütün samîmiyetimizle ifâde ediyoruz ki, söylediğimiz doğrunun ta kendisidir.’ deyin!»” (Yûsuf, 80-82)<br />
<br />
Kalkıp babalarına geldiler ve âbilerinin söylediklerini aynen aktardılar.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">MÜKAFAT KAPISINI AÇAN ÇİLE</span></span><br />
<br />
“(Babaları Ya’kûb):<br />
<br />
«–Hayır, hayır! Korkarım yine nefisleriniz size bir işi câzip gösterip (ayağınızı kaydırmıştır). Ne yapayım? Bu hâle (karşı sükûnet ve ümit içinde) güzelce sabretmekten başka yapacak şey yok. Ümid ederim ki Allâh bütün kaybettiklerimi bana lutfedecektir. Çünkü O alîmdir, hakîmdir.” (Yûsuf, 83)<br />
<br />
Yûsuf’un kardeşleri daha önce babalarına yalan söyledikleri için, bu sefer de söyledikleri doğru söze babaları inanmak istemedi. Onlara:<br />
<br />
“–Hayır, sizi nefisleriniz aldatıp böyle büyük bir işe sürüklemiş, yoksa bizim şerîatimizde hırsızın esîr olarak yakalanacağını azîz ne bilirdi?” dedi.<br />
<br />
“Onlardan yüz çevirdi de: «Ah Yûsuf’um ah!» diye sızlandı ve üzüntüden gözlerine ak düştü. Kederini içine gömdü.” (Yûsuf, 84)<br />
<br />
Yûsuf’u kaybettiği günden beri Ya’kûb -aleyhisselâm-’ın, gözüne uyku girmedi. O zaman yeryüzünde Allâh indinde Ya’kûb’dan şereflisi yoktu. Nihâyet ağlaya ağlaya Ya’kûb’un gözlerine ak indi. Bunun bir hikmetinin de, diğer oğullarını görüp hüzün ve kederinin daha fazla ziyâdeleşmemesi için olduğu söylenir.<br />
<br />
    Hz. Yakup (a.s.) Kaç Sene Ağladı?<br />
<br />
Ya’kûb -aleyhisselâm- kırk sene ağlamıştır. Onun âmâlığı husûsunda bazı büyükler şöyle demişlerdir:<br />
<br />
Allâh Teâlâ bu âmâlığı, Ya’kûb’a, Yûsuf’un dış görüntüsünü değil, onda tecellî eden cemâl-i mutlakı dâimî olarak seyretmesi için vermiştir. Çünkü Cenâb-ı Hakk’ın cemâl nûrları Yûsuf’ta tecellî etmişti ve Ya’kûb da bu sebeple Yûsuf’u fazla sevmekteydi. Ancak “hüsn-i mutlak” olan Mevlâ’ya karşı gayr-i irâdî bir hatâ sebebiyle Cenâb-ı Hak, Yûsuf’u O’ndan ayırdı. Yûsuf’un zâhirine nazar eden gözlerini aldı.<br />
<br />
Burada işâret edilir ki, kul, âlemin zâhirine baktığı zâhirî gözden ve gördüklerinden fânî olmadığı müddetçe, “Hüsn-i Mutlak”ı, yâni Cemâl-i İlâhî’yi müşâhedeye nâil olamaz!<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">ALLAH’IN RAHMETİNDEN ÜMİT KESİLMEZ</span></span><br />
<br />
“(Oğulları, Hazret-i Ya’kûb’a) şöyle dediler:<br />
<br />
«–Ömrün geçti gitti, hâlâ Yûsuf’u dilinden düşürmüyorsun. Vallâhi “Yûsuf!” diye diye kederden eriyeceksin veya büsbütün ölüp gideceksin.»<br />
<br />
(Hazret-i Ya’kûb): «–Ben, sıkıntımı, keder ve hüznümü sâdece Allâh’a arz ediyorum. Hem sizin bilemediğiniz birçok şeyi Allâh tarafından (vahiy yolu ile) biliyorum.» dedi.” (Yûsuf, 85-86)<br />
<br />
Daha sonra Ya’kûb -aleyhisselâm- oğullarına şöyle dedi:<br />
<br />
“–Ey oğullarım! Gidin de Yûsuf ve kardeşini iyice araştırın! Allâh’ın rahmetinden ümid kesmeyin! Çünkü kâfirler topluluğundan başkası Allâh’ın rahmetinden ümid kesmez!” (Yûsuf, 87)<br />
<br />
Bu âyet-i kerîmenin bizlere verdiği mesaj çok mühimdir. Buna göre kul, ne hâl üzere olursa olsun aslâ ye’se kapılmamalı ve Allâh’tan dâimâ ümidvâr olmalıdır. Zîrâ âyette buyrulduğu üzere ancak kâfirler Allâh’tan ümid keserler.<br />
<br />
Hadîs-i şerîfte de şöyle buyrulur:<br />
<br />
“Cenâb-ı Hak’tan ümid kesmeyen günahkâr, Allâh’tan ümid kesen âbidden Rabbine daha yakındır!” (Süyûtî, el-Câmiu’s-Sağîr, II, 68)<br />
<br />
Çünkü Allâh’tan ümid kesmek, Cenâb-ı Hakk’ın “Rahmân ve Rahîm” sıfatlarını idrâk etmemektir; merhamet-i ilâhiyeyi tanımamaktır. Hâlbuki Firavun bile, son nefesinde Allâh’ın adını zikretti.<br />
<br />
Allâh Teâlâ bir başka âyet-i kerîmede de:<br />
<br />
لاَ تَقْنَطُوا مِنْ رَحْمَةِ اللهِ<br />
<br />
“…Allâh’ın rahmetinden ümîdinizi kesmeyiniz!..” (ez-Zümer, 53) buyurmaktadır.<br />
YAKUP PEYGAMBER’İN OĞLU HZ. YUSUF’A (A.S.) MEKTUBU<br />
<br />
İşte bu minvâl üzere Ya’kûb -aleyhisselâm- da ümîdini yitirmeyerek Mısır Azîzi’ne, yâni Yûsuf’a oğullarıyla bir mektup gönderdi. Ya’kûb -aleyhisselâm- o zamanlar oğlu Yûsuf’un Mısır Azîz’i olduğunu bilmiyordu. Mektupta şöyle diyordu:<br />
<br />
“Bismillâhirrahmânirrahîm!<br />
<br />
Halîlullâh İbrâhîm oğlu İshâk’ın oğlu İsrâîl Ya’kûb’dan Mısır Azîzi’ne:<br />
<br />
Biz, başına bir çok belâlar gelmiş bir sülâleyiz. Ceddim İbrâhîm, Nemrûd’un ateşiyle mübtelâ kılındı; sabretti. Allâh da onu selâmete ulaştırdı. Babam da başka iptilâlarla imtihân edildi; sabretti. Allâh ona da mükâfât verdi. Bana gelince, ben de oğlum Yûsuf’u kaybettim. O’nun ayrılığından ağlaya ağlaya gözlerim görmez oldu, belim büküldü. Yanında rehin tuttuğun oğlumla kendimi tesellî ediyordum. Onun hırsızlık ettiğini söylemişsin. Bizim neslimizden olan hırsızlık yapmaz. Biz hırsız doğurmayız. Onu bana iâde edersen edersin, eğer etmezsen, sana öyle bir bedduâ ederim ki, yedi batın evlâdına tesir eder!”<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">HZ. YUSUF’UN (A.S.) BABASI YAKUP PEYGAMBER’E MEKTUBU</span></span><br />
<br />
Yûsuf -aleyhisselâm- bu mektubu alınca ağladı ve O da şu cevâbı yazdı:<br />
<br />
“Bismillâhirrahmânirrahîm!<br />
<br />
Mısır Azîzi’nden, İsrâîl Ya’kûb’a;<br />
<br />
Ey yaşlı kimse! Mektubun geldi. Okudum ve muhtevâsını anladım. Orada sâlih babalarından bahsedip her birinin belâlara dûçâr olduklarını ve sabrettiklerini yazıyorsun. Onlar nasıl iptilâlara sabrettilerse, sen de öyle sabret! Vesselâm!”<br />
<br />
    Peygamber Mektubu<br />
<br />
Ya’kûb -aleyhisselâm- bu cevâbı alınca:<br />
<br />
“–Allâh’a yemîn ederim ki, bu bir melik mektubu değil, bir peygamber mektubudur. Ve bunu yazan, olsa olsa Yûsuf’tur.” diyerek oğullarını mes’elenin aslını öğrenmeleri için tekrar Mısır’a gönderdi. Oğulları da hemen yola çıktılar:<br />
<br />
“Onlar Mısır’a varıp Yûsuf’un huzûruna girdiklerinde dediler ki:<br />
<br />
«–Ey Azîz! Bizi de, çoluk çocuğumuzu da kıtlık bastı, biz bu sefer pek az bir meblâğ getirebildik. Lütfen bize tahsîsâtımızı yine tam ölçek ver, ayrıca sadaka da ihsân eyle. Şüphesiz ki Allâh tasadduk edenleri fazlasıyla mükâfatlandırır.»<br />
<br />
(Yûsuf) dedi ki:<br />
<br />
«–Siz, câhilliğiniz döneminde Yûsuf ile kardeşine yaptığınız muâmeleyi elbette biliyorsunuz, değil mi?” (Yûsuf, 88-89)<br />
<br />
Tefsîrlerde ifâde edildiğine göre, Hazret-i Yûsuf’u kuyuya atan kardeşleri, en küçük kardeşleri olan Bünyamin’e de dâimâ hakâret ve eziyet ederlerdi.<br />
DESTANİ BİR AF<br />
<br />
“(Kardeşleri):<br />
<br />
«–Yoksa sen, gerçekten Yûsuf musun?» dediler.<br />
<br />
O da:<br />
<br />
«–(Evet) ben Yûsuf’um, bu da kardeşim!.. Allâh bize lutuflarda bulundu. Çünkü kim Allâh’tan korkar ve (belâlara katlanıp) sabrederse, şüphesiz Allâh güzel davrananların mükâfâtını zâyî etmez!» dedi.<br />
<br />
(Kardeşleri) dediler ki:<br />
<br />
«Allâh’a and olsun ki, hakîkaten Allâh Sen’i bize üstün kılmıştır. Gerçekten biz ise (size yaptıklarımızda) hatâ etmişiz.»<br />
<br />
(Yûsuf) dedi ki:<br />
<br />
«–Bugün size hiç başa kakma ve ayıplama yok; Allâh sizi affetsin! O, merhametlilerin en merhametlisidir.” (Yûsuf, 90-92)<br />
<br />
Bu âyet-i kerîmeler, aynı zamanda terbiye metodlarının en güzellerinden birine işâret etmektedir ki, o da, kötülüğe karşı iyilikle mukâbele etmektir. Zîrâ böylesine bir âlicenaplık karşısında ekseriyetle düşman olanın düşmanlığı son bulur; ne dost ne de düşman olan ortadaki kimse dostluğa meyleder; dost olanın ise muhabbeti artıp daha da yakın bir hâle gelir.<br />
<br />
Âyet-i kerîmede ne güzel buyrulur:<br />
<br />
“İyilikle kötülük bir olmaz. Sen (kötülüğü) en güzel bir şekilde (iyilikle) önle! O zaman seninle arasında düşmanlık bulunan kimse, bir de bakarsın ki, candan (samîmî) bir dost olmuş!” (Fussilet, 34)<br />
<br />
Bu hususta Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’den ibretli bir misâl arz edelim:<br />
<br />
Fahr-i Kâinât Efendimiz’in amcasının oğlu olan Ebû Süfyân bin Hâris, nübüvvetten evvel Peygamberimiz’in dostu idi. Nübüvvetten sonra ise, düşman kesilerek O’na hicviyeler yazdı. Peygamber şâiri Hassan bin Sâbit -radıyallâhu anh- da, bu hicviyelere cevap verirdi. Sonradan Ebû Süfyân bin Hâris, bu yaptıklarına pişmân oldu. Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Mekke Fethi için ashâbıyla yola çıktığında, Ebû Süfyân bin Hâris de Medîne-i Münevvere’ye doğru yola çıktı. Yolda Allah Rasûlü’ne rast geldi. Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Ebû Süfyân’ın yüzüne bakmadı. Ebû Süfyân, çok müteessir oldu. Hazret-i Ali -radıyallâhu anh-’ın öğrettiği: “Allâh’a and olsun ki, hakîkaten Allah Sen’i bize üstün kılmıştır. Gerçekten biz ise (size yaptıklarımızda) hatâya düşmüşüz.” âyeti ile özür diledi.<br />
<br />
Merhamet ve şefkat ummânı olan Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- de Yûsuf Sûresi’nden:<br />
<br />
“Bugün size karşı hiçbir başa kakma ve ayıplama yoktur. Allah sizi bağışlasın! O merhametlilerin en merhametlisidir.” meâlindeki âyet-i kerîmeyi okuyarak, onun ve diğerlerinin eski ayıplarını affetti.<br />
<br />
Ebû Süfyân, müslüman olduktan sonra utancından başını kaldırıp Fahr-i Kâinât Efendimiz’in yüzüne bakamazdı. (Vâkıdî, Meğâzî, II, 810-811; İbn-i Hişâm, Sîret, IV, 20-24; İbn-i Abdilber, el-İstiâb, IV, 1674)<br />
<br />
Âlemlere rahmet olarak gönderilen Rasûl-i Ekrem Efendimiz, Mekke’yi fethedip Kâbe’ye girince o sırada Kureyşliler Mescid-i Harâm’a dolmuşlar, Kâbe’nin çevresinde oturmuşlardı. Efendimiz’in ne yapacağını merakla bekliyorlardı.<br />
<br />
Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:<br />
<br />
“–Ey Kureyş cemaati! Ey Mekkeliler! Ne dersiniz? Şimdi, hakkınızda benim ne yapacağımı sanırsınız?” diye sordu.<br />
<br />
Kureyşliler:<br />
<br />
“–Biz, Sen’in hayır ve iyilik yapacağını düşünür ve «Sen hayır yapacaksın!» deriz. Sen, kerem ve iyilik sâhibi bir kardeş; kerem ve iyilik sâhibi bir kardeşoğlusun! Güç ve kudrete kavuştun, bizlere iyi davran!” dediler.<br />
<br />
Bunun üzerine Peygamber Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm-:<br />
<br />
“–Benim hâlimle sizin hâliniz, Yûsuf -aleyhisselâm- ile kardeşlerinin durumu gibi olacaktır. Yûsuf’un kardeşlerine dediği gibi, ben de: «Bugün size hiçbir başa kakma ve ayıplama yoktur! Allâh sizi bağışlasın! Çünkü O merhamet edenlerin en merhametlisidir!» (Yûsuf, 92) diyorum. Gidiniz, sizler, âzâd ve serbestsiniz!” buyurdu.<br />
<br />
Yüce Allâh o Kureyş müşriklerini eline düşürmüş, kendisine boyun eğdirmiş, yıllarca mü’minlere çektirdikleri eziyetlerin intikâmını alabilecek kudret bahşetmiş iken O Rahmet Peygamberi onları bu şekilde affetmiş ve serbest bırakmıştır. Bunun içindir ki Mekkelilere «Tulekâ: Âzâd edilmişler» ismi verilmiştir. (İbn-i Hişâm, Sîret, IV, 32; Vâkıdî, Megâzî, II, 835; İbn-i Sa’d, Tabakât, II, 142-143)<br />
<br />
Bu hâl, aynı zamanda Cenâb-ı Hakk’ın settâru’l-uyûb, yâni ayıpları örtücülük ve kusurları affedicilik sıfatının kulundaki kâmil bir tecellîsidir.<br />
<br />
Şâir Ziyâ Paşa, Yûsuf -aleyhisselâm- ile kardeşleri arasındaki bu hâdiseyi şu şekilde mısrâlara dökmüştür:<br />
<br />
Zâlimlere birgün dedirir kudret-i Mevlâ:<br />
<br />
Tallâhi lekad âserakellâhu aleynâ[13]<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">GÖMLEĞİMİ BABAMIN GÖZLERİNE SÜRÜN</span></span><br />
<br />
Yûsuf -aleyhisselâm- kardeşlerine sabah-akşam ziyâfet veriyordu. Kardeşleri ise daha önce O’na yaptıklarını hatırlayarak onun bu izzet ü ikrâmı karşısında son derece mahcûb oluyorlardı. Hazret-i Yûsuf’a bir adam göndererek dediler ki:<br />
<br />
“–Sen, bizi sabah-akşam ziyâfete dâvet ediyorsun! Fakat biz, sana karşı yaptıklarımızdan dolayı Sen’den utanıyoruz!”<br />
<br />
Yûsuf -aleyhisselâm- da onlara şöyle cevap verdi:<br />
<br />
“–Mısırlılar, şimdiye kadar bana hep ilk gördükleri gözlerle bakıyorlar ve «–Yirmi dirheme satılmış bir köleyi bu mertebeye yükselten Allâh’ı tenzîh ederiz!» diyorlardı. Şimdi ise sizin sâyenizde şeref kazandım. Çünkü benim, sizin kardeşiniz ve İbrâhîm -aleyhisselâm- gibi büyük bir peygamberin torunu olduğumu anladılar.”<br />
<br />
Yûsuf -aleyhisselâm- bu sözlerini fahretmek için değil, kardeşlerinin gönlünü almak, onları rahatlatmak ve mahcûbiyetlerini hafifletmek için söylüyordu. Bu hâl, O’nun affedicilik ve kerem sıfatlarının enginliğini ortaya koymaktaydı.<br />
<br />
Kardeşlerini böylesine engin bir merhametle affeden Hazret-i Yûsuf -aleyhisselâm-, babasının gözlerinin şifâ bulması için ona gömleğini gönderirken kardeşlerine şöyle dedi:<br />
<br />
“Benim şu gömleğimi götürün de babamın yüzüne sürün! O artık rahatlıkla görmeye başlar. Sonra da bütün âilenizi bana getirin!” (Yûsuf, 93)<br />
<br />
“Kâfile (gömleği götürmek üzere Mısır’dan) ayrılınca, babaları (yanındakilere:)<br />
<br />
«–Eğer bana bunamış demezseniz, inanın ki şimdi Yûsuf’un kokusunu alıyorum!» dedi.<br />
<br />
(Onlar da):<br />
<br />
«–Vallâhi sen hâlâ eski şaşkınlığındasın!» dediler.” (Yûsuf, 94-95)<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">HZ. YAKUP’UN (A.S.) GÖZLERİNİN AÇILMASI</span></span><br />
<br />
“(Fakat) müjdeci gelip de gömleği onun yüzüne koyar koymaz derhal eskisi gibi görmeye başladı.<br />
<br />
(O zaman Ya’kûb):<br />
<br />
«–Ben size, sizin bilemeyeceğiniz şeyleri Allâh tarafından (vahiy ile) muhakkak biliyorum, demedim mi?» dedi.” (Yûsuf, 96)<br />
<br />
Gömleği getiren bu müjdeci Yehûda idi. Onun:<br />
<br />
“–Kanlı gömleği babama ben götürmüş ve onu kedere boğmuştum. Şimdi de bu gömleği yine ben götüreyim de sevincine sebep olayım!” diyerek Mısır’dan Kenan iline kadar büyük bir heyecan içinde, başaçık, yalınayak yürüdüğü rivâyet edilir.<br />
<br />
Bu gömlek, İbrâhîm -aleyhisselâm- ateşe atılacağı zaman Cebrâîl -aleyhisselâm- tarafından cennetten getirilmiş olan gömlekti.<br />
<br />
Hazret-i Mevlânâ -kuddise sirruh-, yukarıdaki mevzû ile alâkalı olarak; şöyle buyurur:<br />
<br />
“Ya’kûb’un, Yûsuf’un yüzünde gördüğü fevkalâdelik, kendine mahsûs idi. O nûru görmek Yûsuf’un birâderlerine nasîb olmamıştı. Kardeşlerinin gönül âlemi Yûsuf’u (hakîkî vechesiyle) görmekten ve anlamaktan uzak idi.”<br />
<br />
“Ya’kûb, kendi husûsiyetlerini Yûsuf’ta görünce gönlü O’na kaymıştı.”<br />
<br />
“Ya’kûb’da Yûsuf’un bir câzibesi vardı. Bundan dolayı Yûsuf’un gömleğinin kokusu O’na çok uzak bir yerden dahî ulaştı. Gömleği taşıyan kardeşi ise o kokuyu duymaktan mahrûm idi.”<br />
<br />
“Çünkü Yûsuf’un gömleği, kardeşinin elinde bir emânet idi. Kardeşi, gömleği götürüp Hazret-i Ya’kûb’a teslîm ile mükellefti. Yâni o gömlek, kardeşinin elinde, köle tüccarı elinde bulunan mûtenâ bir câriye gibiydi. Köle tüccarının nefsi için değildi. Satıcıdan başkasına âitti.”<br />
<br />
“Çok âlim vardır ki, irfândan nasîbi yoktur. İlim hâfızı olmuştur da, Allâh’ın habîbi olamamıştır.”<br />
<br />
Yûsuf -aleyhisselâm-’ın gömleği ile Ya’kûb -aleyhisselâm-’ın gözlerinin açılması, eşyâ ile olan teberrük ve istiâneye bir misâl niteliğindedir.<br />
<br />
“(Oğulları) dediler ki:<br />
<br />
«–Ey babamız! (Allâh’tan) bizim günahlarımızın affını dile! Çünkü biz gerçekten günahkâr olduk.»<br />
<br />
(Ya’kûb da):<br />
<br />
«–Sizin için bir müddet sonra Rabbimden af dileyeceğim. Hakîkaten çok bağışlayan ve çok merhamet eden ancak O’dur.» dedi.” (Yûsuf, 97-98)<br />
<br />
Ya’kûb -aleyhisselâm- «Sizin için bir müddet sonra istiğfâr edeceğim!» demek sûretiyle, önce mazlum tarafından affedilmeleri gerektiğine dikkat çekmiştir. Nitekim onlar için istiğfârı da, Hazret-i Yûsuf -aleyhisselâm- ile görüştükleri zamana kadar ertelemiştir.<br />
<br />
Ya‘kûb -aleyhisselâm-’ın bu tavrını, duâ ve istiğfârı daha makbul olduğu bir vakte bıraktığı şeklinde îzâh edenler de bulunmaktadır.<br />
<br />
Nitekim Muhârib bin Dessar’dan şöyle rivâyet edilmiştir:<br />
<br />
Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh-, bir seher vakti mescide geldiğinde birinin:<br />
<br />
“–Allâh’ım çağırdın, icâbet ettim; emrettin, itaat ettim. İşte şu seher vakti beni bağışla!” dediğini işitti.<br />
<br />
Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh- sese kulak verdi ve sesin, Abdullâh bin Mes’ûd -radıyallâhu anh-’dan geldiğini anladı. Durumu Abdullâh’a sorunca şöyle dedi:<br />
<br />
“–Şüphesiz Ya’kûb -aleyhisselâm- oğullarına: «Sizin için bir müddet sonra istiğfâr edeceğim.» diyerek istiğfârını seher vaktine tehir etmiştir. Nitekim Allâh Teâlâ «Seherlerde istiğfâr edenler.» (Âl-i İmrân, 17) âyetiyle böylelerini medheder.” (Taberî, Tefsîr, XIII, 85)<br />
<br />
Bir rivâyette de Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuşlardır:<br />
<br />
“Rabbimiz her gece dünyâ semâsında iner[14] ve:<br />
<br />
«Tevbe eden yok mu, onun tevbesini kabûl edeyim? İsteyen yok mu, ona istediğini vereyim? İstiğfâr eden yok mu, onu bağışlayayım?» diye nidâ eder.” (Müslim, Müsâfirîn, 168-170)<br />
<br />
Diğer bir hadîs-i şerîfte ise:<br />
<br />
“Hazret-i Ya’kûb, oğulları için istiğfâr etmeyi Cuma gecesine tehir etmiştir.” (Tirmizî, Deavât, 114) buyrulmaktadır.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">VUSLAT VE GERÇEKLEŞEN DUA</span></span><br />
<br />
Hazret-i Yûsuf’la beraber hükümdar ve bütün halk, Hazret-i Ya’kûb ve âile efrâdını karşılamaya çıkmışlar, saf tutmuşlardı. Karşı karşıya geldiklerinde Hazret-i Ya’kûb, Hazret-i Yûsuf ve orada bulunanlar atlarından indiler ve iki peygamber birbirini hasretle kucakladı.<br />
<br />
Allâh Teâlâ şöyle buyurur:<br />
<br />
“(Hep beraber Mısır’a gidip) Yûsuf’un yanına girdikleri zaman O, ana ve babasını kucakladı. (Onları yanına aldı ve):<br />
<br />
«–Allâh’ın irâdesi ile hepiniz emniyet içinde Mısır’a girin!» dedi.” (Yûsuf, 99)<br />
<br />
Büyük mükâfâtlar, dâimâ büyük sabırların, musîbetlerin ve iptilâların arkasından gelir.<br />
<br />
Hazret-i Ya’kûb -aleyhisselâm- bu kavuşmanın hemen ardından ellerini kaldırıp Allâh’a şükrederek şöyle duâ etti:<br />
<br />
“Allâh’ım! Yûsuf için feryâdlarımı, onun ayrılığından dolayı sabrımın azlığını ve oğullarımın kardeşlerine yaptıklarını mağfiret eyle!”<br />
<br />
Hazret-i Yûsuf da büyük bir şükür ve hamd hâlindeydi:<br />
<br />
“Anne ve babasını tahtının üstüne çıkartıp oturttu ve hepsi O’na kavuştukları için secdeye kapandılar.<br />
<br />
(Yûsuf) dedi ki:<br />
<br />
«–Ey babacığım! İşte bu, daha önce (gördüğüm) rüyânın tahakkukudur. Gerçekten Rabbim onu doğru çıkardı. Hakîkaten Rabbim bana (çok şey) lutfetti. Çünkü beni zindandan çıkardı ve şeytan benimle kardeşlerimin arasını bozduktan sonra sizi çölden getirdi. Şüphesiz ki Rabbim, dilediğine lutfedicidir. Şüphesiz ki O, çok iyi bilendir, hikmet sâhibidir.»” (Yûsuf, 100)<br />
<br />
Hazret-i Yûsuf -aleyhisselâm-, Allâh’ın kendisine lutfettiği nîmetlerin kemâle erdiğini görünce, bu dünyânın karar kılınacak mekân olmadığını, burada bulunan her şeyin fânî olduğunu ve kemâlden sonra zevâlin geleceğini anlamıştı. Kendisine lutfedilen büyük nîmetleri zikrederek Rabbi’ne gücü nisbetinde şükür ve niyazda bulunmaya devâm etti:<br />
<br />
“Ey Rabbim! Mülkten bana (nasîbimi) verdin ve bana (rüyâda görülen) hâdiselerin tâbirini de öğrettin. Ey gökleri ve yeri yaratan! Sen dünyâda da âhirette de benim sâhibimsin! Benim cânımı müslüman olarak al ve beni sâlihler zümresine ilhâk eyle!” (Yûsuf, 101)<br />
<br />
    Salihlerle Beraber Olma<br />
<br />
Dikkat edilirse bu âyet-i kerîmelerde Yûsuf -aleyhisselâm-, bütün mü’minlere örnek teşkil edecek güzel davranışlar sergilemektedir. Canına kastederek kendisini kuyuya atan kardeşlerinden intikam alabilecek kuvvet ve iktidar sâhibi olduğu hâlde onlara gösterdiği âlicenaplık, nezâket, olgunluk ve müsâmaha, ahlâkî kemâlâtın zirvelerine işâret etmektedir. O, kölelikten sultanlığa yükselişini hep Allâh’ın lutfuna bağlamış ve nefsine en ufak bir pay dahî çıkarmamıştır. Kardeşleri tarafından şahsına karşı yapılan en kötü hareketi bile te’vîle gayret etmiş ve hatâyı şeytana nisbet ederek kusurlarını yüzlerine vurmamıştır. Sonunda Cenâb-ı Hakk’a yaptığı ilticâsı da O’nun Allâh Teâlâ ile nasıl bir maiyyet içerisinde bulunduğunu ve dâimâ “son nefes” endişesi taşıdığını göstermektedir. Tasavvufun en esaslı düsturlarından biri olan “sâlihlerle beraber olma” hassâsiyetinin en bâriz bir misâlini Yûsuf -aleyhisselâm-’ın bu duâsında görmekteyiz.<br />
<br />
    Hz. Yakup’un (a.s.) Vefatı ve Defnedilmesi<br />
<br />
Rivâyete göre, Hazret-i Yakup -aleyhisselâm- Mısır’da oğlu Yusuf -aleyhisselâm-’ın yanında yirmidört sene kaldıktan sonra vefât etti. Vasiyeti üzerine nâşı, Şam’da defnedilmiş bulunan babası İshâk -aleyhisselâm-’ın yanına gömüldü.<br />
HZ. YUSUF’UN (A.S.) KABRİ NEREDE?<br />
<br />
Hazret-i Yusuf da babasından sonra yirmi üç yıl daha yaşadı. O’nun nâşını da Mısırlılar mermer bir sandık içine koyarak Nil’e gömdüler. Mısırlılar O’nu çok sevdikleri için Hazret-i Yusuf’un kendi memleketlerinde kalmasını istemişlerdi. Daha sonra Hazret-i Musa -aleyhisselâm-, O’nun nâşını bularak babası Hazret-i Yakup’un yanına götürüp defnetti.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">YUSUF SURESİ’NİN SON AYETLERİ</span></span><br />
<br />
Müşrikler, yahûdîlerden aldıkları akılla Peygamber Efendimizi imtihan edercesine bazı suâller sormuşlardı. Bunun üzerine Cenâb-ı Hak da bu âyet-i kerîmeleri inzâl etti.<br />
<br />
Allâh Teâlâ bu kıssayı ve benzeri gayb haberlerini Rasûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz vâsıtasıyla insanlara bildirerek Peygamber’inin ve Kitâb’ının hak olduğunu ispat etmiştir. Ancak kâfirler, bütün bu delillere rağmen kendilerinden herhangi bir ücret beklemeden canhırâş bir şekilde tebliğine devâm eden Allâh Rasûlü’ne yine de îmân etmediler. Onların bu inadı karşısında Cenâb-ı Hak, Rasûlü’nü şöyle tesellî buyurdu:<br />
<br />
“(Habîbim!) İşte bu (Yûsuf kıssası), sana vahyettiğimiz gayb haberlerindendir. Yoksa onlar, tuzak kurmak ve hîlelerini kararlaştırmak için toplandıklarında elbette Sen onların yanında bulunmuyordun. Sen ne kadar çok arzu etsen de insanların çoğu îmân edecek değillerdir. Hâlbuki Sen bunun için (peygamberlik vazîfeni îfâ için) onlardan bir ücret de istemiyorsun! Kur’ân âlemler için ancak bir öğüttür.” (Yûsuf, 102-104)<br />
<br />
Ayrıca kâfirlerin bu inkârı sâdece Rasûlullâh’ın peygamberliğine ve O’na vahiyle bildirilen âyetlere mahsus da değildir:<br />
<br />
“Göklerde ve yerde nice deliller vardır ki, onlar bu delillerden yüzlerini çevirip geçerler. Onların çoğu, ancak ortak koşmak sûretiyle Allâh’a îmân ederler.” (Yûsuf, 105-106)<br />
<br />
Yâni onlar, Allâh’ın varlığını büsbütün inkâr etmeseler de açık veya gizli bir şirk karıştırmadan Allâh’a inanmazlar.<br />
<br />
“Acaba onlar, farkında olmadıkları bir sırada Allâh’ın azâbının kendilerini kuşatmasından, yahut ansızın kıyâmetin kopmasından emin midirler? (Habîbim!) De ki: «İşte benim yolum budur! Ben insanları Allâh’ın yoluna, (düşünmeksizin, taklit yolu ile değil) delile dayanarak, idrâklerine hitâb ederek dâvet ediyorum. Ben ve bana tâbî olanlar böyleyiz. Allâh’ı bütün noksanlıklardan tenzîh ederim. Ben aslâ müşriklerden değilim.»” (Yûsuf, 107-108)<br />
<br />
Bu âyet-i kerîme de gösteriyor ki, dîne dâvet ancak belli şartlarla câiz ve istifâdeli olur. Yâni körükörüne ve birtakım bâtıl maksatlar için veya nefsânî hevesler uğruna değil; basîret üzere, ne dediğini bilerek, ihlâs ve samîmiyetle, edeb, nezâket ve hikmet çerçevesinde, ancak Allâh rızâsı gözetilerek tebliğde bulunulmalıdır. Yoksa din ve dindarlık sırf bir isimden ve boş bir iddiâdan ibâret kalır.<br />
<br />
“Senden önce de, şehirler halkından kendilerine vahyettiğimiz erkeklerden başkasını peygamber göndermedik. (Kâfirler) yeryüzünde hiç gezmediler mi ki, kendilerinden evvelkilerin âkıbetlerinin nice olduğunu bir görsünler! Allâh’ın emirlerine tam uyanlar için âhiret yurdu, elbette daha hayırlıdır. Hâlâ aklınızı kullanmıyor musunuz?” (Yûsuf, 109)<br />
<br />
Bu âyet-i kerîme, «Allâh, peygamber olarak melekleri gönderseydi ya!» diyen kâfirlere cevap olarak nâzil olmuştur.<br />
<br />
“Nihâyet peygamberler ümidlerini yitirip de kesinlikle yalanlandıklarına inandıkları sırada onlara yardımımız gelir ve dilediğimiz kimse kurtuluşa erdirilir. (Fakat) mücrimler gürûhundan azâbımız aslâ geri çevrilmez!” (Yûsuf, 110)<br />
<br />
Cenâb-ı Hak, Kur’ân-ı Kerîm’in ve Kur’ân kıssalarının insanlar için ehemmiyetini bildirerek sûreyi şöyle nihâyete erdirir:<br />
<br />
“And olsun ki onların (geçmiş peygamberler ve ümmetlerinin, Yûsuf -aleyhisselâm- ve kardeşlerinin) kıssalarında akıl (ve gönül) sâhipleri için pek çok ibretler vardır. (Bu Kur’ân) uydurulabilecek bir söz değildir. Ancak o kendinden evvelkileri tasdîk eden, her şeyi açıklayan (bir kitâb); îmân eden bir toplum için hidâyet ve rahmettir!” (Yûsuf, 111)<br />
<br />
Hiç şüphesiz ki Azîm olan Allâh, her şeyi en doğru bir şekilde buyurmuştur!..<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Dipnotlar:</span></span><br />
<br />
[1] Bkz. Buhârî, Deavât, 1.<br />
<br />
[2] Ahsenü’l-kasas: En güzel anlatış veya en güzel kıssa, hikâye, menkıbe mânâlarına gelir. Kıssa kelimesi, esâsen izi sürülmeye ve tâkip edilmeye değer hâl mânâsınadır. Bir haber veya hikâyenin kıssa adını alabilmesi, izlenmeye ve yazılmaya değer bir husûsiyet taşımasına bağlıdır.<br />
<br />
[3] Bkz. Yûsuf, 102.<br />
<br />
[4] Bkz. Yûsuf, 111.<br />
<br />
[5] Bkz. Kurtubî, el-Câmî, IX, 120.<br />
<br />
[6] Ha­dis şâ­rih­le­ri, “za­ma­nın yak­laş­ma­sı” ifâ­de­si­ni, kıyâmete ya­kın ya da sa­ba­ha ya­kın (se­her vak­ti) ola­rak açık­la­mış­lar­dır.<br />
<br />
[7] Sâ­dık rü­yâ­nın, nü­büv­ve­tin kırk al­tı­da bi­ri ol­ma­sı husûsu şöy­le açık­lan­mış­tır: Ra­sûl-i Ek­rem -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem-’in pey­gam­ber­li­ği 23 se­ne sür­müş­tür. Nü­büv­ve­tin ilk al­tı ayı, sâ­dık rü­yâ­lar şek­lin­de gerçekleştiğinden, bu süre (altı ay) yirmi üç yılın “kırk altıda bir”ine tekâbül etmektedir. Rüyâ hakkında geniş bilgi için bkz. Osman Nûri TOPBAŞ, Îmândan İhsâna TASAVVUF, s. 389-395.<br />
<br />
[8] Allâh Teâlâ Yahyâ ve Îsâ -aleyhimesselâm-’a vahyi bülûğ çağlarından itibâren göndermiştir. Bunun gibi bazı kullarını önceden hazırlayıp dilediği vakit kendilerine nübüvvet kapılarını açmıştır. Allâh -celle celâlühû- bazı kullarına da, daha küçük yaşlarındayken velâyet kapısını açar. Velîlerden Sehl bin Abdullâh et-Tüsterî bunlardandır. Bu da gösteriyor ki velâyet ve nübüvvet için bülûğ çağına veya kırk yaşına gelme şartı yoktur. Ancak enbiyânın ekserîsine sünnetullâh îcâbı kemâl devresi olan kırk yaşından sonra nübüvvet verilmiştir. Böylece tebliğ vazifesi umûmiyetle kırk yaşından sonra başlamıştır.<br />
<br />
[9] Önceki peygamberler ve ümmetlerin her yerde ibâdet etmelerine şerîatleri müsâade etmemişti. İbâdetlerini ancak husûsî mekânlarda yapabiliyorlardı. Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in hasâisinden, yâni mübârek zâtına mahsus keyfiyetlerden biri olarak bütün yeryüzü O’nun ümmeti için ibâdet mahalli yapılmış ve temiz kılınmıştır. Nitekim Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:<br />
<br />
“…Yeryüzü benim için mescid ve temiz kılındı...” buyurmuştur. (Buhârî, Teyemmüm, 1)<br />
<br />
[10] Töhmet: Kesin delil ile ispatlanmadığı hâlde bir suç işlendiği sanılan veya böyle bir şüphe uyandıran durum.<br />
<br />
[11] Yûsuf Sûresi’nin 52 ve 53. âyetlerinin Züleyhâ’nın sözü olduğu da söylenmiştir. Bu durumda mânâ şöyle olur: “Bununla beraber ben kendimi temize çıkarmak, nefsimi tebrie etmek çabasında değilim. Yâni Yûsuf’un arkasından, kendisine hıyânet etmediğimi bilsin diye hakikati îtiraf ederken, kendimi büsbütün tezkiye ve tebrie edip, temize çıkarmıyorum. Ne yaptıysam onun gözü önünde yaptım, arkasından, yâni yokluğunda ona hâinlik etmedim.” İşte Aziz’in hanımı bu şekilde îtiraf ve istiğfâr ederek, gerçeği ikrâr etti ve Allâh’a olan îmânını da açığa vurdu. Yûsuf’un da Allâh katında bilinen iffeti ve nezâheti, halkın nazarında da böyle parlak bir şekilde ortaya çıkmış oldu.<br />
<br />
[12] Bkz. Seyyid Ali Hemedânî, Zahîratü’l-Mülûk, haz: Necdet Yılmaz, İstanbul, 2003, s. 118-119.<br />
<br />
[13] “Yemîn ederiz ki Allâh, Sen’i hakîkaten bizden üstün kılmıştır.” (Yûsuf, 91)<br />
<br />
[14] Cenâb-ı Hak, zaman ve mekândan münezzehtir. Bu yüzden hâdîs-i şerîfteki “dünyâ semâsına iner” beyânı müteşâbihâttan kabûl edilmiş ve insanlara keyfiyeti meçhûl bir şekilde mânen yaklaşmayı ifâde sadedinde olduğu bildirilmiştir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kaynak:</span></span> Osman Nuri Topbaş, Nebiler Silsilesi 2, Erkam Yayınları</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Leyla ile Mecnun Aşk Hikayesi]]></title>
			<link>/showthread.php?tid=20346</link>
			<pubDate>Tue, 04 Apr 2023 10:35:40 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="/member.php?action=profile&uid=8">RasitTunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">/showthread.php?tid=20346</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Leylâ ile Mecnun</span></span><br />
<br />
Leylâ ile Mecnun ya da Leylâ ve Mecnun, bir Arap efsanesine dayanan klasik bir aşk hikâyesidir.<br />
Birbirini seven; ama bir türlü kavuşamayan, kara sevdalı iki gencin çileli aşklarını konu edinir. Hikâye, 10. yüzyılın sonlarında İran’a geçmiş ve ilk defa Azerbaycan şairi Nizami (Azerbaycan,Gence) tarafında yazılmıştır. Türk edebiyatında otuzdan fazla şair tarafından işlenen ve çok sevilen bu aşk için yazılan en ünlü mesnevi,[1] 1533 yılında Fuzûlî’nin Leylâ ile Mecnun adıyla kaleme aldığı eserdir.[2] Leyla ve Mecnun teması, Farsça’dan Urdu ve Hint edebiyatına da girmiş; 16.yüzyıldan itibaren Türk halk edebiyatına da geçerek anonim bir halk hikâyesine dönüşmüştür.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Konusu</span></span><br />
Necid’de bulunan Beni Amir kabilesine mensup Leylâ ve Kays birbirlerine âşık olmuşlardır. Kısa zamanda her yere yayılan bu aşkı duyan annesi Leylâ’yı okuldan alır ve Kays’la görüşmesini yasaklar. Ayrılık ıstırabıyla mahvolan Kays halk arasında Arapçada “deli” anlamına gelen “Mecnun” diye anılmaya başlar. Kays, babasına Leyla’yı istemesini söyler ancak aşkları sebebiyle kızın adı dillere düşüp namusu lekelendiği için teklif reddedilir, Leyla bir başkası ile evlendirilir. İyice deliye dönen Mecnun’a birçok kişi Leylâ’yı unutmasını söyler; ancak onun için kainat artık Leylâ’dan ibarettir ve hiçbir şekilde bu aşktan vazgeçmez. Ailesi bu dertten kurtulmak için Allah’a yakarmak üzere onu Kabe’ye götürür; ama o tam tersine derdinin artması için dua eder; çöllere kaçarak vahşi hayvanlarla birlikte yaşamaya başlar.<br />
Başkasıyla nikahlandırılan Leylâ, kocasından kendisini uzak tutmak için bir hikâye uydurur ve bir süre sonra adam ölür. Bu sırada Mecnun çöldedir ve aşkın bin bir türlü cefasıyla yoğrulmaktadır. Dünyayla bütün bağlantısı kesilir ve sadece ruhuyla yaşar hale gelir. Leylâ’nın vücudu da dahil olmak üzere bütün maddi varlıklarla ilişkisi bitmiştir.<br />
Bir gün Leylâ çölde onu bulur ama Mecnun onu tanımaz ve “Leylâ benim içimdedir, sen kimsin?” der. Leylâ, Mecnun’un ulaştığı mertebeyi anlar ve evine geri döner ve üzerinden fazla zaman geçmeden Leylâ hayata gözlerini yumar. Leyla’nın öldüğünü öğerenen Mecnun, onun mezarına gidip uzanır ve canından can gitmiş gibi hıçkıra hıçkıra ağlar. Yaradana feryat figan dualar ederek canını almasını, kendisini Leylâ’sına kavuşturmasını ister. Duası kabul olur, göklerin gürlemesiyle birlikte Leylâ’sına kavuşur âşıklar âşığı Mecnun.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Ortaya çıkışı</span></span><br />
Leylâ ile Mecnun öyküsüne dair rivayetlerden birine göre bu aşk, hicretin birinci yılında Arabistan yarımadasında yaşanmıştır. “Kays bin Mülevvah Amirî” ile aynı kabileye mensup Leylâ binti Mehdî b. Sa’d Amirîye’nin başından geçen bir aşk öyküsü olduğu söylenir.[3] Kays, aşkı yüzünden aklını yitirip “Mecnun” lakabıyla tanınmıştır.<br />
Leyla ile Mecnun’un aşkı Arap halk edebiyatında ortaya çıktıktan sonra Arapça ve Farsça’da kaleme alınmış; 10. yüzyılda edebiyatçılar tarafından çok yaygın olarak işlenmiş; Mecnun’a ait olduğu söylenen şiirlerin arasına nesirler de eklenerek hikâye haline getirilmiştir.<br />
Bu konu daha sonra Fars ve Türk edebiyatlarında da şiir olarak işlenmiştir. Bunların arasında Azeri asıllı olup Farsça şiirleri ile (özellikle “Beş Mücevher (پنج گنج Panj Ganj)” adlı hamsesi ve bunun içinde bulunan 1181’de hazırlanmış Farsça “Laylā o Majunūn” mesnevisi ile) ün kazanmış olan Nizami Gencevi (1141-1209), Herat’ta yaşamış ve Farsça yazdığı hamsesinde bulunan “Leylâ ve Mecnun” mesnevisi ile ünlü olmuş Hatifi (1454-1521), Azerbaycan edebiyatı ve Türkçe divan şiirinin başta gelen şairlerinden olduğu kabul edilen Fuzûlî (1483-1556) tarafından 1535’te yazılan “Leylâ vu Mecnûn” adlı mesnevisi sayılabilir.<br />
Fuzûli, Leylâ ile Mecnun Mesnevisi’ni istek üzerine yazmıştır. Kanuni Sultan Süleyman Bağdat şehrini ele ge­çirdikten sonra burada toplanan bilim ve sanat adamları, Fuzûli’den, bu türde bir eser yazmalarını istemişler, bunu bir çeşit sınanma sayan Fuzûli de 1535 yılında eserini tamamlayıp Bağdat valisi Süleymani Paşa’ya sunmuştur.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Efsanenin farklılaşması</span></span><br />
Efsane ile ilgili Fuzûlî’nin yazdığından farklı şekilde hikayeler de bulunmaktadır. Emir Hüsrev-i Dehlevi’nin hamsesindeki Leylâ ile Mecnun’da Mecnun bir Hint prensi, Leylâ ise Nevfel’in kızıdır. Diğer versiyonlarda daha başka yakıştırma tanımlar vardır. Cami, Heft Evreng’inde bu konuya ayırdığı 6. kitabında, Agani’deki kurguya bağlı kalmakla birlikte öykünün sonunu değiştirmiştir. Mecnun’u kucağında bir ceylanla çölde ölü bulan bir bedevinin haber vermesi üzerine Leylâ, sevgilisinin mezarına giderek orada ölür. Başka şairler de kerametler, olağanüstü ögeler, canlandırmalar, cinayetler ekleyerek öyküye yenilikler katmışlardır.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">HiKAYE</span></span><br />
Leyla ile Mecnun hikayesi çok meşhur olan bir hikayedir. Mecnun, bir kabile reisi olan adaklar ve dualar ile dünyaya gözlerini açan olan Kays isimli oğludur. Bu Kays okul içinde iken bir başka kabile reisi kızı olan Leyla ile tanışmıştır. Bu iki kişi birbirine aşık olmuşlardır. Okulda başlayan ve git gide çoğalan bu aşkı ve macerayı Leyla’nın annesi öğrenmiştir. Bunun üzerine annesi bu konu ile ilgili Leyla kızına çok kızmıştır.<br />
Bunun üzerine ona çıkışmıştır ve okuldan almaya karar vermiştir. Kays okul içinde Leyla’nın gelmediğini görünce üzüntüsü çok fazla artmıştır. Bunun üzerine başını alıp çöllere doğru yol alır. Bunun ile birlikte Mecnun diye adlandırılmaya başlar. Mecnun’un babası, bu durumdan rahatsız olmaktadır. Bunun üzerine ise Leyla’yı ailesinden istemiştir.<br />
Ama Leyla’nın annesi ve babası Mecnun olduğu için kızlarını vermezler. Bunu duyan Leyla ise evden kaçmış ve Mecnun’u çölde bulmuştur. Halbuki Mecnun, çölde ahular ile, ceylanlar ve kuşlar ile arkadaşlık etmiştir ve mecazi olan aşktan doğru ilahi aşka yükselme göstermiştir. Bu neden ile Leyla’yı tanımamıştır. Bunun üzerine üzülen babası Mecnun’u iyileşebilmesi için Kabe’ye götürmüştür. Allah’a olan duaların kabul gördüğü bu yerde Mecnun da kendisinde bulanan aşkını daha fazla arttırması için Allah çok fazla dua etmektedir.<br />
Allah’a olan duası ve daha doğrusu aşkı daha fazla artmıştır ve bunun üzerine tüm zamanını çöl içerisinde geçirmeye başlamıştır. Diğer tarafta ise Leyla da aşk ıstırabına kendini kaptırmıştır. Bir vakit sonra ailesi, Leyla’yı İbn-i Selam isimli zengin ve adı duyulmuş biri ile evlendirmiştir. Ancak, Leyla bu durum karşısında kendisinin bir peri tarafından sevildiğini söyler. Ayrıca eğer kendisine dokunur ise ikisinin de kötü olacağını söyleyerek İbn-i Selam’dan uzak tutmaya çalışır.<br />
Mecnun, çölde Leyla’nın evlendiğini duyunca çok üzülür. Leyla’ya bunun üzerine sitem ile mektup göndermiştir. Leyla da Mecnun’a durumunu anlatır. Kendisini anlamadığı için o da sitemde bulunur. Bir zaman sonra Mecnun’un ahı tutar ve İbn-i Selâm ölür. Leyla evine döner. Daha sonra Mecnun’u çölde aramaya başlamaktadır. Fakat Mecnun, ilahi aşk yüzünden Leyla’nın varlığını unutmuştur.<br />
Leyla, çölde Mecnun’u bulduğu halde, Mecnun onu tanımamıştır. Leyla onun erdiğini anlamış olsa da yine onsuz yaşayamamaktadır. Hastalanır ve yataklara düşer ve ölür. Mecnun, Leyla’nın mezarını kucaklar ve ağlayıp söylenir. O anda o da ölür. İkisi cennette buluşmuşlardır.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kaynak :</span></span><br />
Wikipedia<br />
masallaroku</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Leylâ ile Mecnun</span></span><br />
<br />
Leylâ ile Mecnun ya da Leylâ ve Mecnun, bir Arap efsanesine dayanan klasik bir aşk hikâyesidir.<br />
Birbirini seven; ama bir türlü kavuşamayan, kara sevdalı iki gencin çileli aşklarını konu edinir. Hikâye, 10. yüzyılın sonlarında İran’a geçmiş ve ilk defa Azerbaycan şairi Nizami (Azerbaycan,Gence) tarafında yazılmıştır. Türk edebiyatında otuzdan fazla şair tarafından işlenen ve çok sevilen bu aşk için yazılan en ünlü mesnevi,[1] 1533 yılında Fuzûlî’nin Leylâ ile Mecnun adıyla kaleme aldığı eserdir.[2] Leyla ve Mecnun teması, Farsça’dan Urdu ve Hint edebiyatına da girmiş; 16.yüzyıldan itibaren Türk halk edebiyatına da geçerek anonim bir halk hikâyesine dönüşmüştür.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Konusu</span></span><br />
Necid’de bulunan Beni Amir kabilesine mensup Leylâ ve Kays birbirlerine âşık olmuşlardır. Kısa zamanda her yere yayılan bu aşkı duyan annesi Leylâ’yı okuldan alır ve Kays’la görüşmesini yasaklar. Ayrılık ıstırabıyla mahvolan Kays halk arasında Arapçada “deli” anlamına gelen “Mecnun” diye anılmaya başlar. Kays, babasına Leyla’yı istemesini söyler ancak aşkları sebebiyle kızın adı dillere düşüp namusu lekelendiği için teklif reddedilir, Leyla bir başkası ile evlendirilir. İyice deliye dönen Mecnun’a birçok kişi Leylâ’yı unutmasını söyler; ancak onun için kainat artık Leylâ’dan ibarettir ve hiçbir şekilde bu aşktan vazgeçmez. Ailesi bu dertten kurtulmak için Allah’a yakarmak üzere onu Kabe’ye götürür; ama o tam tersine derdinin artması için dua eder; çöllere kaçarak vahşi hayvanlarla birlikte yaşamaya başlar.<br />
Başkasıyla nikahlandırılan Leylâ, kocasından kendisini uzak tutmak için bir hikâye uydurur ve bir süre sonra adam ölür. Bu sırada Mecnun çöldedir ve aşkın bin bir türlü cefasıyla yoğrulmaktadır. Dünyayla bütün bağlantısı kesilir ve sadece ruhuyla yaşar hale gelir. Leylâ’nın vücudu da dahil olmak üzere bütün maddi varlıklarla ilişkisi bitmiştir.<br />
Bir gün Leylâ çölde onu bulur ama Mecnun onu tanımaz ve “Leylâ benim içimdedir, sen kimsin?” der. Leylâ, Mecnun’un ulaştığı mertebeyi anlar ve evine geri döner ve üzerinden fazla zaman geçmeden Leylâ hayata gözlerini yumar. Leyla’nın öldüğünü öğerenen Mecnun, onun mezarına gidip uzanır ve canından can gitmiş gibi hıçkıra hıçkıra ağlar. Yaradana feryat figan dualar ederek canını almasını, kendisini Leylâ’sına kavuşturmasını ister. Duası kabul olur, göklerin gürlemesiyle birlikte Leylâ’sına kavuşur âşıklar âşığı Mecnun.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Ortaya çıkışı</span></span><br />
Leylâ ile Mecnun öyküsüne dair rivayetlerden birine göre bu aşk, hicretin birinci yılında Arabistan yarımadasında yaşanmıştır. “Kays bin Mülevvah Amirî” ile aynı kabileye mensup Leylâ binti Mehdî b. Sa’d Amirîye’nin başından geçen bir aşk öyküsü olduğu söylenir.[3] Kays, aşkı yüzünden aklını yitirip “Mecnun” lakabıyla tanınmıştır.<br />
Leyla ile Mecnun’un aşkı Arap halk edebiyatında ortaya çıktıktan sonra Arapça ve Farsça’da kaleme alınmış; 10. yüzyılda edebiyatçılar tarafından çok yaygın olarak işlenmiş; Mecnun’a ait olduğu söylenen şiirlerin arasına nesirler de eklenerek hikâye haline getirilmiştir.<br />
Bu konu daha sonra Fars ve Türk edebiyatlarında da şiir olarak işlenmiştir. Bunların arasında Azeri asıllı olup Farsça şiirleri ile (özellikle “Beş Mücevher (پنج گنج Panj Ganj)” adlı hamsesi ve bunun içinde bulunan 1181’de hazırlanmış Farsça “Laylā o Majunūn” mesnevisi ile) ün kazanmış olan Nizami Gencevi (1141-1209), Herat’ta yaşamış ve Farsça yazdığı hamsesinde bulunan “Leylâ ve Mecnun” mesnevisi ile ünlü olmuş Hatifi (1454-1521), Azerbaycan edebiyatı ve Türkçe divan şiirinin başta gelen şairlerinden olduğu kabul edilen Fuzûlî (1483-1556) tarafından 1535’te yazılan “Leylâ vu Mecnûn” adlı mesnevisi sayılabilir.<br />
Fuzûli, Leylâ ile Mecnun Mesnevisi’ni istek üzerine yazmıştır. Kanuni Sultan Süleyman Bağdat şehrini ele ge­çirdikten sonra burada toplanan bilim ve sanat adamları, Fuzûli’den, bu türde bir eser yazmalarını istemişler, bunu bir çeşit sınanma sayan Fuzûli de 1535 yılında eserini tamamlayıp Bağdat valisi Süleymani Paşa’ya sunmuştur.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Efsanenin farklılaşması</span></span><br />
Efsane ile ilgili Fuzûlî’nin yazdığından farklı şekilde hikayeler de bulunmaktadır. Emir Hüsrev-i Dehlevi’nin hamsesindeki Leylâ ile Mecnun’da Mecnun bir Hint prensi, Leylâ ise Nevfel’in kızıdır. Diğer versiyonlarda daha başka yakıştırma tanımlar vardır. Cami, Heft Evreng’inde bu konuya ayırdığı 6. kitabında, Agani’deki kurguya bağlı kalmakla birlikte öykünün sonunu değiştirmiştir. Mecnun’u kucağında bir ceylanla çölde ölü bulan bir bedevinin haber vermesi üzerine Leylâ, sevgilisinin mezarına giderek orada ölür. Başka şairler de kerametler, olağanüstü ögeler, canlandırmalar, cinayetler ekleyerek öyküye yenilikler katmışlardır.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">HiKAYE</span></span><br />
Leyla ile Mecnun hikayesi çok meşhur olan bir hikayedir. Mecnun, bir kabile reisi olan adaklar ve dualar ile dünyaya gözlerini açan olan Kays isimli oğludur. Bu Kays okul içinde iken bir başka kabile reisi kızı olan Leyla ile tanışmıştır. Bu iki kişi birbirine aşık olmuşlardır. Okulda başlayan ve git gide çoğalan bu aşkı ve macerayı Leyla’nın annesi öğrenmiştir. Bunun üzerine annesi bu konu ile ilgili Leyla kızına çok kızmıştır.<br />
Bunun üzerine ona çıkışmıştır ve okuldan almaya karar vermiştir. Kays okul içinde Leyla’nın gelmediğini görünce üzüntüsü çok fazla artmıştır. Bunun üzerine başını alıp çöllere doğru yol alır. Bunun ile birlikte Mecnun diye adlandırılmaya başlar. Mecnun’un babası, bu durumdan rahatsız olmaktadır. Bunun üzerine ise Leyla’yı ailesinden istemiştir.<br />
Ama Leyla’nın annesi ve babası Mecnun olduğu için kızlarını vermezler. Bunu duyan Leyla ise evden kaçmış ve Mecnun’u çölde bulmuştur. Halbuki Mecnun, çölde ahular ile, ceylanlar ve kuşlar ile arkadaşlık etmiştir ve mecazi olan aşktan doğru ilahi aşka yükselme göstermiştir. Bu neden ile Leyla’yı tanımamıştır. Bunun üzerine üzülen babası Mecnun’u iyileşebilmesi için Kabe’ye götürmüştür. Allah’a olan duaların kabul gördüğü bu yerde Mecnun da kendisinde bulanan aşkını daha fazla arttırması için Allah çok fazla dua etmektedir.<br />
Allah’a olan duası ve daha doğrusu aşkı daha fazla artmıştır ve bunun üzerine tüm zamanını çöl içerisinde geçirmeye başlamıştır. Diğer tarafta ise Leyla da aşk ıstırabına kendini kaptırmıştır. Bir vakit sonra ailesi, Leyla’yı İbn-i Selam isimli zengin ve adı duyulmuş biri ile evlendirmiştir. Ancak, Leyla bu durum karşısında kendisinin bir peri tarafından sevildiğini söyler. Ayrıca eğer kendisine dokunur ise ikisinin de kötü olacağını söyleyerek İbn-i Selam’dan uzak tutmaya çalışır.<br />
Mecnun, çölde Leyla’nın evlendiğini duyunca çok üzülür. Leyla’ya bunun üzerine sitem ile mektup göndermiştir. Leyla da Mecnun’a durumunu anlatır. Kendisini anlamadığı için o da sitemde bulunur. Bir zaman sonra Mecnun’un ahı tutar ve İbn-i Selâm ölür. Leyla evine döner. Daha sonra Mecnun’u çölde aramaya başlamaktadır. Fakat Mecnun, ilahi aşk yüzünden Leyla’nın varlığını unutmuştur.<br />
Leyla, çölde Mecnun’u bulduğu halde, Mecnun onu tanımamıştır. Leyla onun erdiğini anlamış olsa da yine onsuz yaşayamamaktadır. Hastalanır ve yataklara düşer ve ölür. Mecnun, Leyla’nın mezarını kucaklar ve ağlayıp söylenir. O anda o da ölür. İkisi cennette buluşmuşlardır.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kaynak :</span></span><br />
Wikipedia<br />
masallaroku</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Ferhat ile Şirin Aşk Hikayesi]]></title>
			<link>/showthread.php?tid=20345</link>
			<pubDate>Tue, 04 Apr 2023 10:34:12 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="/member.php?action=profile&uid=8">RasitTunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">/showthread.php?tid=20345</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Ferhat ile Şirin</span></span><br />
Ferhat ile Şirin (“Ferhâd ve Şîrîn”, “Ferhadnâme” gibi adlarla da bilinir), klasik Türk edebiyatında ve Türk halk edebiyatında işlenen bir klasik aşk macerasıdır.<br />
Kahramanları Şirin ile onu seven ve birbirlerine rakip olan Hüsrev ve Ferhat üçlüsüdür. Konusu, Sasani Hanedanı’ndan II. Hüsrev ile Azerbaycan’da Berde kentinin hükümdarı Şirin arasındaki aşkı anlatan Hüsrev ile Şirin öyküsüne dayanır. Hüsrev ile Şirin öyküsü, İran, Türk ve Azeri edebiyatında pek çok edebiyatçı tarafından mesnevi biçiminde yazılmıştır. Ali Şir Nevai merkeze Hüsrev yerine soyut bir aşk kahramanı olan Ferhad’ı koyarak öyküyü Ḫüsrev ile Şirin’den çok farklı bir içerikle “Ferhâd u Şirin” adıyla kaleme aldı. Ferhad ile Şirin öyküsü, klasik mesnevilerde kalmayıp Türk halk edebiyatına da aynı adla geçti; hikâyenin tarihî ve coğrafî çerçevesi Anadolu’ya uyarlanarak birçok varyantı ortaya çıktı. Halk arasında çok okundu, çok sevildi; Şirin güzelliğin, Ferhat da sabır ve tahammülün sembolü olarak kabul edildi.[1] Öykü, Anadolu dışında İran, Azerbaycan, Anadolu, Orta Asya’nın güneyini ve Ermenistan’ı içine alan geniş bir coğrafyada ülkelere ve yörelere göre bazı değişikliklerle anlatılageldi.[2]<br />
Anadolu ve Azerbaycan’da anlatılan şekliyle Ferhat ile Şirin’in konusu Horasan’da başlar, daha sonra Amasya’da gelişerek devam eder.[3] Burada Hüsrev, İran Şahı değil, Amasya hükümdarı Hürmüz Şâh’ın şehzadesi olan Hüsrev’dir ve öykünün asıl kahramanı Ferhat’tır.[4]<br />
590–628 yılları arasında hüküm sürmüş olan Sasani hükümdarı II. Hüsrev Perviz’in hayatı hakkında yaşadığı dönemden itibaren çeşitli efsaneler ortaya çıkmıştı.[5] Kaynaklarda Şirin ve Ferhad’ın tam olarak kim olduğu, yahut devirlerindeki fonksiyonlarının ne olduğu hakkında kesin olarak bilgi bulunmaz.[6] II. Hüsrev’in, tarihî kaynaklarda pek az değinilen sevgilisi Şirin ile arasındaki aşk macerası, İran ve Türk edebiyatında gerek Hüsrev ü Şirin gerek Ferhat ile Şirin adıyla pek çok edebiyatçı tarafından mesnevi biçiminde yazılmış, bir yandan mesnevi konusu olmaya devam ederken, bir yandan adlı anonim bir halk hikayesine dönüşüp geniş bir coğrafyada anlatılagelmiştir.<br />
Tarihsel gelişimi<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Divan edebiyatında Ferhat ile Şirin</span></span><br />
Hüsrev ile Şirin, hikâyenin temelini oluşturan olaylar ilk defa 10. yüzyılda Firdevsî’nin Şehnâme’sinde işlenmişti. 12. yüzyılda İranlı Şair Senaî konuyu edebî şekilde ele alarak bağımsız bir eser yazdı; Azeri şair Nizâmî-i Gencevî öyküye asıl şeklini vererek başlı başına klasik bir konu haline gelmesini sağladı.[5] Türk edebiyatında merkeze Hüsrev yerine soyut bir aşk kahramanı olan Ferhad’ı koyarak ilk defa Ferhâd u Şirin adıyla kaleme alan Ali Şir Nevaî oldu.<br />
Türk edebiyatında hikâye, büyük çoğunluğu Nizamî’den faydalanarak, yirmi bir şair tarafından işlendi.[1] Öykünün kahramanları, mesnevi dışındaki divan edebiyatı eserlerinde de sıklıkla anıldı; gazellerde, rubailerde Ferhad’ın su getirmek için dağı yarmasına telmihler yapılarak Şirin güzelliğin; Ferhad ise sabrın, metanetin sembolü oldu.[2]<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Halk edebiyatında Ferhat ile Şirin</span></span><br />
Divan edebiyatından Türk halk edebiyatına da aynı adla geçen Ferhad ile Şirin öyküsü, Türk menşeli halk hikâyeleri gibi saz eşliğinde değil, dinleyicilere yazılı metinden okunup anlatılan hikâyelerdendir.[3] İçindeki manzum parçalar aruz vezni ile söylenmiş şiirlerdir. Hikâye Behçet Mahir, Mevlüt İhsanî, Yaşar Reyhanî, Çıldırlı Âşık Şenlik gibi Doğu Anadolu Bölgesi âşıklarının hikâye repertuvarlarında yer almıştır.<br />
Öykü, Karagöz oyununda da konu İstanbul muhitine aktarılmış, kısaltılıp değiştirilerek ve mutlu bir şekilde sonlandırılarak işlenmiştir. Ortaoyunu’nda konu daha da basite indergenmiştir. Ferhat ile Şirin, mânilere ve halk türkülerine de konu olmuştur.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Öykünün basılması ve uyarlamaları</span></span><br />
Öykünün en eski Türkçe baskısı İstanbul’da 1854 yılında yapıldı.<br />
Süleyman Tevfik Özzorluoğlu yeni harflerle de 1930 yılında yayımlandı<br />
Hikâyenin Azerbaycan varyantı 1937-1949 yılları arasında Âşık Ali Köçesger tarafından düzenlendi.<br />
1870’li yıllarda M. R. rumuzu ile (muhtemelen Manastırlı Mehmed Rifat tarafından) Hüsrev ü Şîrîn adlı on dört fasıllık bir tiyatro eseri haline getirildi.[5]<br />
1912 yılında Azerbaycanlı besteci Hacıbeyli Üzeyir, Ferhad ile Şirin’i operaya aktardı<br />
Türk şair Nâzım Hikmet’in yorumlamasıyla 1948 yılında Ferhad, Şirin, Mehmene Banu ve Demirdağ Pınarının Suyu adıyla tiyatroya aktarıldı. Türkiye’de ilk defa 1965’te basılan ve sahnelenen eser, başka tiyatro yapıtlarına da ilham verdi.<br />
Ferhat ile Şirin (1974), Ümit Denizer’in AÇOK tarafından sahnelenen oyunu<br />
Ferhat’ın Yeni Acıları (1993), Yüksel Pazarkaya’nın ırkçılık ve yabancı sorununu Ferhat ile Şirin öyküsü ekseninde işleyen tiyatro eseri.<br />
Böyle Bir Aşk Masalı (2001) Zeynep Kaçar’ın öyküyük adın bakış açısıyla uyarladığı tiyatro eseri.<br />
Öykü birçok sinema filmi ve diziye konu oldu:<br />
Ferhat ile Şirin, başrollerinde Tunç Oral ve Nuran Aksoy’ın oynadığı film.<br />
Ferhat ile Şirin, başrollerinde Shahin Khalili ve Cüneyt Arkın’ın oynadığı film.<br />
Bir Aşk Masalı, başrollerinde Türkan Şoray, Faruk Peker ve Alla Sigalova’nın oynadığı film.<br />
Leyla ile Mecnun: İstanbul’da oynayan aşk hikayesinin ikinci sezonunda Şirin Mecnun’u, Ferhat ile kıskandırmaya çalışıyor.<br />
Bir Ferhat ile Şirin Hikayesi, Ferhat ile Şirin’in günümüze uyarlanarak anlatıldığı televizyon dizisi.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Konusu</span></span><br />
Azerbaycan’da Erzen kentinin kadın hükümdarı Mehmene Bânu, güzelliği ile meşhur 13-14 yaşlarındaki yeğeni Şirin için yıldız hükmüne göre renk değiştiren yedi renkli bir köşk yaptırmıştır. Köşkü süsleme işini o yörenin en usta süslemecisi (nakkaş) Behzat ile oğlu Ferhad’a verir. Ferhad ile köşkü gezmeye gelen Şirin birbirini görür ve aşık olurlar.<br />
Behzat ile Ferhat, Mehmene Banû’nun köşkün yanına yaptırdığı daha küçük ikinci köşkte de çalışırlar. Cariyeler bir su kaynağı bulur ve bu suyu köşke akıtma fikri doğar. Ferhat, suyu köşke akıtma işi karşılığında saray ağalığını talep eder. Kimi anlatılara göre 40 günde, kimine göre 40 yılda aşkıyla dağı eritip suyu akıtmayı başarır ve saray ağası olur.<br />
Gizli gizli buluşan Ferhat ve Şirin’in aşkları, Şirin’in dadısı tarafından fark edilir. Mehmene Bânu da Ferhad’a aşık olmuştur; bir cariye ona Şirin ile Ferhat’ın gizlice buluştuklarını söyleyince olayın duyulmaması için cariyeyi öldürtür. Şirin’den uzaklaştırmak için Ferhat’ı zindana attırır.<br />
Zindandaki Ferhat’ın feryatları halkı rahatsız eder. Şirin için yazdığı şiirler cariye Selvinaz yoluyla Şirin’e ulaşır. Bir gün Mehmene Bânu, gördüğü bir rüya üzerine Ferhat’ı serbest bırakır ve ona bin altın verir. Ferhat, altınları yoksullara dağıtıp dağlara gider; bir mağarada vahşi hayvanlarla yaşar. Şirin’in resmini mağaranın duvarlarına işler. Onu eve çağıran babası Behzat’ı dinlemez.<br />
Bir gezi sırasında Amasya kentinin hükümdarı Hürmüz Şah, Ferhat ile tanışır. Hürmüz Şah Ferhat’ın başına gelenleri dinleyince onu yanına alır. Birlikte Erzen’e giderler. Hürmüz Şah, Şirin’i Ferhad için Mehmene Bânu’dan ister. Mehmene Bânu karşı çıkınca iki hükümdar birbirlerine savaş açarlar. Savaş sırasında Hürmüz Şah’ın oğlu şehzade Hüsrev Şirin’e âşık olur.<br />
Savaş sonunda yenilen Mehmene Bânu her şeyi bırakarak kaçar. Şirin Amasya’ya getirilir. Oğlunun da Şirin’e âşık olduğunu öğrenen Hürmüz Şah güç durumda kalır. Vezirinin verdiği akla uyarak Ferhat’a başarılması güç bir iş verir ve bu işi başarması koşuluyla Şirin’e kavuşabileceğini söyler. Ferhad, Amasya yakınlarındaki bir dağı delecek ve kente oradan su getirecektir. Ancak bu işi başarırsa Şirin’le evlenebilecektir.<br />
Ferhad büyük bir coşku ile işe koyulur ve bir süre sonra işin sonuna yaklaşır. Ferhat’a acıyan Hürmüz Şah, oğlu aşkından vazgeçerse Şirin’i Ferhat’a vereceğini söyler ve oğlunun bu aşktan vazgeçmesi için dadısı ile konuşur. Ancak dadı, Hüsrev’in bu aşktan vazgeçmeyeceğini, izin verirse Ferhat’ı ortadan kaldırabileceğini söyler. İzin alınca Ferhat’a bir tabak lokma gönderip Şirin’in öldüğü haberini yollar. Bu yalan habere inanan Ferhat, Şirin’in ölüm acısına dayanamaz ve dağları deldiği gürzünün canına kıymak amacıyla havaya fırlatır ve yere düşen gürzün altında kalarak ölür.<br />
Ferhat’ın ölüm haberini alan Şirin de Ferhat’ın cesedinin yanına gider, bir hançerle kendini öldürür. İki sevgiliyi yan yana gömerler. Cesetlerin yanına giden dadı, bir aslan tarafından parçalanarak ölür. Kanı, Ferhat ile Şirin’in arasına damlar. Söylenceye göre; her bahar Ferhat’ın mezarı üstünde kırmızı, Şirin’in mezarı üstünde beyaz bir gül ve aralarında da bir diken çıkmaktadır.<br />
Mitoloji ile ilişkisi<br />
Kimi kaynaklarda öykünün Mezopotamya mitolojisi ile bağlantılı olduğu, Baal ve İştar’la ilgili öyküsünün Hüsrev ve Şirin öyküsüne dönüştüğü ifade edilir. Bir elinde gürz ve diğer elinde bir yıldırımı tutan fırtınaya hükmeden bir tanrı olarak tasvir edilen Baal’ın bir diğer adı Tammuz’dur. Tammuz, ilkbaharda yeraltı dünyasından yeniden doğar ve hem aşkı, hem eşi olan İştar’la cinsel ilişkiye girer. Genellikle meşe ağacıyla simgelenen İştar bitkilerin tanrıçasıdır. Baal’ın (Tammuz) İştar’la cinsel ilişkiye girmesi, fırtına tanrısı olan Baal’ın ilkbaharda yağmurlar yağdırarak bitkileri (İştar’ı) sulaması olarak görülür. Bu aşkın meyvesi olarak sulanan bitkiler yeşerir ve ürün verir. Bu olayın başlangıcı olan 21 Mart, Paskalya, Ostern, Nevruz gibi adlarla kutlanır. Kırmızı gül Baal ile İştar’ın aşkının bir diğer simgesidir ve bu aşkın bir diğer ürünü olan insan kurbanlarının (genellikle küçük çocuklar) dökülen kanlarını simgeler.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">HiKAYE</span></span><br />
Şiirlere, hikayelere konu olmuş olan imkansız bir aşk masalı olmuştur Ferhat İle Şirin Hikayesi. Birbirlerini çok sevmelerine rağmen engellere takılan sevgililerin yüzyıllardır dilinden düşmeyen gerçek bir aşk öyküsüdür. Feryat yaşadığı dönemin en iyi nakkaş ustasıdır. Bütün dini yapıların, sarayların süslemelerini o yapmaktadır.<br />
Yaptığı süslemelerin ve eserlerin Şirin’e olan bitmeyen sevdasını yansıttığı için çok güzel olduğu rivayet edilir. Ferhat, güçlü ve yiğit bir delikanlıdır. Mehmene Banu isimli Amasya Sultanının kız kardeşi olan Şirin’e ilk görüşte kalbini kaptırmıştır. Şirin’de Ferhat’a sevdalanmıştır. Fakat ikisinin de bilmediği birşey vardı. Mehmene Banu’da Ferhat’ı daha önce görmüş ve aşık olmuştu.<br />
Ferhat bir gün Şirin’e istemeleri için ailesini Mehmene Banu’ya gönderir. Mehmene Banu’da Ferhat’ı sevdiği için Şirin’i vermek istemez. Fakat kız kardeşine de aşırı bir sevgi ve bağlılığı olduğundan dolayı kardeşini de üzmek istemez. Buna bir çare bulmakta gecikmez.<br />
Kızı vermek için Ferhat’a bir şart sunar. Der ki: Şehirde su yoktur. Kızı sana vermemi istiyorsan eğer, şehre suyu getir. Bende sana kardeşimi vereyim. Ferhat hiç itiraz etmez önüne sunulan bu imkansız şart karşında. Ailesi ve çevresindekiler Ferhat’ın bu çılgınca işten vazgeçmesi için çok diller dökerler. Fakat Ferhat aşkı için her şeyi göze almıştır.<br />
Suyu şehre getirecek ve Şirin’e kavuşacaktı. Kendisine lazım olacak kazma, kürek gibi bütün ekipmanı toplayıp düştü yollara. Suyu getirmek için önce plan ve projelere başladı. Günümüzde Şahinkayası olarak bilinen yerden getirmeliydi suyu, en uygun ve en elverişli yer orasıydı çünkü. Fakat şehre oldukça uzak bir mesafedeydi. Ama aşkı için yapmalıydı.<br />
Koca dağa başlar vurmaya. O vurdukça kazmayı kayalar parça parça oluyor ve Ferhat kazmayı vura vura ilerliyordu. Mehmene Banu’da olanı biteni adım adım takip ediyordu. Günler geçtikçe Ferhat’ın umudu artıyordu. Mehmene Banu’da her geçen gün Ferhat’ın suya yaklaştığını görünce karamsarlığa kapılıyor ve buna bir çare düşünüyordu. Ferhat suyu getirmemeliydi. Bu zorlu görevi başaramamalıydı. Çok geçmeden Mehmene Banu’nun aklına bir kurnazlık geldi. Bir cadı bulunması emrini verir ve cadı bulunur.<br />
Cadıdan Ferhat’ı durdurmak için bir büyü yapmasını ister. Cadı ise büyü yapmak yerine farklı bir çözüm yolu bulmuştur. Bir kazanda helva kavurur ve helvayı bir kaba koyarak Ferhat’ın kazmakta olduğu dağa doğru yol alır. Ferhat’ı görünce O’na şöyle seslenir: Şirin öldü bak sana helvasından getirdim. Hala hırsla ne vuruyorsun kayalara böyle der.<br />
Ferhat bunu duyunca çılgına döner ve elinde bulunan kazmayı havaya fırlatarak, Şirin öldüyse bana yaşamak haram der. Havadan yere düşen kazma Ferhat’ın başına isabet eder ve Ferhat oracıkta can verir. Olayı haber alan Şirin hemen kayalıklara gelir ve O’da kendini kayalıklardan aşağıya atar. Şehir suya kavuşmuştur ama artık ne Ferhat kalkmıştır ne de Şirin.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kaynak</span></span><br />
Wikipedia<br />
masallaroku</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Ferhat ile Şirin</span></span><br />
Ferhat ile Şirin (“Ferhâd ve Şîrîn”, “Ferhadnâme” gibi adlarla da bilinir), klasik Türk edebiyatında ve Türk halk edebiyatında işlenen bir klasik aşk macerasıdır.<br />
Kahramanları Şirin ile onu seven ve birbirlerine rakip olan Hüsrev ve Ferhat üçlüsüdür. Konusu, Sasani Hanedanı’ndan II. Hüsrev ile Azerbaycan’da Berde kentinin hükümdarı Şirin arasındaki aşkı anlatan Hüsrev ile Şirin öyküsüne dayanır. Hüsrev ile Şirin öyküsü, İran, Türk ve Azeri edebiyatında pek çok edebiyatçı tarafından mesnevi biçiminde yazılmıştır. Ali Şir Nevai merkeze Hüsrev yerine soyut bir aşk kahramanı olan Ferhad’ı koyarak öyküyü Ḫüsrev ile Şirin’den çok farklı bir içerikle “Ferhâd u Şirin” adıyla kaleme aldı. Ferhad ile Şirin öyküsü, klasik mesnevilerde kalmayıp Türk halk edebiyatına da aynı adla geçti; hikâyenin tarihî ve coğrafî çerçevesi Anadolu’ya uyarlanarak birçok varyantı ortaya çıktı. Halk arasında çok okundu, çok sevildi; Şirin güzelliğin, Ferhat da sabır ve tahammülün sembolü olarak kabul edildi.[1] Öykü, Anadolu dışında İran, Azerbaycan, Anadolu, Orta Asya’nın güneyini ve Ermenistan’ı içine alan geniş bir coğrafyada ülkelere ve yörelere göre bazı değişikliklerle anlatılageldi.[2]<br />
Anadolu ve Azerbaycan’da anlatılan şekliyle Ferhat ile Şirin’in konusu Horasan’da başlar, daha sonra Amasya’da gelişerek devam eder.[3] Burada Hüsrev, İran Şahı değil, Amasya hükümdarı Hürmüz Şâh’ın şehzadesi olan Hüsrev’dir ve öykünün asıl kahramanı Ferhat’tır.[4]<br />
590–628 yılları arasında hüküm sürmüş olan Sasani hükümdarı II. Hüsrev Perviz’in hayatı hakkında yaşadığı dönemden itibaren çeşitli efsaneler ortaya çıkmıştı.[5] Kaynaklarda Şirin ve Ferhad’ın tam olarak kim olduğu, yahut devirlerindeki fonksiyonlarının ne olduğu hakkında kesin olarak bilgi bulunmaz.[6] II. Hüsrev’in, tarihî kaynaklarda pek az değinilen sevgilisi Şirin ile arasındaki aşk macerası, İran ve Türk edebiyatında gerek Hüsrev ü Şirin gerek Ferhat ile Şirin adıyla pek çok edebiyatçı tarafından mesnevi biçiminde yazılmış, bir yandan mesnevi konusu olmaya devam ederken, bir yandan adlı anonim bir halk hikayesine dönüşüp geniş bir coğrafyada anlatılagelmiştir.<br />
Tarihsel gelişimi<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Divan edebiyatında Ferhat ile Şirin</span></span><br />
Hüsrev ile Şirin, hikâyenin temelini oluşturan olaylar ilk defa 10. yüzyılda Firdevsî’nin Şehnâme’sinde işlenmişti. 12. yüzyılda İranlı Şair Senaî konuyu edebî şekilde ele alarak bağımsız bir eser yazdı; Azeri şair Nizâmî-i Gencevî öyküye asıl şeklini vererek başlı başına klasik bir konu haline gelmesini sağladı.[5] Türk edebiyatında merkeze Hüsrev yerine soyut bir aşk kahramanı olan Ferhad’ı koyarak ilk defa Ferhâd u Şirin adıyla kaleme alan Ali Şir Nevaî oldu.<br />
Türk edebiyatında hikâye, büyük çoğunluğu Nizamî’den faydalanarak, yirmi bir şair tarafından işlendi.[1] Öykünün kahramanları, mesnevi dışındaki divan edebiyatı eserlerinde de sıklıkla anıldı; gazellerde, rubailerde Ferhad’ın su getirmek için dağı yarmasına telmihler yapılarak Şirin güzelliğin; Ferhad ise sabrın, metanetin sembolü oldu.[2]<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Halk edebiyatında Ferhat ile Şirin</span></span><br />
Divan edebiyatından Türk halk edebiyatına da aynı adla geçen Ferhad ile Şirin öyküsü, Türk menşeli halk hikâyeleri gibi saz eşliğinde değil, dinleyicilere yazılı metinden okunup anlatılan hikâyelerdendir.[3] İçindeki manzum parçalar aruz vezni ile söylenmiş şiirlerdir. Hikâye Behçet Mahir, Mevlüt İhsanî, Yaşar Reyhanî, Çıldırlı Âşık Şenlik gibi Doğu Anadolu Bölgesi âşıklarının hikâye repertuvarlarında yer almıştır.<br />
Öykü, Karagöz oyununda da konu İstanbul muhitine aktarılmış, kısaltılıp değiştirilerek ve mutlu bir şekilde sonlandırılarak işlenmiştir. Ortaoyunu’nda konu daha da basite indergenmiştir. Ferhat ile Şirin, mânilere ve halk türkülerine de konu olmuştur.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Öykünün basılması ve uyarlamaları</span></span><br />
Öykünün en eski Türkçe baskısı İstanbul’da 1854 yılında yapıldı.<br />
Süleyman Tevfik Özzorluoğlu yeni harflerle de 1930 yılında yayımlandı<br />
Hikâyenin Azerbaycan varyantı 1937-1949 yılları arasında Âşık Ali Köçesger tarafından düzenlendi.<br />
1870’li yıllarda M. R. rumuzu ile (muhtemelen Manastırlı Mehmed Rifat tarafından) Hüsrev ü Şîrîn adlı on dört fasıllık bir tiyatro eseri haline getirildi.[5]<br />
1912 yılında Azerbaycanlı besteci Hacıbeyli Üzeyir, Ferhad ile Şirin’i operaya aktardı<br />
Türk şair Nâzım Hikmet’in yorumlamasıyla 1948 yılında Ferhad, Şirin, Mehmene Banu ve Demirdağ Pınarının Suyu adıyla tiyatroya aktarıldı. Türkiye’de ilk defa 1965’te basılan ve sahnelenen eser, başka tiyatro yapıtlarına da ilham verdi.<br />
Ferhat ile Şirin (1974), Ümit Denizer’in AÇOK tarafından sahnelenen oyunu<br />
Ferhat’ın Yeni Acıları (1993), Yüksel Pazarkaya’nın ırkçılık ve yabancı sorununu Ferhat ile Şirin öyküsü ekseninde işleyen tiyatro eseri.<br />
Böyle Bir Aşk Masalı (2001) Zeynep Kaçar’ın öyküyük adın bakış açısıyla uyarladığı tiyatro eseri.<br />
Öykü birçok sinema filmi ve diziye konu oldu:<br />
Ferhat ile Şirin, başrollerinde Tunç Oral ve Nuran Aksoy’ın oynadığı film.<br />
Ferhat ile Şirin, başrollerinde Shahin Khalili ve Cüneyt Arkın’ın oynadığı film.<br />
Bir Aşk Masalı, başrollerinde Türkan Şoray, Faruk Peker ve Alla Sigalova’nın oynadığı film.<br />
Leyla ile Mecnun: İstanbul’da oynayan aşk hikayesinin ikinci sezonunda Şirin Mecnun’u, Ferhat ile kıskandırmaya çalışıyor.<br />
Bir Ferhat ile Şirin Hikayesi, Ferhat ile Şirin’in günümüze uyarlanarak anlatıldığı televizyon dizisi.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Konusu</span></span><br />
Azerbaycan’da Erzen kentinin kadın hükümdarı Mehmene Bânu, güzelliği ile meşhur 13-14 yaşlarındaki yeğeni Şirin için yıldız hükmüne göre renk değiştiren yedi renkli bir köşk yaptırmıştır. Köşkü süsleme işini o yörenin en usta süslemecisi (nakkaş) Behzat ile oğlu Ferhad’a verir. Ferhad ile köşkü gezmeye gelen Şirin birbirini görür ve aşık olurlar.<br />
Behzat ile Ferhat, Mehmene Banû’nun köşkün yanına yaptırdığı daha küçük ikinci köşkte de çalışırlar. Cariyeler bir su kaynağı bulur ve bu suyu köşke akıtma fikri doğar. Ferhat, suyu köşke akıtma işi karşılığında saray ağalığını talep eder. Kimi anlatılara göre 40 günde, kimine göre 40 yılda aşkıyla dağı eritip suyu akıtmayı başarır ve saray ağası olur.<br />
Gizli gizli buluşan Ferhat ve Şirin’in aşkları, Şirin’in dadısı tarafından fark edilir. Mehmene Bânu da Ferhad’a aşık olmuştur; bir cariye ona Şirin ile Ferhat’ın gizlice buluştuklarını söyleyince olayın duyulmaması için cariyeyi öldürtür. Şirin’den uzaklaştırmak için Ferhat’ı zindana attırır.<br />
Zindandaki Ferhat’ın feryatları halkı rahatsız eder. Şirin için yazdığı şiirler cariye Selvinaz yoluyla Şirin’e ulaşır. Bir gün Mehmene Bânu, gördüğü bir rüya üzerine Ferhat’ı serbest bırakır ve ona bin altın verir. Ferhat, altınları yoksullara dağıtıp dağlara gider; bir mağarada vahşi hayvanlarla yaşar. Şirin’in resmini mağaranın duvarlarına işler. Onu eve çağıran babası Behzat’ı dinlemez.<br />
Bir gezi sırasında Amasya kentinin hükümdarı Hürmüz Şah, Ferhat ile tanışır. Hürmüz Şah Ferhat’ın başına gelenleri dinleyince onu yanına alır. Birlikte Erzen’e giderler. Hürmüz Şah, Şirin’i Ferhad için Mehmene Bânu’dan ister. Mehmene Bânu karşı çıkınca iki hükümdar birbirlerine savaş açarlar. Savaş sırasında Hürmüz Şah’ın oğlu şehzade Hüsrev Şirin’e âşık olur.<br />
Savaş sonunda yenilen Mehmene Bânu her şeyi bırakarak kaçar. Şirin Amasya’ya getirilir. Oğlunun da Şirin’e âşık olduğunu öğrenen Hürmüz Şah güç durumda kalır. Vezirinin verdiği akla uyarak Ferhat’a başarılması güç bir iş verir ve bu işi başarması koşuluyla Şirin’e kavuşabileceğini söyler. Ferhad, Amasya yakınlarındaki bir dağı delecek ve kente oradan su getirecektir. Ancak bu işi başarırsa Şirin’le evlenebilecektir.<br />
Ferhad büyük bir coşku ile işe koyulur ve bir süre sonra işin sonuna yaklaşır. Ferhat’a acıyan Hürmüz Şah, oğlu aşkından vazgeçerse Şirin’i Ferhat’a vereceğini söyler ve oğlunun bu aşktan vazgeçmesi için dadısı ile konuşur. Ancak dadı, Hüsrev’in bu aşktan vazgeçmeyeceğini, izin verirse Ferhat’ı ortadan kaldırabileceğini söyler. İzin alınca Ferhat’a bir tabak lokma gönderip Şirin’in öldüğü haberini yollar. Bu yalan habere inanan Ferhat, Şirin’in ölüm acısına dayanamaz ve dağları deldiği gürzünün canına kıymak amacıyla havaya fırlatır ve yere düşen gürzün altında kalarak ölür.<br />
Ferhat’ın ölüm haberini alan Şirin de Ferhat’ın cesedinin yanına gider, bir hançerle kendini öldürür. İki sevgiliyi yan yana gömerler. Cesetlerin yanına giden dadı, bir aslan tarafından parçalanarak ölür. Kanı, Ferhat ile Şirin’in arasına damlar. Söylenceye göre; her bahar Ferhat’ın mezarı üstünde kırmızı, Şirin’in mezarı üstünde beyaz bir gül ve aralarında da bir diken çıkmaktadır.<br />
Mitoloji ile ilişkisi<br />
Kimi kaynaklarda öykünün Mezopotamya mitolojisi ile bağlantılı olduğu, Baal ve İştar’la ilgili öyküsünün Hüsrev ve Şirin öyküsüne dönüştüğü ifade edilir. Bir elinde gürz ve diğer elinde bir yıldırımı tutan fırtınaya hükmeden bir tanrı olarak tasvir edilen Baal’ın bir diğer adı Tammuz’dur. Tammuz, ilkbaharda yeraltı dünyasından yeniden doğar ve hem aşkı, hem eşi olan İştar’la cinsel ilişkiye girer. Genellikle meşe ağacıyla simgelenen İştar bitkilerin tanrıçasıdır. Baal’ın (Tammuz) İştar’la cinsel ilişkiye girmesi, fırtına tanrısı olan Baal’ın ilkbaharda yağmurlar yağdırarak bitkileri (İştar’ı) sulaması olarak görülür. Bu aşkın meyvesi olarak sulanan bitkiler yeşerir ve ürün verir. Bu olayın başlangıcı olan 21 Mart, Paskalya, Ostern, Nevruz gibi adlarla kutlanır. Kırmızı gül Baal ile İştar’ın aşkının bir diğer simgesidir ve bu aşkın bir diğer ürünü olan insan kurbanlarının (genellikle küçük çocuklar) dökülen kanlarını simgeler.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">HiKAYE</span></span><br />
Şiirlere, hikayelere konu olmuş olan imkansız bir aşk masalı olmuştur Ferhat İle Şirin Hikayesi. Birbirlerini çok sevmelerine rağmen engellere takılan sevgililerin yüzyıllardır dilinden düşmeyen gerçek bir aşk öyküsüdür. Feryat yaşadığı dönemin en iyi nakkaş ustasıdır. Bütün dini yapıların, sarayların süslemelerini o yapmaktadır.<br />
Yaptığı süslemelerin ve eserlerin Şirin’e olan bitmeyen sevdasını yansıttığı için çok güzel olduğu rivayet edilir. Ferhat, güçlü ve yiğit bir delikanlıdır. Mehmene Banu isimli Amasya Sultanının kız kardeşi olan Şirin’e ilk görüşte kalbini kaptırmıştır. Şirin’de Ferhat’a sevdalanmıştır. Fakat ikisinin de bilmediği birşey vardı. Mehmene Banu’da Ferhat’ı daha önce görmüş ve aşık olmuştu.<br />
Ferhat bir gün Şirin’e istemeleri için ailesini Mehmene Banu’ya gönderir. Mehmene Banu’da Ferhat’ı sevdiği için Şirin’i vermek istemez. Fakat kız kardeşine de aşırı bir sevgi ve bağlılığı olduğundan dolayı kardeşini de üzmek istemez. Buna bir çare bulmakta gecikmez.<br />
Kızı vermek için Ferhat’a bir şart sunar. Der ki: Şehirde su yoktur. Kızı sana vermemi istiyorsan eğer, şehre suyu getir. Bende sana kardeşimi vereyim. Ferhat hiç itiraz etmez önüne sunulan bu imkansız şart karşında. Ailesi ve çevresindekiler Ferhat’ın bu çılgınca işten vazgeçmesi için çok diller dökerler. Fakat Ferhat aşkı için her şeyi göze almıştır.<br />
Suyu şehre getirecek ve Şirin’e kavuşacaktı. Kendisine lazım olacak kazma, kürek gibi bütün ekipmanı toplayıp düştü yollara. Suyu getirmek için önce plan ve projelere başladı. Günümüzde Şahinkayası olarak bilinen yerden getirmeliydi suyu, en uygun ve en elverişli yer orasıydı çünkü. Fakat şehre oldukça uzak bir mesafedeydi. Ama aşkı için yapmalıydı.<br />
Koca dağa başlar vurmaya. O vurdukça kazmayı kayalar parça parça oluyor ve Ferhat kazmayı vura vura ilerliyordu. Mehmene Banu’da olanı biteni adım adım takip ediyordu. Günler geçtikçe Ferhat’ın umudu artıyordu. Mehmene Banu’da her geçen gün Ferhat’ın suya yaklaştığını görünce karamsarlığa kapılıyor ve buna bir çare düşünüyordu. Ferhat suyu getirmemeliydi. Bu zorlu görevi başaramamalıydı. Çok geçmeden Mehmene Banu’nun aklına bir kurnazlık geldi. Bir cadı bulunması emrini verir ve cadı bulunur.<br />
Cadıdan Ferhat’ı durdurmak için bir büyü yapmasını ister. Cadı ise büyü yapmak yerine farklı bir çözüm yolu bulmuştur. Bir kazanda helva kavurur ve helvayı bir kaba koyarak Ferhat’ın kazmakta olduğu dağa doğru yol alır. Ferhat’ı görünce O’na şöyle seslenir: Şirin öldü bak sana helvasından getirdim. Hala hırsla ne vuruyorsun kayalara böyle der.<br />
Ferhat bunu duyunca çılgına döner ve elinde bulunan kazmayı havaya fırlatarak, Şirin öldüyse bana yaşamak haram der. Havadan yere düşen kazma Ferhat’ın başına isabet eder ve Ferhat oracıkta can verir. Olayı haber alan Şirin hemen kayalıklara gelir ve O’da kendini kayalıklardan aşağıya atar. Şehir suya kavuşmuştur ama artık ne Ferhat kalkmıştır ne de Şirin.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kaynak</span></span><br />
Wikipedia<br />
masallaroku</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Kerem ile Aslı Aşk Hikayesi]]></title>
			<link>/showthread.php?tid=20344</link>
			<pubDate>Tue, 04 Apr 2023 10:32:35 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="/member.php?action=profile&uid=8">RasitTunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">/showthread.php?tid=20344</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kerem ile Aslı</span></span><br />
Kerem ile Aslı, 16. yüzyıl halk edebiyatı ürünü. Albanya, Anadolu, Azerbaycan, Ermenistan bölgelerinde anlatılmaktadır.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Konusu</span></span><br />
Bir zamanlar yaşlı bir İsfahan Padişahı, mirasını bırakacak bir erkek evladı olmadığı için üzülmektedir. Padişahın “Keşiş” diye hitap ettikleri bir yardımcısı vardır. Keşiş padişah için bir elma ağacı diktirtir ve senesinde padişahın herkesi kıskandıracak derecede yakışıklı bir erkek evladı dünyaya gelir. Bu çocuğa yiğitliği ve mertliği dolayısı ile Kerem adı verilir. Keşişin de Aslı adında dünyalar güzeli bir kızı vardır. Bu iki genç çocukluklarını beraber geçirirler. Kerem’in Sofu adında bir arkadaşı vardır. Kerem bir gün Sofu’yla gezerken Aslı’yla karşılaşır. Kerem’in nutku tutulur ve bir daha konuşamaz. Bir süre sonra Aslı ortadan kaybolur. Kerem Aslı’yı bulmak için yollara düşer. Yolda karşısına çıkan herkese Aslı’yı sorar. Yolda karşılaştığı kızları Aslı’ya benzetir. Bir gün Sofu Kerem’in yanına gelir. Kerem’e, Aslı’nın başkasıyla evleneceğini söyler. Kerem bunu duyar duymaz Aslı’nın evine gider.<br />
Aslı ile Kerem o gece evlenirler. Keşiş düğün sırasında Kerem’e büyü yapar, düğünden sonra Kerem ile Aslı yorgun bir şekilde evlerine dönerler. Kerem üstündeki mintanı çıkarmak için düğmeleri açar fakat düğmeler tekrar iliklenir. Daha sonra Kerem birkaç kez mintanı çıkarmayı denese de başaramaz. Artık daraldığı için yorgunluktan bir “ah” çeken Kerem ağzından yayılan ateşle yanmaya başlar. Aslı Kerem’i söndürmek için ona su verir fakat bu sefer ateş daha da güçlenir. Birkaç dakika içinde Kerem yanmaktan Kül olur. Aslı da kahrından haykırırken saçları Kerem’in külüne değerek tutuşur ve o da yanarak can verir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kahramanlar</span></span><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kerem :</span></span> Halk şairlerinin geleneksel yapısına uygun, duyarlı, yalın dille aşk deyişleri söyleyen bir ozandır. Gerçek adı Mirza Bey’dir (Kendi aralarında birbirlerini Aslı ve Kerem olarak çağırırlar). Ermeni keşişin kızı olan Aslı’ya vurulur. Aslı’ya çeşitli zorluklar sonucu kavuşur. Evlendiği gece, Aslı’nın giydiği bir büyülü bir elbise karşısında “ah” çekince kül olur.<br />
<span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Aslı:</span> </span>Ermeni keşişin kızıdır. Gerçek adı Kara Sultan’dır. (Kendi aralarında birbirlerini Aslı ve Kerem olarak çağırırlar). Babası, Kerem ile evlenmesine izin vermez ve kızını sürekli başka diyarlara götürür. Evlendikleri gece Kerem’in kül olmasıyla Kerem’den çıkan alevlerle saçı tutuşan Aslı da Kerem’in ardından ölür.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Padişah:</span></span> Kerem’in babasıdır.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Hanım Sultan:</span></span> Kerem’in annesidir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Keşiş:</span></span> Aslı’nın babasıdır.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Keşişin Karısı:</span></span> Aslı’nın annesidir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Sofu:</span></span> Kerem’in yanından ayrılmayan arkadaşıdır.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Külhan­beyi:</span></span> Halepli bir kabadayıdır.<br />
Nur Yüzlü İhti­yar<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">HiKAYE</span><br />
Asıl isimi Ahmet Mirza olarak bilinen Kerem, Isfahan Şahı’nın oğludur. Aslı ise Isfahan Şahı’nın hazinedarlığını yapan Ermeni bir rahibin kızıdır. Kerem ile Aslı birbirlerini severler. Isfahan Şahı, oğlu Kerem için Aslı’yı Rahipten ister. Rahip, bir Müslümana kızını vermek istemez. Fakat Şahı’n isteğini de hemen reddedemez.<br />
Hükümdardan biraz zaman ister. Hükümdar, rahibe karar vermesi için mühlet verir. Fakat rahip bu mühleti düşünmek için değil memleketten kaçmak için kullanır. Rahip ve kızı Aslı gizlice kaçarlar. Kerem, aşkı Aslı’nın peşinden yollara düşer. Sevdiğini aramaya koyulan Kerem, Anadolu’yu bir baştan diğer başa gezmeye başlar.<br />
Kerem sadık arkadaşı (Sofu Kardeş) sazı ile virane bir aşık olmuştur. Her gittiği vilayette, her rastladığı kişiye hem yanık türkülerini söyler hem de Aslı’yı sorar. Kimi Kerem’e cevap verir kimi sorusunu cevapsız bırakır. Kerem artık dağlara, nehirlere, kayalara, gördüğü hayvanlara derdini dökmeye başlar.<br />
Karşısına çıkan Karlı, zorlu, boranlı bellerden yol isteyerek Aslı’yı aramaya devam eder. Önüne çıkan engeller, aşk ateşiyle yanan Kerem’in inkisarına uğrarlar ve bir daha iflah olmazlar. Kerem’in Aslı’ya olan aşkı ateş olur düşer içine. Aşkının ateşinde pişe pişe kemale erer Kerem. O artık keramet sahibidir. Allah Kerem’in her dileğini yerine getirmektedir.<br />
Kimi vilayetlerde anlatılan hikayeye göre Kerem, Aslı’ya bir süre kavuşur. Aslı rahip babasından habersiz bir süre Kerem ile görüşür. Birbirlerine sevgilerini, duygularını anlatırlar, dertlerini dökerler. Bazı anlatıcılara göre Kerem Aslı’yı araya araya Halep’e varır. Burada Halep Paşasına kendini çok sevdirir. Paşa’da rahibi tehdit edip kızını Kerem’e vermesi için razı eder. Aslı ile Kerem’in nikâhları kıyılır.<br />
Fakat kötü kalpli rahip yine yapacağını yapar ve kızı Aslı’ya büyülü bir gerdek kıyafeti giydirir. Büyülü kıyafetin düğmeleri sonuna kadar açılırsa tekrar kendiliğinden kapanırmış. Bu kıyafet yüzünden Kerem, Aslı’nın düğmelerini çözemezmiş. Kerem’in yüreği yanar kül olurmuş. Aslı’ın saçları, Kerem’in küllerine karışmış. Kıvılcım alan saçlar birden bire tutuşur ve Aslı’da kül olur. Sevdalıların külleri birbirine karışır ve iki aşık birbirine kavuşur.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kaynak :</span></span><br />
Wikipedia<br />
masallaroku</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kerem ile Aslı</span></span><br />
Kerem ile Aslı, 16. yüzyıl halk edebiyatı ürünü. Albanya, Anadolu, Azerbaycan, Ermenistan bölgelerinde anlatılmaktadır.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Konusu</span></span><br />
Bir zamanlar yaşlı bir İsfahan Padişahı, mirasını bırakacak bir erkek evladı olmadığı için üzülmektedir. Padişahın “Keşiş” diye hitap ettikleri bir yardımcısı vardır. Keşiş padişah için bir elma ağacı diktirtir ve senesinde padişahın herkesi kıskandıracak derecede yakışıklı bir erkek evladı dünyaya gelir. Bu çocuğa yiğitliği ve mertliği dolayısı ile Kerem adı verilir. Keşişin de Aslı adında dünyalar güzeli bir kızı vardır. Bu iki genç çocukluklarını beraber geçirirler. Kerem’in Sofu adında bir arkadaşı vardır. Kerem bir gün Sofu’yla gezerken Aslı’yla karşılaşır. Kerem’in nutku tutulur ve bir daha konuşamaz. Bir süre sonra Aslı ortadan kaybolur. Kerem Aslı’yı bulmak için yollara düşer. Yolda karşısına çıkan herkese Aslı’yı sorar. Yolda karşılaştığı kızları Aslı’ya benzetir. Bir gün Sofu Kerem’in yanına gelir. Kerem’e, Aslı’nın başkasıyla evleneceğini söyler. Kerem bunu duyar duymaz Aslı’nın evine gider.<br />
Aslı ile Kerem o gece evlenirler. Keşiş düğün sırasında Kerem’e büyü yapar, düğünden sonra Kerem ile Aslı yorgun bir şekilde evlerine dönerler. Kerem üstündeki mintanı çıkarmak için düğmeleri açar fakat düğmeler tekrar iliklenir. Daha sonra Kerem birkaç kez mintanı çıkarmayı denese de başaramaz. Artık daraldığı için yorgunluktan bir “ah” çeken Kerem ağzından yayılan ateşle yanmaya başlar. Aslı Kerem’i söndürmek için ona su verir fakat bu sefer ateş daha da güçlenir. Birkaç dakika içinde Kerem yanmaktan Kül olur. Aslı da kahrından haykırırken saçları Kerem’in külüne değerek tutuşur ve o da yanarak can verir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kahramanlar</span></span><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kerem :</span></span> Halk şairlerinin geleneksel yapısına uygun, duyarlı, yalın dille aşk deyişleri söyleyen bir ozandır. Gerçek adı Mirza Bey’dir (Kendi aralarında birbirlerini Aslı ve Kerem olarak çağırırlar). Ermeni keşişin kızı olan Aslı’ya vurulur. Aslı’ya çeşitli zorluklar sonucu kavuşur. Evlendiği gece, Aslı’nın giydiği bir büyülü bir elbise karşısında “ah” çekince kül olur.<br />
<span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Aslı:</span> </span>Ermeni keşişin kızıdır. Gerçek adı Kara Sultan’dır. (Kendi aralarında birbirlerini Aslı ve Kerem olarak çağırırlar). Babası, Kerem ile evlenmesine izin vermez ve kızını sürekli başka diyarlara götürür. Evlendikleri gece Kerem’in kül olmasıyla Kerem’den çıkan alevlerle saçı tutuşan Aslı da Kerem’in ardından ölür.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Padişah:</span></span> Kerem’in babasıdır.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Hanım Sultan:</span></span> Kerem’in annesidir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Keşiş:</span></span> Aslı’nın babasıdır.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Keşişin Karısı:</span></span> Aslı’nın annesidir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Sofu:</span></span> Kerem’in yanından ayrılmayan arkadaşıdır.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Külhan­beyi:</span></span> Halepli bir kabadayıdır.<br />
Nur Yüzlü İhti­yar<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">HiKAYE</span><br />
Asıl isimi Ahmet Mirza olarak bilinen Kerem, Isfahan Şahı’nın oğludur. Aslı ise Isfahan Şahı’nın hazinedarlığını yapan Ermeni bir rahibin kızıdır. Kerem ile Aslı birbirlerini severler. Isfahan Şahı, oğlu Kerem için Aslı’yı Rahipten ister. Rahip, bir Müslümana kızını vermek istemez. Fakat Şahı’n isteğini de hemen reddedemez.<br />
Hükümdardan biraz zaman ister. Hükümdar, rahibe karar vermesi için mühlet verir. Fakat rahip bu mühleti düşünmek için değil memleketten kaçmak için kullanır. Rahip ve kızı Aslı gizlice kaçarlar. Kerem, aşkı Aslı’nın peşinden yollara düşer. Sevdiğini aramaya koyulan Kerem, Anadolu’yu bir baştan diğer başa gezmeye başlar.<br />
Kerem sadık arkadaşı (Sofu Kardeş) sazı ile virane bir aşık olmuştur. Her gittiği vilayette, her rastladığı kişiye hem yanık türkülerini söyler hem de Aslı’yı sorar. Kimi Kerem’e cevap verir kimi sorusunu cevapsız bırakır. Kerem artık dağlara, nehirlere, kayalara, gördüğü hayvanlara derdini dökmeye başlar.<br />
Karşısına çıkan Karlı, zorlu, boranlı bellerden yol isteyerek Aslı’yı aramaya devam eder. Önüne çıkan engeller, aşk ateşiyle yanan Kerem’in inkisarına uğrarlar ve bir daha iflah olmazlar. Kerem’in Aslı’ya olan aşkı ateş olur düşer içine. Aşkının ateşinde pişe pişe kemale erer Kerem. O artık keramet sahibidir. Allah Kerem’in her dileğini yerine getirmektedir.<br />
Kimi vilayetlerde anlatılan hikayeye göre Kerem, Aslı’ya bir süre kavuşur. Aslı rahip babasından habersiz bir süre Kerem ile görüşür. Birbirlerine sevgilerini, duygularını anlatırlar, dertlerini dökerler. Bazı anlatıcılara göre Kerem Aslı’yı araya araya Halep’e varır. Burada Halep Paşasına kendini çok sevdirir. Paşa’da rahibi tehdit edip kızını Kerem’e vermesi için razı eder. Aslı ile Kerem’in nikâhları kıyılır.<br />
Fakat kötü kalpli rahip yine yapacağını yapar ve kızı Aslı’ya büyülü bir gerdek kıyafeti giydirir. Büyülü kıyafetin düğmeleri sonuna kadar açılırsa tekrar kendiliğinden kapanırmış. Bu kıyafet yüzünden Kerem, Aslı’nın düğmelerini çözemezmiş. Kerem’in yüreği yanar kül olurmuş. Aslı’ın saçları, Kerem’in küllerine karışmış. Kıvılcım alan saçlar birden bire tutuşur ve Aslı’da kül olur. Sevdalıların külleri birbirine karışır ve iki aşık birbirine kavuşur.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kaynak :</span></span><br />
Wikipedia<br />
masallaroku</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Erzurumda Damdan Dama Atlarken Donan Kedinin Hikayesi]]></title>
			<link>/showthread.php?tid=17878</link>
			<pubDate>Sun, 25 Sep 2022 13:27:54 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="/member.php?action=profile&uid=8">RasitTunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">/showthread.php?tid=17878</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Erzurumda Damdan Dama Atlarken Donan Kedinin Hikayesi</span></span><br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Vers 1</span></span><br />
<br />
Erzurum - Damdan Dama Atlarken Donan Kedi...<br />
Evliya Çelebi'nin Seyahatnamesi'nde geçen Erzurum'da damdan dama atlarken donan kedi hikayesini anlatan "Baba"ya meraktan büyümüş gözlerle bakan Deniz'e, seyahatname'den ilgili bölüm...<br />
<br />
"...Ve bu Erzurum gerçi sert kış yurdudur ama düzenli bostanları bol olup kavunu, karpuzu, lahanası, patlıcanı ve çirişi çok olur bir toprağı geniş, ucuzluk ve verimli memlekettir. Geniş vilâyeti bakımlı, arpa ve diğer hububatı meşhur, yiyecekleri güzel ve beğenilir, ekinlikleri geniş, bereketi bol, nimetleri çok, nice bin ırmak ve kaynakları akar bayındır bir Anadolu şehridir. Bu mamur şehir, o kadar ucuzluktur ki kırmızı deve dişi buğdayın bir somarı (16 kiloluk tahl ölçeªi) (---) batmandır. Beş somarı bir kuruşadır. İki at yemi bir akçeyedir, bir somar arpa (---) akçeyedir, bir vukıyye gelir beş tane has ve beyaz ekmek bir akçedir. Koyun eti iki akçeye, sığır eti bir akçeye, bir tavuk bir akçeye, kırk yumurta bir akçeye, bir güvercin palazı bir akçeye, yüz dirhem yağlı kâhi ve katmer çörek bir akçeye satılmaktadır. Diğer yiyecekler de buna kıyas oluna. Gerçi kışın sertliğinden bağı ve bahçesi yoktur, ancak Paşa Sarayı'nda gül bahçesi, Hacı Murad bağı gülistanı, Kefeniğnesioğlu güllüğü, Bedros bağı güllüğü ve daha nice gül bağları vardır. Ama bu zikrolunan bağların katmerli gülleri meşhurdur. Yer yer kış elması ve ahlat armudu vardır ama başka meyve asla olmaz. Lâkin mesire yerlerinde ve gül bağlarında kavak ağacı ile salkımsöğütleri çok boldur. Başka meyve ağaçları olmaz. Kışı katı olduğundan iki ayda ekerler, biçerler, harman edip döğerler ve alelacele anbarlara korlar. Bizim senemizde atlar Temmuz ayında çayırda iken bir gürültü, şimşek, tipi, boran ve yağmur yağınca bütün atlar boşanıp Erzurum sahrâsında olan Umudum Köyü'ne, Kane ve Gez Köyü'ne kadar dağılıp serseri gezdiler. Kış böyle sert olur. Hatta insanların dilinde darb-ı meseldir ki bir dervişe; -Nereden gelirsin?, derler, -Kar rahmetinden gelirim, der. -O ne diyardır, derler; -Soğukdan ‘Ere zulüm’ olan Erzurum’dur, der. -Orada yaz olduğuna rast geldin mi, derler? Derviş der: -Vallahi 11 ay 29 gün sakin oldum, bütün halkı yaz gelir derler, amma görmedim, der. Hatta bir kere bir kedi bir damdan bir dama atlarken aralıkta donup kalır. Sekiz aydan sonra bahar gelince, anılan kedinin donu çözülüp mırnav deyip yere düşer. Bu da latife şeklinde anlatılan bir darb-ı meseldir (Misâl olarak söylenen meşhur söz). Gerçekten, bir adamın eli ıslak iken bir demir parçasına yapışsa derhâl donup elinden demiri ve demirden eli ayırmak mümkün değildir. Eli, demirden bin ah vah ile kurtarsa bile eli ayasının bir kısım derisi âhıyla demirde kalır. Azak diyarında ve Deşt-i Kıpçak’da erbain (Kırk gün devam eden kara kış) ve zemherir (şiddetli soğuk, kış) geçirdik, böyle keskin kış görmedik. Ancak halkı gayet sağlam vücutludur..."<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Vers 2</span></span><br />
<br />
Evliya Çelebi, 1648’de Defterzâde Mehmed Paşa’nın Erzurum beylerbeyliğine tayin edilmesi üzerine müezzin ve musâhib sıfatıyla onun maiyeti arasına girerek Erzurum’a gider, aynı zamanda orada gümrük kâtipliği de yapar. Erzurum’da bulunduğu müddetçe bu şehrin her tarafını gezer. Erzurum’un isminden tarihine, tarihî eserlerinden tabiat güzelliklerine, sosyal ve kültürel yapısından meşhurlarına kadar teferruatlı olarak bahseder. Evliya Çelebi’nin meşhur Seyahatname’sinde Erzurum ile ilgili bazı ilginç hikâyelerde verilir. Erzurum’da kışın damdan dama atlarken donan bir kedinin hikâyesini Evliya Çelebi’den dinleyelim.<br />
<br />
“Gerçi kışın sertliğinden dolayı bağı ve bahçesi yoktur, amma paşa sarayında gül bahçesi, Hacı Murad bağı gülistanı, Kefenignesioğlu güllüğü, Bedros Bağı güllüğü ve daha nice gül bağları vardır. Ama bu zikrolunan bağların katmerli gülleri meşhurdur. Yer yer kış elması ve ahlat armudu vardır. Ama başka meyve asla olmaz. Lâkin mesire yerlerinde ve gül bağlarında kavak ağacı ile salkım söğüt ağaçları çok boldur. Kışı çok sert geçtiğinden iki ayda ekerler, biçerler, harman edip döğerler ve alelacele ambarlara korlar. “Bu sene Temmuz ayında bir gürültü, şimşek, tipi, bora ve yağmur yağınca çayırdaki bütün atlar boşanıp Erzurum sahrasında olan Umudum köyüne, Kane ve Gez köyüne kadar dağılıp serseri gezdiler.<br />
<br />
“Erzurum kışı çok şiddetli olur. Hatta insanların dilinde meşhur bir darb-ı mesel vardır. Bir dervişe: ‘Kanden (nereden) gelirsin?’, derler, ‘Kar rahmetinden gelirim’, der. ‘O ne diyardır?’ derler; ‘Sovukdan ‘ere zulüm’ olan Erzurum’dur,’ der. ‘Orada yaz olduğuna rast geldin mi?’ derler. Derviş de; ‘Vallahi 11 ay 29 gün sakin oldum, bütün halkı yaz gelir derler, amma görmedim.’ der. “Hatta bir kere bir kedi bir damdan bir dama atlarken aralıkta donup kalır. Sekiz aydan sonra bahar gelince kedinin donu çözülüp mırnav deyip yere düşer. Bu da, lâtife şeklinde anlatılan bir darb-ı meseldir. “Amma hakikaten de, bir adam eli ıslak iken bir demir parçasına yapışsa derhâl donup elinden demiri ve demirden eli ayırmak mümkün değildir. Elini demirden bin âh u vâh ile kurtarsa bile eli ayasının bir kısım derisi âhıyla demirde kalır.<br />
<br />
“Azak diyarında ve Kıpçak çöllerinde erbaîn ve zemherir geçirdik, böyle keskin kış görmedik. Ancak halkı gayet sağlam vücutludur. “Böyle kış iken bağ ve bahçesi olmayıp bütün meyvesi iki konak yerden; Ispir, Tortum ve Erzincan’dan gelir. Al yanaklı şeftalisi, zerdalisi, kayısısı ve üzümünün okkası bir akçedir. Birer araba kavunu ve karpuzu on akçeyedir.<br />
<br />
“Kısacası, yiyecek cihetinden benzersiz bir şehirdir. Lâkin odunu yoktur. Cümle dağları çıplaktır. Ama, hikmet-i Hudâ odunu dahi ucuzdur. İki konak yerdeki bulunan dağlardan gelir. Gürân dedikleri gemi direkleri olup boyu kırk arşındır. Kırk akçeye verirler. Onu yakıp kışm soğuğundan korunurlar. Develer ile pelit ve meşe odunları dahi iki konak yerde dağlardan gelir. Bir deve yükü odunu otuz akçeye verirler… Halkın koyunları ve sığırları çok olduğundan fukaralar sığır tezeği yakarlar. Fukaranın bütün ocakları evlerinin ortasındadır. Dört taraflarında hayvanları durur, evleri hamam gibi olur. Tandırlarında İleriseler ve ekmekleri pişmededir.”<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Vers 3</span></span><br />
<br />
<br />
Türkiye'yi etkisi altına alan çetin kış şartları şartları ve sıfırın altına düşen ısı ilginç olaylara neden oluyor.<br />
<br />
Habertürk'ün haberine göre, ünlü seyyah Evliya Çelebi'nin Erzurum'da yaşanan soğuğa yer verdiği Seyahatnamesi'nde bahsettiği 'Bir kedinin Kış ayında damdan dama atlarken havada donduğu" olayı 3 günde 3 kez gerçek oldu.<br />
<br />
Soğuk havada yiyecek arayan yaban hayvanları yerleşim alanlarına inerken, bazılarının aşırı soğuğun etkisiyle dondukları görülüyor.<br />
<br />
Geçen pazar Van'ın Çaldıran ilçesinin ardından bugün Sivas'ta yine bir tilki, Çorum'da ise bir atmaca donmuş olarak bulundu.<br />
<br />
ÇELEBİ'NİNİ SEYAHATNAMESİ'NDE GEÇEN 'HAVADA DONAN KEDİ'<br />
<br />
1611-1682 yılları arasında yaşamış olan ünlü seyyah Evliya Çelebi, Erzurum'un soğuğundan bahsederken ifade ettiği 'Soğuktan havada donan kedi' olayına Seyahatname adlı ünlü eserinin ikinci cildinde, 1640 yılı ile ilgili izlenimlerini anlattığı bölümde yer vermişti.<br />
<br />
"Erzurum'un soğuk bir diyar olduğunu" belirten ünlü seyyah, şöyle devam eder: "Efvâh-ı nâsda darb-ı meseldir kim bir dervişe 'Kanden gelirsin?' derler, 'Berf rahmetinden gelirim' der. 'Ol ne diyârdır?' derler; 'sovukdan Ere zulüm olan Erzurûm'dur' der... Bir kerre bir kedi bir damdan bir dama pertâb ederken mu'allakda donup kalır. Sekiz aydan Nevrûz-ı Harzemşâhî geldikde mezkûr kedinin donu çözülüp mırnav deyüp yere düşer." Evliya Çelebi devamında "Meşhûr latîfe-i darb-ı meseldir" diyerek, kedinin havada boşlukta donma olayının bir latife, halk arasında anlatılan bir hikaye olduğunu da sözlerine ekler.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Vers 4</span></span><br />
<br />
Uluslararası Kış Kentleri Sempozyumu kapsamında, Erzurum’un tarihi değerleri karla yapılan çalışmalarla “Kültür Sokağı”nda işlendi.<br />
<br />
Atatürk Üniversitesi Mimarlık ve Tasarım Fakültesi ve Güzel Sanatlar Fakültesi öğrencileri ve hocaları tarafından bir haftalık çalışmayla yapılan “Kültür Sokağı”nda, Erzurum’un öne çıkan Çifte Minareli Medrese, Yakutiye Medresesi, tarihi kale, Kümbet, Erzurum Evleri gibi tarihi yapıları karla tasvir edildi. Evliya Çelebi’nin Seyahatnamesinde Erzurum’un soğuğu ile ilgili “Damdan dama atlarken kediler havada donar” ifadesinin de yer aldığı çalışma görenlerin ilgi odağı oldu.<br />
<br />
Projenin mimarları olan Mimarlık Fakültesi ve Güzel Sanatlar Fakültesi öğretim üyeleri Prof. Dr. Hasan Yılmaz ve Prof. Dr. Mustafa Bulat, çalışmalarını 20 kişilik bir ekiple yaptıklarını belirterek, “Proje kapsamında Erzurum’un simgesi olan değerlerimizi karla bütünleştirerek 'Kültür Sokağı'nda işledik” dedi.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Vers 5</span></span><br />
<br />
Türkiye'yi etkisi altına alan çetin kış şartları şartları ve sıfırın altına düşen ısı ilginç olaylara neden oluyor.<br />
<br />
Habertürk'ün haberine göre, ünlü seyyah Evliya Çelebi'nin Erzurum'da yaşanan soğuğa yer verdiği Seyahatnamesi'nde bahsettiği 'Bir kedinin Kış ayında damdan dama atlarken havada donduğu" olayı 3 günde 3 kez gerçek oldu.<br />
<br />
Soğuk havada yiyecek arayan yaban hayvanları yerleşim alanlarına inerken, bazılarının aşırı soğuğun etkisiyle dondukları görülüyor.<br />
<br />
Geçen pazar Van'ın Çaldıran ilçesinin ardından bugün Sivas'ta yine bir tilki, Çorum'da ise bir atmaca donmuş olarak bulundu.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">ÇELEBİ'NİNİ SEYAHATNAMESİ'NDE GEÇEN 'HAVADA DONAN KEDİ'</span></span><br />
<br />
1611-1682 yılları arasında yaşamış olan ünlü seyyah Evliya Çelebi, Erzurum'un soğuğundan bahsederken ifade ettiği 'Soğuktan havada donan kedi' olayına Seyahatname adlı ünlü eserinin ikinci cildinde, 1640 yılı ile ilgili izlenimlerini anlattığı bölümde yer vermişti.<br />
<br />
"Erzurum'un soğuk bir diyar olduğunu" belirten ünlü seyyah, şöyle devam eder: "Efvâh-ı nâsda darb-ı meseldir kim bir dervişe 'Kanden gelirsin?' derler, 'Berf rahmetinden gelirim' der. 'Ol ne diyârdır?' derler; 'sovukdan Ere zulüm olan Erzurûm'dur' der... Bir kerre bir kedi bir damdan bir dama pertâb ederken mu'allakda donup kalır. Sekiz aydan Nevrûz-ı Harzemşâhî geldikde mezkûr kedinin donu çözülüp mırnav deyüp yere düşer." Evliya Çelebi devamında "Meşhûr latîfe-i darb-ı meseldir" diyerek, kedinin havada boşlukta donma olayının bir latife, halk arasında anlatılan bir hikaye olduğunu da sözlerine ekler. <br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Kaynak:  </span></span><br />
<br />
Evliya Çelebi Seyahatnamesi<br />
<br />
internetten Derleme Konular</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Erzurumda Damdan Dama Atlarken Donan Kedinin Hikayesi</span></span><br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Vers 1</span></span><br />
<br />
Erzurum - Damdan Dama Atlarken Donan Kedi...<br />
Evliya Çelebi'nin Seyahatnamesi'nde geçen Erzurum'da damdan dama atlarken donan kedi hikayesini anlatan "Baba"ya meraktan büyümüş gözlerle bakan Deniz'e, seyahatname'den ilgili bölüm...<br />
<br />
"...Ve bu Erzurum gerçi sert kış yurdudur ama düzenli bostanları bol olup kavunu, karpuzu, lahanası, patlıcanı ve çirişi çok olur bir toprağı geniş, ucuzluk ve verimli memlekettir. Geniş vilâyeti bakımlı, arpa ve diğer hububatı meşhur, yiyecekleri güzel ve beğenilir, ekinlikleri geniş, bereketi bol, nimetleri çok, nice bin ırmak ve kaynakları akar bayındır bir Anadolu şehridir. Bu mamur şehir, o kadar ucuzluktur ki kırmızı deve dişi buğdayın bir somarı (16 kiloluk tahl ölçeªi) (---) batmandır. Beş somarı bir kuruşadır. İki at yemi bir akçeyedir, bir somar arpa (---) akçeyedir, bir vukıyye gelir beş tane has ve beyaz ekmek bir akçedir. Koyun eti iki akçeye, sığır eti bir akçeye, bir tavuk bir akçeye, kırk yumurta bir akçeye, bir güvercin palazı bir akçeye, yüz dirhem yağlı kâhi ve katmer çörek bir akçeye satılmaktadır. Diğer yiyecekler de buna kıyas oluna. Gerçi kışın sertliğinden bağı ve bahçesi yoktur, ancak Paşa Sarayı'nda gül bahçesi, Hacı Murad bağı gülistanı, Kefeniğnesioğlu güllüğü, Bedros bağı güllüğü ve daha nice gül bağları vardır. Ama bu zikrolunan bağların katmerli gülleri meşhurdur. Yer yer kış elması ve ahlat armudu vardır ama başka meyve asla olmaz. Lâkin mesire yerlerinde ve gül bağlarında kavak ağacı ile salkımsöğütleri çok boldur. Başka meyve ağaçları olmaz. Kışı katı olduğundan iki ayda ekerler, biçerler, harman edip döğerler ve alelacele anbarlara korlar. Bizim senemizde atlar Temmuz ayında çayırda iken bir gürültü, şimşek, tipi, boran ve yağmur yağınca bütün atlar boşanıp Erzurum sahrâsında olan Umudum Köyü'ne, Kane ve Gez Köyü'ne kadar dağılıp serseri gezdiler. Kış böyle sert olur. Hatta insanların dilinde darb-ı meseldir ki bir dervişe; -Nereden gelirsin?, derler, -Kar rahmetinden gelirim, der. -O ne diyardır, derler; -Soğukdan ‘Ere zulüm’ olan Erzurum’dur, der. -Orada yaz olduğuna rast geldin mi, derler? Derviş der: -Vallahi 11 ay 29 gün sakin oldum, bütün halkı yaz gelir derler, amma görmedim, der. Hatta bir kere bir kedi bir damdan bir dama atlarken aralıkta donup kalır. Sekiz aydan sonra bahar gelince, anılan kedinin donu çözülüp mırnav deyip yere düşer. Bu da latife şeklinde anlatılan bir darb-ı meseldir (Misâl olarak söylenen meşhur söz). Gerçekten, bir adamın eli ıslak iken bir demir parçasına yapışsa derhâl donup elinden demiri ve demirden eli ayırmak mümkün değildir. Eli, demirden bin ah vah ile kurtarsa bile eli ayasının bir kısım derisi âhıyla demirde kalır. Azak diyarında ve Deşt-i Kıpçak’da erbain (Kırk gün devam eden kara kış) ve zemherir (şiddetli soğuk, kış) geçirdik, böyle keskin kış görmedik. Ancak halkı gayet sağlam vücutludur..."<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Vers 2</span></span><br />
<br />
Evliya Çelebi, 1648’de Defterzâde Mehmed Paşa’nın Erzurum beylerbeyliğine tayin edilmesi üzerine müezzin ve musâhib sıfatıyla onun maiyeti arasına girerek Erzurum’a gider, aynı zamanda orada gümrük kâtipliği de yapar. Erzurum’da bulunduğu müddetçe bu şehrin her tarafını gezer. Erzurum’un isminden tarihine, tarihî eserlerinden tabiat güzelliklerine, sosyal ve kültürel yapısından meşhurlarına kadar teferruatlı olarak bahseder. Evliya Çelebi’nin meşhur Seyahatname’sinde Erzurum ile ilgili bazı ilginç hikâyelerde verilir. Erzurum’da kışın damdan dama atlarken donan bir kedinin hikâyesini Evliya Çelebi’den dinleyelim.<br />
<br />
“Gerçi kışın sertliğinden dolayı bağı ve bahçesi yoktur, amma paşa sarayında gül bahçesi, Hacı Murad bağı gülistanı, Kefenignesioğlu güllüğü, Bedros Bağı güllüğü ve daha nice gül bağları vardır. Ama bu zikrolunan bağların katmerli gülleri meşhurdur. Yer yer kış elması ve ahlat armudu vardır. Ama başka meyve asla olmaz. Lâkin mesire yerlerinde ve gül bağlarında kavak ağacı ile salkım söğüt ağaçları çok boldur. Kışı çok sert geçtiğinden iki ayda ekerler, biçerler, harman edip döğerler ve alelacele ambarlara korlar. “Bu sene Temmuz ayında bir gürültü, şimşek, tipi, bora ve yağmur yağınca çayırdaki bütün atlar boşanıp Erzurum sahrasında olan Umudum köyüne, Kane ve Gez köyüne kadar dağılıp serseri gezdiler.<br />
<br />
“Erzurum kışı çok şiddetli olur. Hatta insanların dilinde meşhur bir darb-ı mesel vardır. Bir dervişe: ‘Kanden (nereden) gelirsin?’, derler, ‘Kar rahmetinden gelirim’, der. ‘O ne diyardır?’ derler; ‘Sovukdan ‘ere zulüm’ olan Erzurum’dur,’ der. ‘Orada yaz olduğuna rast geldin mi?’ derler. Derviş de; ‘Vallahi 11 ay 29 gün sakin oldum, bütün halkı yaz gelir derler, amma görmedim.’ der. “Hatta bir kere bir kedi bir damdan bir dama atlarken aralıkta donup kalır. Sekiz aydan sonra bahar gelince kedinin donu çözülüp mırnav deyip yere düşer. Bu da, lâtife şeklinde anlatılan bir darb-ı meseldir. “Amma hakikaten de, bir adam eli ıslak iken bir demir parçasına yapışsa derhâl donup elinden demiri ve demirden eli ayırmak mümkün değildir. Elini demirden bin âh u vâh ile kurtarsa bile eli ayasının bir kısım derisi âhıyla demirde kalır.<br />
<br />
“Azak diyarında ve Kıpçak çöllerinde erbaîn ve zemherir geçirdik, böyle keskin kış görmedik. Ancak halkı gayet sağlam vücutludur. “Böyle kış iken bağ ve bahçesi olmayıp bütün meyvesi iki konak yerden; Ispir, Tortum ve Erzincan’dan gelir. Al yanaklı şeftalisi, zerdalisi, kayısısı ve üzümünün okkası bir akçedir. Birer araba kavunu ve karpuzu on akçeyedir.<br />
<br />
“Kısacası, yiyecek cihetinden benzersiz bir şehirdir. Lâkin odunu yoktur. Cümle dağları çıplaktır. Ama, hikmet-i Hudâ odunu dahi ucuzdur. İki konak yerdeki bulunan dağlardan gelir. Gürân dedikleri gemi direkleri olup boyu kırk arşındır. Kırk akçeye verirler. Onu yakıp kışm soğuğundan korunurlar. Develer ile pelit ve meşe odunları dahi iki konak yerde dağlardan gelir. Bir deve yükü odunu otuz akçeye verirler… Halkın koyunları ve sığırları çok olduğundan fukaralar sığır tezeği yakarlar. Fukaranın bütün ocakları evlerinin ortasındadır. Dört taraflarında hayvanları durur, evleri hamam gibi olur. Tandırlarında İleriseler ve ekmekleri pişmededir.”<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Vers 3</span></span><br />
<br />
<br />
Türkiye'yi etkisi altına alan çetin kış şartları şartları ve sıfırın altına düşen ısı ilginç olaylara neden oluyor.<br />
<br />
Habertürk'ün haberine göre, ünlü seyyah Evliya Çelebi'nin Erzurum'da yaşanan soğuğa yer verdiği Seyahatnamesi'nde bahsettiği 'Bir kedinin Kış ayında damdan dama atlarken havada donduğu" olayı 3 günde 3 kez gerçek oldu.<br />
<br />
Soğuk havada yiyecek arayan yaban hayvanları yerleşim alanlarına inerken, bazılarının aşırı soğuğun etkisiyle dondukları görülüyor.<br />
<br />
Geçen pazar Van'ın Çaldıran ilçesinin ardından bugün Sivas'ta yine bir tilki, Çorum'da ise bir atmaca donmuş olarak bulundu.<br />
<br />
ÇELEBİ'NİNİ SEYAHATNAMESİ'NDE GEÇEN 'HAVADA DONAN KEDİ'<br />
<br />
1611-1682 yılları arasında yaşamış olan ünlü seyyah Evliya Çelebi, Erzurum'un soğuğundan bahsederken ifade ettiği 'Soğuktan havada donan kedi' olayına Seyahatname adlı ünlü eserinin ikinci cildinde, 1640 yılı ile ilgili izlenimlerini anlattığı bölümde yer vermişti.<br />
<br />
"Erzurum'un soğuk bir diyar olduğunu" belirten ünlü seyyah, şöyle devam eder: "Efvâh-ı nâsda darb-ı meseldir kim bir dervişe 'Kanden gelirsin?' derler, 'Berf rahmetinden gelirim' der. 'Ol ne diyârdır?' derler; 'sovukdan Ere zulüm olan Erzurûm'dur' der... Bir kerre bir kedi bir damdan bir dama pertâb ederken mu'allakda donup kalır. Sekiz aydan Nevrûz-ı Harzemşâhî geldikde mezkûr kedinin donu çözülüp mırnav deyüp yere düşer." Evliya Çelebi devamında "Meşhûr latîfe-i darb-ı meseldir" diyerek, kedinin havada boşlukta donma olayının bir latife, halk arasında anlatılan bir hikaye olduğunu da sözlerine ekler.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Vers 4</span></span><br />
<br />
Uluslararası Kış Kentleri Sempozyumu kapsamında, Erzurum’un tarihi değerleri karla yapılan çalışmalarla “Kültür Sokağı”nda işlendi.<br />
<br />
Atatürk Üniversitesi Mimarlık ve Tasarım Fakültesi ve Güzel Sanatlar Fakültesi öğrencileri ve hocaları tarafından bir haftalık çalışmayla yapılan “Kültür Sokağı”nda, Erzurum’un öne çıkan Çifte Minareli Medrese, Yakutiye Medresesi, tarihi kale, Kümbet, Erzurum Evleri gibi tarihi yapıları karla tasvir edildi. Evliya Çelebi’nin Seyahatnamesinde Erzurum’un soğuğu ile ilgili “Damdan dama atlarken kediler havada donar” ifadesinin de yer aldığı çalışma görenlerin ilgi odağı oldu.<br />
<br />
Projenin mimarları olan Mimarlık Fakültesi ve Güzel Sanatlar Fakültesi öğretim üyeleri Prof. Dr. Hasan Yılmaz ve Prof. Dr. Mustafa Bulat, çalışmalarını 20 kişilik bir ekiple yaptıklarını belirterek, “Proje kapsamında Erzurum’un simgesi olan değerlerimizi karla bütünleştirerek 'Kültür Sokağı'nda işledik” dedi.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Vers 5</span></span><br />
<br />
Türkiye'yi etkisi altına alan çetin kış şartları şartları ve sıfırın altına düşen ısı ilginç olaylara neden oluyor.<br />
<br />
Habertürk'ün haberine göre, ünlü seyyah Evliya Çelebi'nin Erzurum'da yaşanan soğuğa yer verdiği Seyahatnamesi'nde bahsettiği 'Bir kedinin Kış ayında damdan dama atlarken havada donduğu" olayı 3 günde 3 kez gerçek oldu.<br />
<br />
Soğuk havada yiyecek arayan yaban hayvanları yerleşim alanlarına inerken, bazılarının aşırı soğuğun etkisiyle dondukları görülüyor.<br />
<br />
Geçen pazar Van'ın Çaldıran ilçesinin ardından bugün Sivas'ta yine bir tilki, Çorum'da ise bir atmaca donmuş olarak bulundu.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">ÇELEBİ'NİNİ SEYAHATNAMESİ'NDE GEÇEN 'HAVADA DONAN KEDİ'</span></span><br />
<br />
1611-1682 yılları arasında yaşamış olan ünlü seyyah Evliya Çelebi, Erzurum'un soğuğundan bahsederken ifade ettiği 'Soğuktan havada donan kedi' olayına Seyahatname adlı ünlü eserinin ikinci cildinde, 1640 yılı ile ilgili izlenimlerini anlattığı bölümde yer vermişti.<br />
<br />
"Erzurum'un soğuk bir diyar olduğunu" belirten ünlü seyyah, şöyle devam eder: "Efvâh-ı nâsda darb-ı meseldir kim bir dervişe 'Kanden gelirsin?' derler, 'Berf rahmetinden gelirim' der. 'Ol ne diyârdır?' derler; 'sovukdan Ere zulüm olan Erzurûm'dur' der... Bir kerre bir kedi bir damdan bir dama pertâb ederken mu'allakda donup kalır. Sekiz aydan Nevrûz-ı Harzemşâhî geldikde mezkûr kedinin donu çözülüp mırnav deyüp yere düşer." Evliya Çelebi devamında "Meşhûr latîfe-i darb-ı meseldir" diyerek, kedinin havada boşlukta donma olayının bir latife, halk arasında anlatılan bir hikaye olduğunu da sözlerine ekler. <br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Kaynak:  </span></span><br />
<br />
Evliya Çelebi Seyahatnamesi<br />
<br />
internetten Derleme Konular</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Parfüm Filmi | Bir Katilin Hikayesi]]></title>
			<link>/showthread.php?tid=10897</link>
			<pubDate>Thu, 03 Dec 2020 13:06:57 +0100</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="/member.php?action=profile&uid=8">RasitTunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">/showthread.php?tid=10897</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Parfüm Filmi | Bir Katilin Hikayesi</span></span><br />
<br />
Parfüm - Bir Katilin Öyküsü , Alman yönetmen Tom Tykwer'ın yönettiği , Patrick Süskind'in aynı adlı romanından uyarlanan 2006 yapımı bir gerilim . Yapımcılığını Constantin Film , Castelao Producciones SA, Nouvelles Éditions de Films ve VIP 4 medya fonu, diğerleri arasında yaptı . 14 Eylül 2006'da Almanya'da sinemalarda açıldı. 50 milyon avroyu aşan bütçesiyle en pahalı Alman film yapımlarından biridir.<br />
<br />
18. yüzyılda Fransa: Güney Fransa'nın Grasse kasabasındaki genç bir adam , zindan hücresinden belediye binasının balkonuna sürüklenir ve önünde öfkeli kasaba halkı, birçok cinayetin işlenmesi için ölüm cezalarını pazar meydanında beklemektedir.<br />
<br />
Bir geri dönüş , 17 Temmuz 1738'de bir balıkçı, satış masasının altında bir erkek çocuk doğurduğu Paris'teki en kötü kokulu pazara yol açar . Anne ona bakmaz, onu çıplak ve gözetimsiz olarak çöpte bırakır ve daha önceki birçok çocuğu gibi onun da “yarı” ya da ölü doğduğundan şüphelenir . Ancak çevresinin kokusuyla canlanan bebek aniden çığlık atmaya başlayınca ve pazar ziyaretçileri kanlı demeti görünce anne, öfkeli kalabalıktan boşuna kaçmaya çalışır. Çocuk cinayetine teşebbüsle suçlanıyor , kapatmaya mahkum ve idam ediliyor.<br />
<br />
Çocuk, yetim olarak devlet bakımına gelir , vaftiz edilir ve Jean-Baptiste Grenouille adı verilir. Kendisini bir ücret karşılığında evlat edinen üvey anne Madame Gaillard'ın evinde bulur. Evdeki çocuklardan biri bebeğin hala hayatta olup olmadığını kontrol etmek için eliyle bebeğe yaklaştığında, aniden bebeğin işaret parmağını tutar, sıkıca çeker ve yoğun bir şekilde koklamaya başlar. Bebek çocuklara korkutucu görünür ve küçük Grenouille'i battaniyeyle boğmaya karar verirler. Ama yine de Madam Gaillard'ın onu tam zamanında kurtarabilmesi için yüksek sesle çığlık atarak kendini fark edilir kılıyor. Böylece büyür, yaşlanır ve neredeyse sadece koku alma duyusuyla dünyayı açar .. Çok geçmeden burnu ile kokuları çok uzaktan alıp ayırt edebilme yeteneğinin farkına varır. Altı yaşındayken çevresini en küçük ayrıntısına kadar koklamayı çoktan açmıştı.<br />
<br />
On üç yaşındayken, Madam Gaillard acımasız onu sattı Tanner Grimal. Grenouille'i verdikten ve bu gizemli, tuhaf çocuktan kurtulduğu için mutlu olduktan sonra boğazı kısa bir süre sonra iki soyguncu tarafından bir ara sokakta kesilir.<br />
<br />
Grenouille tabakhanede uzun süre kendini kanıtladıktan sonra mallarını şehre teslim etmesine izin verildi. Paris sokaklarında bir koku evreniyle karşılaşır. Grenouille'in koku alma duyusu düzeliyor ve genç bir kızın, mirabelle eriklerinin kokusunu keşfediyor.özellikle ona sattı. Grenouille kızı takip ediyor, korkuyor ve çığlık atmak istiyor ama ağzını kapatıyor çünkü yoldan geçenler şu anda geçiyor ve keşfedilme tehlikesiyle karşı karşıya. Kısa bir süre sonra elini ağzından çıkardığında istemsiz olarak kızı boğduğunu görür. Onu soyar, burnuyla açgözlülükle ölülerin aromasını emer ve onun ölümüyle kokusunun kaybolduğunu anlayınca büyük bir umutsuzluğa kapılır. Uçucu kokuları kalıcı olarak yakalayabilme arzusu burada doğar.<br />
<br />
O sırada başarılı parfümcü Pelissier, Amor and Psyche adlı bir parfüm çıkardı . Sonuç olarak, rakibi, yıpranmış İtalyan parfümcü Giuseppe Baldini, Kont Véramont tarafından yeni bir koku yaratması için görevlendirildi ve "Amor ve Psyche" kadar iyi olmalı. Baldini, kokuyu kopyalamak için laboratuvarına çekilir ve rakibinin zaten gizlice edindiği bir şişeden ilham alır. İçinde hangi özlerin saklı olduğunu bulmaya, karışımını ve formülünü kavramaya çalışır, ancak başarısız olur.<br />
<br />
O anda, Baldini'ye bir deri sevkiyatı yapması talimatı verilen Grenouille belirir. Grenouille, Baldini'nin "Amor ve Psyche" ile deneyler yaptığını hemen koklar ve onun için karıştırmayı teklif eder. Baldini ilk başta kibirli ve küçümseyen bir şekilde tepki verir. Sonunda, Grenouille'e bir şans veriyor çünkü başarısız olacağına inanıyor ve ona bir ders vermek istiyor. Grenouille, yapım aşamasında sanatın tüm kurallarını hiçe sayıyor ancak "Aşk Tanrısı ve Ruh" kokusunu hemen karıştırmayı başarıyor. Baldini bundan şaşkına dönüyor ve yeni gelenlerden açıkça aşağı olduğu gerçeğiyle gözle görülür bir şekilde üzgün. Grenouille daha sonra parfümün çok daha gelişmiş bir versiyonunu bile yarattı. Ancak Baldini, dikkate alınamayacak kadar kafası karışık. Yürürken, Grenouille onakokuları nasıl koruyacağını öğrenmek için onunla çıraklık yapabilmek. Baldini hâlâ sersemlemiş, kararı erteler.<br />
<br />
Ancak Grenouille gittikten sonra Baldini sakince yeni parfümü dener ve bunalır. Ertesi gün Grimal'de göründü ve Grenouille'i 50 franka satın aldı. Hatta Grimal uzun zamandır bu satışı zevk izin verilmez: sarhoş başını vurur ve düşer ise bir han ziyaret ettikten sonra o sendeler Seine .<br />
<br />
Grenouille, yaratıcı parfüm kreasyonları konusunda Baldini'nin parfüm mağazasına yardım ediyor. Öğretmeninden kokuların armonik akorlarını ve 13. özü asla belirlenemeyen belirli bir "mükemmel parfüm" efsanesini öğrendi. O da nasıl kullanılacağını öğrenir damıtmaKokuları kalıcı olarak yakalayabilir. Sonra boşuna camdan, bakırdan ve hatta Baldini'nin kedisinden koku damıtmaya çalıştı. Baldini dehşete düşer ve ona her şeyi damıtamayacağınızı açıklar. Hedefi hala tüm uçucu kokuları yakalayabilmek olan Grenouille, bu ipucu karşısında şok olur ve hastalanır. Baldini, yatağının başında ona, dünyanın en iyi parfümcülerinin çalıştığı ve enfleurage yoluyla kokuları korumanın sırrını bildiği Fransa'nın güneyindeki Grasse kasabasını anlatıyor . Grenouille bu umutla hastalığından kurtulur ve 100 yeni parfüm formülü karşılığında Baldini'nin kendisi için yazdığı bir kalfanın mektubuyla Paris'ten ayrılır .<br />
<br />
Tıpkı Madame Gaillard ve Grimal gibi Baldini de kazançlı ticaretinden uzun süre zevk almadı: Ertesi gece Seine üzerindeki bir köprüde bulunan evi çöktü ve onu, karısını ve tüm eşyalarını nehre gömdü.<br />
<br />
Grenouille bu arada sabah güneye doğru ilerliyor. Massif Central'daki bir dağ olan Plomb du Cantal'da Grenouille, uzun süre tam bir inzivaya çekildiği bir mağara keşfeder. Dış dünyanın tüm rahatsız edici kokularından uzakta, kendi dehşetiyle kendi kokusunun olmadığını anlar.<br />
<br />
Grasse yolculuğuna devam eder, yolda bir kızla birlikte bir arabanın yanına gelir ve içinde Paris'te öldürülen mirabelle erik satıcısınınki kadar lezzetli bir koku fark eder. Grenouille, Grasse kokusunu evine kadar takip ediyor. Kokusuyla gittikçe daha fazla etkileniyor, ayrıca adınızı burada öğreniyor: Laure Richis.<br />
<br />
Dul Arnulfi ve kalfası Dominique Druot'un küçük parfüm stüdyosunda kalfalık yaparak iş bulmayı başarır. Burada Grenouille enfleurage sanatını öğreniyor: Bununla nihayet güzel kokulu kızların kokularını koruyabilecek araçlara sahip oluyor.<br />
<br />
Kimseyi öldürmeden bu hedefe ulaşmaya çalışır: Kokusunu alabilmek için bir fahişeye para verir. Ancak, Grenouille'in tuhaf davranışı ve yağlı süreci bu giderek daha fazla tiksindiriyor. Nihayet kaçmak istediğinde, Grenouille onu öldürür. Optimal enfleuraj için saçını keser ve işlemi hala sıcak olan vücudunda uygular. Bunu başarır: İlk kez bir kızın kokusunu yakalayabilir.<br />
<br />
O andan itibaren Grenouille, bir katil olarak kasıtlı olarak Grasse çevresindeki bölgeyi dolaştı. Giderek daha fazla kız onun tarafından öldürülüyor ve daha sonra çıplak ve kel bulundu. Kokularından "mükemmel parfümün" temelini oluşturacak on üç esans çıkarmak istiyor.<br />
<br />
Halk cinayetler karşısında dehşete düşmüştür. Sokağa çıkma yasağı bile öldürmeyi durduramadığında, bilinmeyen katili aforoz etmek için bir piskopos çağrılır . Törende, sanık failin yakındaki bir kasabada tutuklandığı duyuruldu. Ancak itirafı işkence altında alınmıştır ve bu nedenle çelişkiler içermektedir. Sadece Laures'in babası Antoine Richis bu tutarsızlıkları fark eder ve barışa güvenmez. Kendini katil konumuna koyar ve bunun güzel bakirelerin bir koleksiyoncusu olması gerektiği sonucuna varır; Laure, dünyanın dört bir yanındaki en güzel kız olarak koleksiyonunda hala eksiktir.<br />
<br />
Panikten sürüklenen Richis, Laure ile evlenmek için Grenoble'a bir gezi düzenler, böylece artık katilin "ganimet düzenine" uymaz. Düğüne kadar güvenliği için bir manastıra götürülmelidir. Grenouille baba ve kızı takip eder. Richi'nin dikkat dağıtıcı manevralarına rağmen, Laures'in bir handa nerede olduğunu bulup onu öldürmeyi başarır. Böylelikle özünün 13. maddesi olan kokusunu enfleurage yardımıyla korumayı ve çalmayı başarır.<br />
<br />
Bu suçtan kısa bir süre sonra izlendi ve esir alındı. Ancak cinayetin nedenini avukatlara açıklamaz. İşkence odasında sadece kızlara “ihtiyacı olduğunu” itiraf ediyor. Suçlu bulundu ve 17 Nisan 1766'da idam edilecek. Yaptığı dehşete göre cezası verilmiş: Tahta bir haça bağlanmış tüm kemikleri ağır bir demir çubukla parçalanacak. Ona karşı ruh hali o kadar hararetli ki "diğer tüm olağan lütuf eylemleri [...] cellat açıkça yasaklanmıştır".<br />
<br />
İnfaz tam tersine dönüşüyor, çünkü Grenouille artık "mükemmel parfümü" sayesinde seyircilerin ona (ve sonra birbirlerine) sempati ve sevgisini uyandırmayı başarıyor. Sevecen bir sevgiyle yakalanan genç ve yaşlılar kıyafetlerini çıkarır ve bir aşk partisinde "melek" Grenouille'in ayaklarına düşer. Acımasız intikamdan nefret eden Richis bile, kızının katiline sarılır, ona oğlunu çağırır ve üzülerek Grenouille'den af diler. Genel kardeşlik göz önüne alındığında, eski mirabelle kızını özlemle hatırlıyor, sonunda ağlayarak geri dönüyor ve şafakta şehri terk ediyor.<br />
<br />
Kısa bir süre sonra onun yerine masum parfümcü Dominique Druot idam edildi.Grenouille'in kıyafetleri ve öldürülen kızların saçlarının kulübesinde bulunması üzerine işkence altında olduğu iddia edilen eylemlerini itiraf etti.<br />
<br />
Ancak Grenouille, doğduğu yer olan Paris'teki pazara geri döner ve geceleri fakirlerin en fakirine gider ve parfümünün geri kalanını gözlerinin üzerine döker. Burada da kavga ve kavga eden evsizler, Grenouille'in parfümü tarafından o kadar öfkelenir ki, ertesi gün başkaları tarafından götürülen sadece elbiseleri kalana kadar onu tamamen yerler.<br />
<br />
<br />
Film, Alman yazar Patrick Süskind'in aynı adlı romanından uyarlandı . 1985'te yayınlandığında, Das Parfum eleştirmenlerden ve okuyan izleyicilerden büyük övgü topladı ve dünya çapındaki başarısı açısından Erich Maria Remarque'ın In the West (1928/29) filmiyle karşılaştırıldı. Roman, dokuz yıl boyunca en çok satanlar listesinde kaldı ve bugüne kadar 20 milyon kez sattı. Martin Scorsese ve Miloš Forman gibi çok sayıda ünlü yönetmen , malzemenin film uyarlamasıyla ilgilendi. Ayrıca Ridley Scott veya Tim Burton gibi isimler Patrick Süskind, uzun bir süre romanının film haklarını satmakta tereddüt etti.<br />
<br />
Süskind, 2001 yılında film haklarını Das Parfum'a yaklaşık on milyon avro karşılığında projede birkaç yıldır çalışan Alman yönetmen ve yapımcı Bernd Eichinger'e devretti . Süskind Helmut Dietl filmi Rossini (1997) için yazdığı senaryoda şunu yansıtıyor: Aşırı utangaç yazarın ( Joachim Król'un canlandırdığı ) film karakteri, kitabının çok parayla bir filme dönüştürülmesini reddediyor. Heiner Lauterbach'ın canlandırdığı yapımcı , Süskind tarafından neredeyse bir Eichinger imgesi olarak yaratıldı.<br />
<br />
Filmin ön yapımı iki buçuk yıl sürdü. Eichinger , 1998 yılında çıkışını Run Lola Run ile yapan Tom Tykwer'ı yönetmeye karar verdi . Tykwer filmin senaryosunu Eichinger, yardımcı yapımcı Andrew Birkin ve senarist Caroline Thompson ile birlikte yazdı . Dustin Hoffman veya Alan Rickman gibi ünlü oyuncular yardımcı roller oynasa da , bilinmeyen İngiliz tiyatro ve sinema oyuncusu Ben Whishaw, Jean-Baptiste Grenouille'in başrolü için işe alındı . Başlangıçta oyuncular Leonardo DiCaprio veOrlando Bloom, Grenouille'in başrolü olarak değerlendirildi. Whishaw'a göre karakter, bir koku dehası olarak esas olarak jestlerine ve yüz ifadelerine bağlı olduğu için özel bir meydan okuma oluşturuyordu . Romanda olduğu gibi, Grenouille'in de filmde konuşacak herhangi bir metni yok.<br />
<br />
Çekimler 12 Temmuz 2005'te başladı ve aynı yılın Ekim ayında 67 gün içinde tamamlandı. Film mekanları dahil Bavyera Film içinde Münih ve Fransa'daki Provence üretim öncesi zaten Haziran 2005'te başladığı yere Suskind romanı kısmen ayarlanır ve,. Romanın başında Paris'te geçen sekanslar İspanya'nın Barselona kentinde yaratıldı. 18. yüzyıl Paris'ini olabildiğince sadık bir şekilde yeniden oluşturmak için 17 ton balık bağırsağı, kil, saman, 260 çalışan ve yüzlerce farklı film motifi gerekliydi. Film ayrıca İspanya'nın Girona kentinde çekildi.Grasse'de geçen bazı sahnelerin yapıldığı yer. Bernd Eichinger'e göre, görüntüler neredeyse 30 saat boyunca çekildi. Hazırlık ve çekimle birlikte film projesinin tamamlanması üç yıl sürdü.<br />
<br />
Parfüm - Bir Katilin Hikayesi'nin üretim maliyetinin yaklaşık 60 milyon euro olduğu tahmin ediliyor, ancak başlangıçta 47 milyon euro olarak tahmin ediliyordu. Büyük ölçekli prodüksiyon ayrıca Kuzey Ren-Vestfalya Film Vakfı (yaklaşık 750.000 Euro), FilmFernsehFonds Bayern (yaklaşık 1.6 milyon Euro), Bavyera Bankası Fonu (BBF) ve Film Finansman Kurumu (her biri yaklaşık bir milyon euro) tarafından mali olarak desteklendi . Koruyucusudur ait FC Basel , Gisela Oeri , üretim maliyetleri için on milyon İsviçre Frangı katkıda bulunmuş olduğu söylenir<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">ORiGiNAL AUF DEUTSCH</span><br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Das Parfum – Die Geschichte eines Mörders</span><br />
<br />
Das Parfum – Die Geschichte eines Mörders ist ein von dem deutschen Regisseur Tom Tykwer inszenierter Thriller aus dem Jahr 2006. Er basiert auf dem gleichnamigen Roman von Patrick Süskind. Produziert wurde er unter anderem von Constantin Film, Castelao Producciones S.A., Nouvelles Éditions de Films und dem VIP 4 Medienfonds. Kinostart in Deutschland war der 14. September 2006. Mit einem Budget von über 50 Millionen Euro zählt er zu den teuersten deutschen Filmproduktionen. <br />
<br />
Frankreich im 18. Jahrhundert: Ein junger Mann wird in der südfranzösischen Stadt Grasse aus seiner Kerkerzelle auf den Balkon des Rathauses gezerrt, vor dem die aufgebrachte Stadtbevölkerung auf dem Marktplatz auf die Vollstreckung seines Todesurteils wegen mehrfachen Mordes wartet.<br />
<br />
Eine Rückblende führt auf den bestialisch stinkenden Markt von Paris, wo am 17. Juli 1738 eine Fischhändlerin unter ihrem Verkaufstisch einen Sohn zur Welt bringt. Die Mutter kümmert sich nicht um ihn, lässt ihn nackt und unversorgt im Abfall liegen und vermutet, er sei eine „Halb“- oder Totgeburt wie zahlreiche ihrer Kinder zuvor. Als aber das Baby, durch den Gestank seiner Umgebung zum Leben erweckt, plötzlich zu schreien beginnt und die Marktbesucher das blutige Bündel entdecken, versucht die Mutter vergeblich vor der empörten Menge zu fliehen. Sie wird des versuchten Kindesmords bezichtigt, zum Tode durch den Strang verurteilt und hingerichtet.<br />
<br />
Das Kind kommt als Waise in staatliche Obhut, wird getauft und erhält den Namen Jean-Baptiste Grenouille. Er landet im Heim von Madame Gaillard, einer Ziehmutter, die Pflegekinder gegen Bezahlung aufnimmt. Als einer der Heimjungen sich dem Baby mit der Hand nähert, um zu prüfen, ob es noch am Leben sei, ergreift es unvermittelt dessen Zeigefinger, zieht ihn kraftvoll an sich und beginnt, intensiv daran zu riechen. Den Kindern kommt das Baby unheimlich vor und sie beschließen, den kleinen Grenouille mit einer Decke zu ersticken. Aber wieder macht er sich durch lautes Schreien bemerkbar, sodass ihn Madame Gaillard gerade noch rechtzeitig retten kann. So wächst er heran, wird älter und erschließt sich die Welt fast ausschließlich über seinen Geruchssinn. Bald wird er sich seines großen Talents bewusst, auch Düfte aus größerer Entfernung mit seiner Nase aufnehmen und differenzieren zu können. Mit sechs Jahren hat er seine Umgebung olfaktorisch bereits bis ins kleinste Detail erschlossen.<br />
<br />
Mit dreizehn Jahren verkauft ihn Madame Gaillard an den brutalen Gerber Grimal. Nachdem sie Grenouille abgegeben hat und froh ist, diesen geheimnisvollen, merkwürdigen Jungen losgeworden zu sein, wird ihr kurz darauf in einer Gasse von zwei Raubmördern die Kehle aufgeschlitzt.<br />
<br />
Nachdem Grenouille sich im Gerbereibetrieb lange bewährt hatte, darf er dessen Ware in die Stadt ausliefern. In den Straßen von Paris begegnet ihm ein Universum von Düften. Grenouilles Geruchssinn verfeinert sich und er entdeckt, dass der Duft eines jungen Mädchens, das Mirabellen verkauft, es ihm besonders angetan hat. Grenouille folgt dem Mädchen, es erschrickt und will schreien, aber er hält ihr den Mund zu, da in diesem Augenblick Passanten vorbeikommen und er damit Gefahr läuft, entdeckt zu werden. Als er seine Hand kurz darauf wieder von ihrem Mund löst, sieht er, dass er das Mädchen unwillentlich erstickt hat. Er entkleidet sie, saugt mit der Nase gierig das Aroma der Toten in sich auf und gerät in große Verzweiflung, als er gewahr wird, dass mit ihrem Tod auch ihr Duft verschwindet. Hier entsteht in ihm der Wunsch, flüchtige Düfte auf Dauer festhalten zu können.<br />
<br />
Zu dieser Zeit hat der erfolgreiche Parfümeur Pelissier ein Parfum mit dem Namen Amor und Psyche auf den Markt gebracht. Daraufhin wird sein Konkurrent, der abgehalfterte italienische Parfümeur Giuseppe Baldini, vom Grafen Véramont beauftragt, ebenfalls einen neuen Duft zu kreieren, und der solle genauso gut sein wie „Amor und Psyche“. Baldini zieht sich in sein Laboratorium zurück, um den Duft zu kopieren, und lässt sich dabei von einem bereits heimlich erworbenen Fläschchen seines Rivalen inspirieren. Er versucht zu ergründen, welche Essenzen darin verborgen sind, und deren Mixtur und Formel zu erfassen, scheitert allerdings.<br />
<br />
In diesem Moment erscheint Grenouille, der den Auftrag hat, bei Baldini eine Ladung Leder abzuliefern. Grenouille riecht sofort, dass Baldini mit „Amor und Psyche“ experimentiert hat, und bietet an, es ihm zu mischen. Baldini reagiert zuerst überheblich und abweisend. Schließlich gibt er Grenouille doch eine Chance, denn er ist von dessen Scheitern überzeugt und will ihm eine Lektion erteilen. Grenouille missachtet während der Herstellung zwar alle Regeln der Kunst, aber es gelingt ihm auf Anhieb, den Duft von „Amor und Psyche“ zu mischen. Baldini ist davon verblüfft – und sichtlich niedergeschlagen von der Tatsache, dem Neuling deutlich unterlegen zu sein. Grenouille erstellt daraufhin sogar eine wesentlich verbesserte Variante des Parfums. Baldini ist jedoch zu verwirrt, um diese zu prüfen. Im Gehen bittet ihn Grenouille, bei ihm in die Lehre gehen zu dürfen, damit er lernen kann, wie man Düfte konserviert. Baldini, noch immer benommen, verschiebt die Entscheidung.<br />
<br />
Erst nachdem Grenouille gegangen ist, probiert Baldini in Ruhe das neue Parfum – und ist überwältigt. Er erscheint anderntags bei Grimal und erwirbt Grenouille für 50 Francs. Auch Grimal ist es nicht vergönnt, sich lange über diesen Verkauf zu freuen: Nach einem Wirtshausbesuch stolpert er betrunken, schlägt sich den Kopf auf und stürzt in die Seine.<br />
<br />
Grenouille verhilft der Duftstoffhandlung Baldinis mit seinem Gespür für einfallsreiche Parfumkreationen zu neuem Glanz. Von seinem Lehrmeister erwirbt er das Wissen von den harmonischen Akkorden der Düfte und erfährt von der Legende eines gewissen „perfekten Parfums“, dessen 13. Essenz nie ermittelt werden konnte. Außerdem lernt er, wie man mittels Destillation Düfte dauerhaft einfangen kann. Er versucht daraufhin vergeblich, Düfte aus Glas, aus Kupfer und sogar aus Baldinis Katze zu destillieren. Baldini ist entsetzt und erklärt ihm, dass man nicht alles destillieren könne. Grenouille – dessen Ziel es noch immer ist, alle flüchtigen Düfte festhalten zu können – ist von diesem Hinweis schockiert und wird krank. Baldini erzählt ihm am Krankenbett von der südfranzösischen Stadt Grasse, in der die besten Parfümeure der Welt arbeiten und das Geheimnis der Konservierung von Düften durch Enfleurage kennen. Grenouille erholt sich durch diese Hoffnung von seiner Krankheit und verlässt Paris mit einem Gesellenbrief, den ihm Baldini verfasst – im Tausch gegen 100 neue Parfümformeln.<br />
<br />
Genau wie Madame Gaillard und Grimal kann sich auch Baldini nicht lange an seinem einträglichen Handel erfreuen: Noch in der folgenden Nacht stürzt sein Haus, das sich auf einer Brücke der Seine befindet, ein und begräbt ihn, seine Frau und seine gesamte Habe im Fluss.<br />
<br />
Grenouille zieht indessen morgens nach Süden. Auf dem Plomb du Cantal, einem Berg im Zentralmassiv, entdeckt Grenouille eine Höhle, in der er sich in völliger Abgeschiedenheit für lange Zeit einrichtet. Fern von allen störenden Düften der Außenwelt findet er dort zu seinem Entsetzen heraus, dass er selbst keinen Eigengeruch besitzt.<br />
<br />
Er setzt seine Reise nach Grasse fort, wird unterwegs von einer Kutsche mit einem Mädchen überholt und bemerkt an ihr einen Duft, der ebenso köstlich ist wie der der getöteten Mirabellenverkäuferin in Paris. Grenouille folgt ihrem Duft nach Grasse bis zu ihrem Haus. Immer mehr hingerissen von ihrem Duft, erfährt er hier auch Ihren Namen: Laure Richis.<br />
<br />
Es gelingt ihm, Arbeit als Geselle im kleinen Parfümeur-Atelier der Witwe Arnulfi und ihres Gesellen Dominique Druot zu finden. Hier erlernt Grenouille die Kunst der Enfleurage: Damit hat er endlich die Mittel, um auch Düfte von wohlriechenden Mädchen konservieren zu können.<br />
<br />
Er versucht, dieses Ziel auch zu erreichen, ohne jemanden zu töten: Dazu bezahlt er eine Prostituierte, um deren Duft abnehmen zu dürfen. Diese ist jedoch von Grenouilles seltsamem Verhalten und dem fettigen Verfahren zunehmend angeekelt. Als sie schließlich fliehen will, erschlägt Grenouille sie. Er schneidet ihr für die optimale Enfleurage die Haare ab und führt das Verfahren an ihrem noch warmen Körper durch. Damit hat er Erfolg: Zum ersten Mal kann er den Duft eines Mädchens einfangen.<br />
<br />
Fortan durchstreift Grenouille gezielt als Mörder die Gegend um Grasse. Immer mehr Mädchen werden von ihm erschlagen und später nackt und mit Glatze aufgefunden. Aus ihren Düften will er dreizehn Essenzen gewinnen, die ihm als Grundlage für „das perfekte Parfum“ dienen sollen.<br />
<br />
Die Öffentlichkeit ist über die Morde entsetzt. Als auch eine Ausgangssperre dem Töten keinen Einhalt gebieten kann, wird ein Bischof herbeigerufen, der den unbekannten Mörder exkommuniziert. Noch während der Zeremonie wird die Ergreifung des vermeintlichen Täters in einer nahe gelegenen Stadt verkündet. Dessen Geständnis wurde jedoch unter Folter erzwungen und weist deshalb Widersprüche auf. Nur Antoine Richis, Laures Vater, bemerkt diese Ungereimtheiten und traut dem Frieden nicht. Er versetzt sich in die Position des Mörders und kommt zum Schluss, dass es sich bei diesem um einen Sammler von schönen Jungfrauen handeln muss, dem gerade Laure, als das schönste Mädchen weit und breit, in seiner Sammlung noch fehle.<br />
<br />
Von panischer Angst getrieben, inszeniert Richis eine Reise nach Grenoble, um Laure zu vermählen, damit sie nicht mehr ins „Beuteschema“ des Mörders passt. Bis zur Vermählung soll sie zu ihrer Sicherheit in ein Kloster gebracht werden. Grenouille folgt Vater und Tochter. Es gelingt ihm, trotz Richis Ablenkungsmanövern, Laures Aufenthaltsort in einem Gasthof ausfindig zu machen und sie umzubringen. So gelingt es ihm, ihren Duft, die 13. Ingredienz für seine Essenz, mit Hilfe der Enfleurage zu konservieren und somit zu stehlen.<br />
<br />
Kurz nach diesem Verbrechen spürt man ihn auf und nimmt ihn gefangen. Das Motiv für seine Morde verrät er vor den Gesetzesvertretern jedoch nicht. In der Folterkammer gesteht er lediglich, er habe die Mädchen „gebraucht“. Er wird verurteilt und soll am 17. April 1766 hingerichtet werden. Entsprechend dem Entsetzen über seine Taten wird seine Strafe verhängt: Ihm sollen, auf ein Holzkreuz gefesselt, sämtliche Knochen mit einer schweren Eisenstange zertrümmert werden. Die Stimmung ist so sehr gegen ihn aufgeheizt, dass „alle sonst üblichen Gnadenakte […] dem Scharfrichter ausdrücklich untersagt“ sind.<br />
<br />
Die Exekution aber verwandelt sich in ihr Gegenteil, denn Grenouille schafft es, mit Hilfe seines nunmehr „perfekten Parfüms“ die Sympathie und Liebe der Zuschauer für ihn (und dann auch füreinander) zu wecken. Von zärtlicher Zuneigung ergriffen, entkleidet sich Jung und Alt und fällt in einer Liebesorgie dem „Engel“ Grenouille zu Füßen. Selbst Richis, eben noch hasserfüllt auf gnadenlose Rache aus, umarmt den Mörder seiner Tochter, nennt ihn seinen Sohn und bittet Grenouille reumütig um Verzeihung. Der erinnert sich angesichts der allgemeinen Verbrüderung wehmütig an das Mirabellenmädchen von einst, wendet sich schließlich weinend ab und verlässt im Morgengrauen die Stadt.<br />
<br />
Statt seiner wird wenig später der unschuldige Parfümeur Dominique Druot hingerichtet, der unter Folter seine angeblichen Taten gesteht, nachdem in seinem Schuppen die dort von Grenouille vergrabenen Kleider und abgeschnittenen Haare der getöteten Mädchen aufgefunden wurden.<br />
<br />
Grenouille aber kehrt an seinen Geburtsort zurück, den Markt von Paris, wo er sich nachts zu den Ärmsten der Armen begibt und sich vor ihren Augen mit seinem restlichen Parfüm übergießt. Auch hier sind die eben noch keifenden und zerstrittenen Obdachlosen von Grenouilles Liebe ausströmendem Parfum so entflammt, dass sie sich begeistert auf ihn stürzen und ihn vollständig verspeisen, bis nur noch seine Kleider übrig bleiben, die am nächsten Tag von anderen Menschen mitgenommen werden. <br />
<br />
Der Film basiert auf dem gleichnamigen Roman des deutschen Schriftstellers Patrick Süskind. Bei seiner Veröffentlichung im Jahr 1985 erntete Das Parfum großes Lob von Kritikern und Lesepublikum und wurde hinsichtlich seines weltweiten Erfolgs mit Erich Maria Remarques Im Westen nichts Neues (1928/29) verglichen. Der Roman hielt sich neun Jahre in den Bestsellerlisten und wurde bis heute 20 Millionen Mal verkauft. Zahlreiche renommierte Regisseure wie etwa Martin Scorsese und Miloš Forman interessierten sich für die Verfilmung des Stoffs. Auch Namen wie Ridley Scott oder Tim Burton wurden mit dem Projekt in Verbindung gebracht, doch Patrick Süskind zögerte lange, die Filmrechte an seinem Roman zu veräußern.<br />
<br />
Im Jahr 2001 übertrug Süskind schließlich die Filmrechte an Das Parfum für geschätzte zehn Millionen Euro an den deutschen Regisseur und Produzenten Bernd Eichinger, der sich mehrere Jahre lang um das Projekt bemüht hatte. In seinem Drehbuch zu dem Helmut-Dietl-Film Rossini (1997) reflektiert Süskind dies: Die Filmfigur des überaus scheuen Autors (gespielt von Joachim Król) weigert sich auch für viel Geld, sein Buch verfilmen zu lassen. Der Produzent (gespielt von Heiner Lauterbach) wurde von Süskind dabei fast als ein Abbild Eichingers angelegt.<br />
<br />
Die Vorproduktion des Films dauerte zweieinhalb Jahre. Eichinger entschied sich dafür, die Regie Tom Tykwer zu geben, der 1998 mit Lola rennt seinen Durchbruch gefeiert hatte. Tykwer schrieb gemeinsam mit Eichinger, dem Co-Produzenten Andrew Birkin und der Drehbuchautorin Caroline Thompson das Drehbuch zum Film. Während in Nebenrollen renommierte Darsteller wie Dustin Hoffman oder Alan Rickman agieren, wurde für die Hauptrolle des Jean-Baptiste Grenouille der eher unbekannte britische Theater- und Filmschauspieler Ben Whishaw verpflichtet. Ursprünglich waren die Schauspieler Leonardo DiCaprio und Orlando Bloom für die Hauptrolle des Grenouille in Betracht gezogen worden. Für Whishaw stellte die Figur eine besondere Herausforderung dar, da sie als olfaktorisches Genie hauptsächlich auf ihre Gestik und Mimik angewiesen ist. Wie auch im Roman hat Grenouille im Film kaum Text zu sprechen.<br />
<br />
Die Dreharbeiten begannen am 12. Juli 2005 und wurden innerhalb von 67 Drehtagen im Oktober desselben Jahres abgeschlossen. Drehorte waren unter anderem die Bavaria Film in München und die französische Provence, wo Süskinds Roman teilweise spielt und wo bereits im Juni 2005 die Vorproduktion begonnen hatte. Im spanischen Barcelona entstanden die Sequenzen, die zu Anfang des Romans in Paris spielen. 17 Tonnen Fischeingeweide, Lehm, Stroh sowie 260 Mitarbeiter und hundert verschiedene Filmmotive waren nötig, um das Paris des 18. Jahrhunderts möglichst originalgetreu wiederzugeben. Gedreht wurde außerdem im spanischen Girona, wo einige der Szenen entstanden, die in Grasse spielen. Laut Bernd Eichinger wurde Filmmaterial für fast 30 Stunden gedreht. Mit Vorbereitung und Dreharbeiten dauerte die Realisation des Filmprojekts drei Jahre.<br />
<br />
Die Produktionskosten von Das Parfum – Die Geschichte eines Mörders werden auf ungefähr 60 Millionen Euro geschätzt, obwohl ursprünglich 47 Millionen veranschlagt worden waren. Finanziell unterstützt wurde die Großproduktion auch von der Filmstiftung Nordrhein-Westfalen (ca. 750.000 Euro), dem FilmFernsehFonds Bayern (ca. 1,6 Millionen Euro) sowie dem Bayerischen Bankenfonds (BBF) und der Filmförderungsanstalt (je ca. eine Million Euro). Die Mäzenin des FC Basel, Gisela Oeri, soll zehn Millionen Schweizer Franken zu den Produktionskosten beigetragen haben.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Kaynak :</span> Halk Ansiklopedisi Wikipedia</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Parfüm Filmi | Bir Katilin Hikayesi</span></span><br />
<br />
Parfüm - Bir Katilin Öyküsü , Alman yönetmen Tom Tykwer'ın yönettiği , Patrick Süskind'in aynı adlı romanından uyarlanan 2006 yapımı bir gerilim . Yapımcılığını Constantin Film , Castelao Producciones SA, Nouvelles Éditions de Films ve VIP 4 medya fonu, diğerleri arasında yaptı . 14 Eylül 2006'da Almanya'da sinemalarda açıldı. 50 milyon avroyu aşan bütçesiyle en pahalı Alman film yapımlarından biridir.<br />
<br />
18. yüzyılda Fransa: Güney Fransa'nın Grasse kasabasındaki genç bir adam , zindan hücresinden belediye binasının balkonuna sürüklenir ve önünde öfkeli kasaba halkı, birçok cinayetin işlenmesi için ölüm cezalarını pazar meydanında beklemektedir.<br />
<br />
Bir geri dönüş , 17 Temmuz 1738'de bir balıkçı, satış masasının altında bir erkek çocuk doğurduğu Paris'teki en kötü kokulu pazara yol açar . Anne ona bakmaz, onu çıplak ve gözetimsiz olarak çöpte bırakır ve daha önceki birçok çocuğu gibi onun da “yarı” ya da ölü doğduğundan şüphelenir . Ancak çevresinin kokusuyla canlanan bebek aniden çığlık atmaya başlayınca ve pazar ziyaretçileri kanlı demeti görünce anne, öfkeli kalabalıktan boşuna kaçmaya çalışır. Çocuk cinayetine teşebbüsle suçlanıyor , kapatmaya mahkum ve idam ediliyor.<br />
<br />
Çocuk, yetim olarak devlet bakımına gelir , vaftiz edilir ve Jean-Baptiste Grenouille adı verilir. Kendisini bir ücret karşılığında evlat edinen üvey anne Madame Gaillard'ın evinde bulur. Evdeki çocuklardan biri bebeğin hala hayatta olup olmadığını kontrol etmek için eliyle bebeğe yaklaştığında, aniden bebeğin işaret parmağını tutar, sıkıca çeker ve yoğun bir şekilde koklamaya başlar. Bebek çocuklara korkutucu görünür ve küçük Grenouille'i battaniyeyle boğmaya karar verirler. Ama yine de Madam Gaillard'ın onu tam zamanında kurtarabilmesi için yüksek sesle çığlık atarak kendini fark edilir kılıyor. Böylece büyür, yaşlanır ve neredeyse sadece koku alma duyusuyla dünyayı açar .. Çok geçmeden burnu ile kokuları çok uzaktan alıp ayırt edebilme yeteneğinin farkına varır. Altı yaşındayken çevresini en küçük ayrıntısına kadar koklamayı çoktan açmıştı.<br />
<br />
On üç yaşındayken, Madam Gaillard acımasız onu sattı Tanner Grimal. Grenouille'i verdikten ve bu gizemli, tuhaf çocuktan kurtulduğu için mutlu olduktan sonra boğazı kısa bir süre sonra iki soyguncu tarafından bir ara sokakta kesilir.<br />
<br />
Grenouille tabakhanede uzun süre kendini kanıtladıktan sonra mallarını şehre teslim etmesine izin verildi. Paris sokaklarında bir koku evreniyle karşılaşır. Grenouille'in koku alma duyusu düzeliyor ve genç bir kızın, mirabelle eriklerinin kokusunu keşfediyor.özellikle ona sattı. Grenouille kızı takip ediyor, korkuyor ve çığlık atmak istiyor ama ağzını kapatıyor çünkü yoldan geçenler şu anda geçiyor ve keşfedilme tehlikesiyle karşı karşıya. Kısa bir süre sonra elini ağzından çıkardığında istemsiz olarak kızı boğduğunu görür. Onu soyar, burnuyla açgözlülükle ölülerin aromasını emer ve onun ölümüyle kokusunun kaybolduğunu anlayınca büyük bir umutsuzluğa kapılır. Uçucu kokuları kalıcı olarak yakalayabilme arzusu burada doğar.<br />
<br />
O sırada başarılı parfümcü Pelissier, Amor and Psyche adlı bir parfüm çıkardı . Sonuç olarak, rakibi, yıpranmış İtalyan parfümcü Giuseppe Baldini, Kont Véramont tarafından yeni bir koku yaratması için görevlendirildi ve "Amor ve Psyche" kadar iyi olmalı. Baldini, kokuyu kopyalamak için laboratuvarına çekilir ve rakibinin zaten gizlice edindiği bir şişeden ilham alır. İçinde hangi özlerin saklı olduğunu bulmaya, karışımını ve formülünü kavramaya çalışır, ancak başarısız olur.<br />
<br />
O anda, Baldini'ye bir deri sevkiyatı yapması talimatı verilen Grenouille belirir. Grenouille, Baldini'nin "Amor ve Psyche" ile deneyler yaptığını hemen koklar ve onun için karıştırmayı teklif eder. Baldini ilk başta kibirli ve küçümseyen bir şekilde tepki verir. Sonunda, Grenouille'e bir şans veriyor çünkü başarısız olacağına inanıyor ve ona bir ders vermek istiyor. Grenouille, yapım aşamasında sanatın tüm kurallarını hiçe sayıyor ancak "Aşk Tanrısı ve Ruh" kokusunu hemen karıştırmayı başarıyor. Baldini bundan şaşkına dönüyor ve yeni gelenlerden açıkça aşağı olduğu gerçeğiyle gözle görülür bir şekilde üzgün. Grenouille daha sonra parfümün çok daha gelişmiş bir versiyonunu bile yarattı. Ancak Baldini, dikkate alınamayacak kadar kafası karışık. Yürürken, Grenouille onakokuları nasıl koruyacağını öğrenmek için onunla çıraklık yapabilmek. Baldini hâlâ sersemlemiş, kararı erteler.<br />
<br />
Ancak Grenouille gittikten sonra Baldini sakince yeni parfümü dener ve bunalır. Ertesi gün Grimal'de göründü ve Grenouille'i 50 franka satın aldı. Hatta Grimal uzun zamandır bu satışı zevk izin verilmez: sarhoş başını vurur ve düşer ise bir han ziyaret ettikten sonra o sendeler Seine .<br />
<br />
Grenouille, yaratıcı parfüm kreasyonları konusunda Baldini'nin parfüm mağazasına yardım ediyor. Öğretmeninden kokuların armonik akorlarını ve 13. özü asla belirlenemeyen belirli bir "mükemmel parfüm" efsanesini öğrendi. O da nasıl kullanılacağını öğrenir damıtmaKokuları kalıcı olarak yakalayabilir. Sonra boşuna camdan, bakırdan ve hatta Baldini'nin kedisinden koku damıtmaya çalıştı. Baldini dehşete düşer ve ona her şeyi damıtamayacağınızı açıklar. Hedefi hala tüm uçucu kokuları yakalayabilmek olan Grenouille, bu ipucu karşısında şok olur ve hastalanır. Baldini, yatağının başında ona, dünyanın en iyi parfümcülerinin çalıştığı ve enfleurage yoluyla kokuları korumanın sırrını bildiği Fransa'nın güneyindeki Grasse kasabasını anlatıyor . Grenouille bu umutla hastalığından kurtulur ve 100 yeni parfüm formülü karşılığında Baldini'nin kendisi için yazdığı bir kalfanın mektubuyla Paris'ten ayrılır .<br />
<br />
Tıpkı Madame Gaillard ve Grimal gibi Baldini de kazançlı ticaretinden uzun süre zevk almadı: Ertesi gece Seine üzerindeki bir köprüde bulunan evi çöktü ve onu, karısını ve tüm eşyalarını nehre gömdü.<br />
<br />
Grenouille bu arada sabah güneye doğru ilerliyor. Massif Central'daki bir dağ olan Plomb du Cantal'da Grenouille, uzun süre tam bir inzivaya çekildiği bir mağara keşfeder. Dış dünyanın tüm rahatsız edici kokularından uzakta, kendi dehşetiyle kendi kokusunun olmadığını anlar.<br />
<br />
Grasse yolculuğuna devam eder, yolda bir kızla birlikte bir arabanın yanına gelir ve içinde Paris'te öldürülen mirabelle erik satıcısınınki kadar lezzetli bir koku fark eder. Grenouille, Grasse kokusunu evine kadar takip ediyor. Kokusuyla gittikçe daha fazla etkileniyor, ayrıca adınızı burada öğreniyor: Laure Richis.<br />
<br />
Dul Arnulfi ve kalfası Dominique Druot'un küçük parfüm stüdyosunda kalfalık yaparak iş bulmayı başarır. Burada Grenouille enfleurage sanatını öğreniyor: Bununla nihayet güzel kokulu kızların kokularını koruyabilecek araçlara sahip oluyor.<br />
<br />
Kimseyi öldürmeden bu hedefe ulaşmaya çalışır: Kokusunu alabilmek için bir fahişeye para verir. Ancak, Grenouille'in tuhaf davranışı ve yağlı süreci bu giderek daha fazla tiksindiriyor. Nihayet kaçmak istediğinde, Grenouille onu öldürür. Optimal enfleuraj için saçını keser ve işlemi hala sıcak olan vücudunda uygular. Bunu başarır: İlk kez bir kızın kokusunu yakalayabilir.<br />
<br />
O andan itibaren Grenouille, bir katil olarak kasıtlı olarak Grasse çevresindeki bölgeyi dolaştı. Giderek daha fazla kız onun tarafından öldürülüyor ve daha sonra çıplak ve kel bulundu. Kokularından "mükemmel parfümün" temelini oluşturacak on üç esans çıkarmak istiyor.<br />
<br />
Halk cinayetler karşısında dehşete düşmüştür. Sokağa çıkma yasağı bile öldürmeyi durduramadığında, bilinmeyen katili aforoz etmek için bir piskopos çağrılır . Törende, sanık failin yakındaki bir kasabada tutuklandığı duyuruldu. Ancak itirafı işkence altında alınmıştır ve bu nedenle çelişkiler içermektedir. Sadece Laures'in babası Antoine Richis bu tutarsızlıkları fark eder ve barışa güvenmez. Kendini katil konumuna koyar ve bunun güzel bakirelerin bir koleksiyoncusu olması gerektiği sonucuna varır; Laure, dünyanın dört bir yanındaki en güzel kız olarak koleksiyonunda hala eksiktir.<br />
<br />
Panikten sürüklenen Richis, Laure ile evlenmek için Grenoble'a bir gezi düzenler, böylece artık katilin "ganimet düzenine" uymaz. Düğüne kadar güvenliği için bir manastıra götürülmelidir. Grenouille baba ve kızı takip eder. Richi'nin dikkat dağıtıcı manevralarına rağmen, Laures'in bir handa nerede olduğunu bulup onu öldürmeyi başarır. Böylelikle özünün 13. maddesi olan kokusunu enfleurage yardımıyla korumayı ve çalmayı başarır.<br />
<br />
Bu suçtan kısa bir süre sonra izlendi ve esir alındı. Ancak cinayetin nedenini avukatlara açıklamaz. İşkence odasında sadece kızlara “ihtiyacı olduğunu” itiraf ediyor. Suçlu bulundu ve 17 Nisan 1766'da idam edilecek. Yaptığı dehşete göre cezası verilmiş: Tahta bir haça bağlanmış tüm kemikleri ağır bir demir çubukla parçalanacak. Ona karşı ruh hali o kadar hararetli ki "diğer tüm olağan lütuf eylemleri [...] cellat açıkça yasaklanmıştır".<br />
<br />
İnfaz tam tersine dönüşüyor, çünkü Grenouille artık "mükemmel parfümü" sayesinde seyircilerin ona (ve sonra birbirlerine) sempati ve sevgisini uyandırmayı başarıyor. Sevecen bir sevgiyle yakalanan genç ve yaşlılar kıyafetlerini çıkarır ve bir aşk partisinde "melek" Grenouille'in ayaklarına düşer. Acımasız intikamdan nefret eden Richis bile, kızının katiline sarılır, ona oğlunu çağırır ve üzülerek Grenouille'den af diler. Genel kardeşlik göz önüne alındığında, eski mirabelle kızını özlemle hatırlıyor, sonunda ağlayarak geri dönüyor ve şafakta şehri terk ediyor.<br />
<br />
Kısa bir süre sonra onun yerine masum parfümcü Dominique Druot idam edildi.Grenouille'in kıyafetleri ve öldürülen kızların saçlarının kulübesinde bulunması üzerine işkence altında olduğu iddia edilen eylemlerini itiraf etti.<br />
<br />
Ancak Grenouille, doğduğu yer olan Paris'teki pazara geri döner ve geceleri fakirlerin en fakirine gider ve parfümünün geri kalanını gözlerinin üzerine döker. Burada da kavga ve kavga eden evsizler, Grenouille'in parfümü tarafından o kadar öfkelenir ki, ertesi gün başkaları tarafından götürülen sadece elbiseleri kalana kadar onu tamamen yerler.<br />
<br />
<br />
Film, Alman yazar Patrick Süskind'in aynı adlı romanından uyarlandı . 1985'te yayınlandığında, Das Parfum eleştirmenlerden ve okuyan izleyicilerden büyük övgü topladı ve dünya çapındaki başarısı açısından Erich Maria Remarque'ın In the West (1928/29) filmiyle karşılaştırıldı. Roman, dokuz yıl boyunca en çok satanlar listesinde kaldı ve bugüne kadar 20 milyon kez sattı. Martin Scorsese ve Miloš Forman gibi çok sayıda ünlü yönetmen , malzemenin film uyarlamasıyla ilgilendi. Ayrıca Ridley Scott veya Tim Burton gibi isimler Patrick Süskind, uzun bir süre romanının film haklarını satmakta tereddüt etti.<br />
<br />
Süskind, 2001 yılında film haklarını Das Parfum'a yaklaşık on milyon avro karşılığında projede birkaç yıldır çalışan Alman yönetmen ve yapımcı Bernd Eichinger'e devretti . Süskind Helmut Dietl filmi Rossini (1997) için yazdığı senaryoda şunu yansıtıyor: Aşırı utangaç yazarın ( Joachim Król'un canlandırdığı ) film karakteri, kitabının çok parayla bir filme dönüştürülmesini reddediyor. Heiner Lauterbach'ın canlandırdığı yapımcı , Süskind tarafından neredeyse bir Eichinger imgesi olarak yaratıldı.<br />
<br />
Filmin ön yapımı iki buçuk yıl sürdü. Eichinger , 1998 yılında çıkışını Run Lola Run ile yapan Tom Tykwer'ı yönetmeye karar verdi . Tykwer filmin senaryosunu Eichinger, yardımcı yapımcı Andrew Birkin ve senarist Caroline Thompson ile birlikte yazdı . Dustin Hoffman veya Alan Rickman gibi ünlü oyuncular yardımcı roller oynasa da , bilinmeyen İngiliz tiyatro ve sinema oyuncusu Ben Whishaw, Jean-Baptiste Grenouille'in başrolü için işe alındı . Başlangıçta oyuncular Leonardo DiCaprio veOrlando Bloom, Grenouille'in başrolü olarak değerlendirildi. Whishaw'a göre karakter, bir koku dehası olarak esas olarak jestlerine ve yüz ifadelerine bağlı olduğu için özel bir meydan okuma oluşturuyordu . Romanda olduğu gibi, Grenouille'in de filmde konuşacak herhangi bir metni yok.<br />
<br />
Çekimler 12 Temmuz 2005'te başladı ve aynı yılın Ekim ayında 67 gün içinde tamamlandı. Film mekanları dahil Bavyera Film içinde Münih ve Fransa'daki Provence üretim öncesi zaten Haziran 2005'te başladığı yere Suskind romanı kısmen ayarlanır ve,. Romanın başında Paris'te geçen sekanslar İspanya'nın Barselona kentinde yaratıldı. 18. yüzyıl Paris'ini olabildiğince sadık bir şekilde yeniden oluşturmak için 17 ton balık bağırsağı, kil, saman, 260 çalışan ve yüzlerce farklı film motifi gerekliydi. Film ayrıca İspanya'nın Girona kentinde çekildi.Grasse'de geçen bazı sahnelerin yapıldığı yer. Bernd Eichinger'e göre, görüntüler neredeyse 30 saat boyunca çekildi. Hazırlık ve çekimle birlikte film projesinin tamamlanması üç yıl sürdü.<br />
<br />
Parfüm - Bir Katilin Hikayesi'nin üretim maliyetinin yaklaşık 60 milyon euro olduğu tahmin ediliyor, ancak başlangıçta 47 milyon euro olarak tahmin ediliyordu. Büyük ölçekli prodüksiyon ayrıca Kuzey Ren-Vestfalya Film Vakfı (yaklaşık 750.000 Euro), FilmFernsehFonds Bayern (yaklaşık 1.6 milyon Euro), Bavyera Bankası Fonu (BBF) ve Film Finansman Kurumu (her biri yaklaşık bir milyon euro) tarafından mali olarak desteklendi . Koruyucusudur ait FC Basel , Gisela Oeri , üretim maliyetleri için on milyon İsviçre Frangı katkıda bulunmuş olduğu söylenir<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">ORiGiNAL AUF DEUTSCH</span><br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Das Parfum – Die Geschichte eines Mörders</span><br />
<br />
Das Parfum – Die Geschichte eines Mörders ist ein von dem deutschen Regisseur Tom Tykwer inszenierter Thriller aus dem Jahr 2006. Er basiert auf dem gleichnamigen Roman von Patrick Süskind. Produziert wurde er unter anderem von Constantin Film, Castelao Producciones S.A., Nouvelles Éditions de Films und dem VIP 4 Medienfonds. Kinostart in Deutschland war der 14. September 2006. Mit einem Budget von über 50 Millionen Euro zählt er zu den teuersten deutschen Filmproduktionen. <br />
<br />
Frankreich im 18. Jahrhundert: Ein junger Mann wird in der südfranzösischen Stadt Grasse aus seiner Kerkerzelle auf den Balkon des Rathauses gezerrt, vor dem die aufgebrachte Stadtbevölkerung auf dem Marktplatz auf die Vollstreckung seines Todesurteils wegen mehrfachen Mordes wartet.<br />
<br />
Eine Rückblende führt auf den bestialisch stinkenden Markt von Paris, wo am 17. Juli 1738 eine Fischhändlerin unter ihrem Verkaufstisch einen Sohn zur Welt bringt. Die Mutter kümmert sich nicht um ihn, lässt ihn nackt und unversorgt im Abfall liegen und vermutet, er sei eine „Halb“- oder Totgeburt wie zahlreiche ihrer Kinder zuvor. Als aber das Baby, durch den Gestank seiner Umgebung zum Leben erweckt, plötzlich zu schreien beginnt und die Marktbesucher das blutige Bündel entdecken, versucht die Mutter vergeblich vor der empörten Menge zu fliehen. Sie wird des versuchten Kindesmords bezichtigt, zum Tode durch den Strang verurteilt und hingerichtet.<br />
<br />
Das Kind kommt als Waise in staatliche Obhut, wird getauft und erhält den Namen Jean-Baptiste Grenouille. Er landet im Heim von Madame Gaillard, einer Ziehmutter, die Pflegekinder gegen Bezahlung aufnimmt. Als einer der Heimjungen sich dem Baby mit der Hand nähert, um zu prüfen, ob es noch am Leben sei, ergreift es unvermittelt dessen Zeigefinger, zieht ihn kraftvoll an sich und beginnt, intensiv daran zu riechen. Den Kindern kommt das Baby unheimlich vor und sie beschließen, den kleinen Grenouille mit einer Decke zu ersticken. Aber wieder macht er sich durch lautes Schreien bemerkbar, sodass ihn Madame Gaillard gerade noch rechtzeitig retten kann. So wächst er heran, wird älter und erschließt sich die Welt fast ausschließlich über seinen Geruchssinn. Bald wird er sich seines großen Talents bewusst, auch Düfte aus größerer Entfernung mit seiner Nase aufnehmen und differenzieren zu können. Mit sechs Jahren hat er seine Umgebung olfaktorisch bereits bis ins kleinste Detail erschlossen.<br />
<br />
Mit dreizehn Jahren verkauft ihn Madame Gaillard an den brutalen Gerber Grimal. Nachdem sie Grenouille abgegeben hat und froh ist, diesen geheimnisvollen, merkwürdigen Jungen losgeworden zu sein, wird ihr kurz darauf in einer Gasse von zwei Raubmördern die Kehle aufgeschlitzt.<br />
<br />
Nachdem Grenouille sich im Gerbereibetrieb lange bewährt hatte, darf er dessen Ware in die Stadt ausliefern. In den Straßen von Paris begegnet ihm ein Universum von Düften. Grenouilles Geruchssinn verfeinert sich und er entdeckt, dass der Duft eines jungen Mädchens, das Mirabellen verkauft, es ihm besonders angetan hat. Grenouille folgt dem Mädchen, es erschrickt und will schreien, aber er hält ihr den Mund zu, da in diesem Augenblick Passanten vorbeikommen und er damit Gefahr läuft, entdeckt zu werden. Als er seine Hand kurz darauf wieder von ihrem Mund löst, sieht er, dass er das Mädchen unwillentlich erstickt hat. Er entkleidet sie, saugt mit der Nase gierig das Aroma der Toten in sich auf und gerät in große Verzweiflung, als er gewahr wird, dass mit ihrem Tod auch ihr Duft verschwindet. Hier entsteht in ihm der Wunsch, flüchtige Düfte auf Dauer festhalten zu können.<br />
<br />
Zu dieser Zeit hat der erfolgreiche Parfümeur Pelissier ein Parfum mit dem Namen Amor und Psyche auf den Markt gebracht. Daraufhin wird sein Konkurrent, der abgehalfterte italienische Parfümeur Giuseppe Baldini, vom Grafen Véramont beauftragt, ebenfalls einen neuen Duft zu kreieren, und der solle genauso gut sein wie „Amor und Psyche“. Baldini zieht sich in sein Laboratorium zurück, um den Duft zu kopieren, und lässt sich dabei von einem bereits heimlich erworbenen Fläschchen seines Rivalen inspirieren. Er versucht zu ergründen, welche Essenzen darin verborgen sind, und deren Mixtur und Formel zu erfassen, scheitert allerdings.<br />
<br />
In diesem Moment erscheint Grenouille, der den Auftrag hat, bei Baldini eine Ladung Leder abzuliefern. Grenouille riecht sofort, dass Baldini mit „Amor und Psyche“ experimentiert hat, und bietet an, es ihm zu mischen. Baldini reagiert zuerst überheblich und abweisend. Schließlich gibt er Grenouille doch eine Chance, denn er ist von dessen Scheitern überzeugt und will ihm eine Lektion erteilen. Grenouille missachtet während der Herstellung zwar alle Regeln der Kunst, aber es gelingt ihm auf Anhieb, den Duft von „Amor und Psyche“ zu mischen. Baldini ist davon verblüfft – und sichtlich niedergeschlagen von der Tatsache, dem Neuling deutlich unterlegen zu sein. Grenouille erstellt daraufhin sogar eine wesentlich verbesserte Variante des Parfums. Baldini ist jedoch zu verwirrt, um diese zu prüfen. Im Gehen bittet ihn Grenouille, bei ihm in die Lehre gehen zu dürfen, damit er lernen kann, wie man Düfte konserviert. Baldini, noch immer benommen, verschiebt die Entscheidung.<br />
<br />
Erst nachdem Grenouille gegangen ist, probiert Baldini in Ruhe das neue Parfum – und ist überwältigt. Er erscheint anderntags bei Grimal und erwirbt Grenouille für 50 Francs. Auch Grimal ist es nicht vergönnt, sich lange über diesen Verkauf zu freuen: Nach einem Wirtshausbesuch stolpert er betrunken, schlägt sich den Kopf auf und stürzt in die Seine.<br />
<br />
Grenouille verhilft der Duftstoffhandlung Baldinis mit seinem Gespür für einfallsreiche Parfumkreationen zu neuem Glanz. Von seinem Lehrmeister erwirbt er das Wissen von den harmonischen Akkorden der Düfte und erfährt von der Legende eines gewissen „perfekten Parfums“, dessen 13. Essenz nie ermittelt werden konnte. Außerdem lernt er, wie man mittels Destillation Düfte dauerhaft einfangen kann. Er versucht daraufhin vergeblich, Düfte aus Glas, aus Kupfer und sogar aus Baldinis Katze zu destillieren. Baldini ist entsetzt und erklärt ihm, dass man nicht alles destillieren könne. Grenouille – dessen Ziel es noch immer ist, alle flüchtigen Düfte festhalten zu können – ist von diesem Hinweis schockiert und wird krank. Baldini erzählt ihm am Krankenbett von der südfranzösischen Stadt Grasse, in der die besten Parfümeure der Welt arbeiten und das Geheimnis der Konservierung von Düften durch Enfleurage kennen. Grenouille erholt sich durch diese Hoffnung von seiner Krankheit und verlässt Paris mit einem Gesellenbrief, den ihm Baldini verfasst – im Tausch gegen 100 neue Parfümformeln.<br />
<br />
Genau wie Madame Gaillard und Grimal kann sich auch Baldini nicht lange an seinem einträglichen Handel erfreuen: Noch in der folgenden Nacht stürzt sein Haus, das sich auf einer Brücke der Seine befindet, ein und begräbt ihn, seine Frau und seine gesamte Habe im Fluss.<br />
<br />
Grenouille zieht indessen morgens nach Süden. Auf dem Plomb du Cantal, einem Berg im Zentralmassiv, entdeckt Grenouille eine Höhle, in der er sich in völliger Abgeschiedenheit für lange Zeit einrichtet. Fern von allen störenden Düften der Außenwelt findet er dort zu seinem Entsetzen heraus, dass er selbst keinen Eigengeruch besitzt.<br />
<br />
Er setzt seine Reise nach Grasse fort, wird unterwegs von einer Kutsche mit einem Mädchen überholt und bemerkt an ihr einen Duft, der ebenso köstlich ist wie der der getöteten Mirabellenverkäuferin in Paris. Grenouille folgt ihrem Duft nach Grasse bis zu ihrem Haus. Immer mehr hingerissen von ihrem Duft, erfährt er hier auch Ihren Namen: Laure Richis.<br />
<br />
Es gelingt ihm, Arbeit als Geselle im kleinen Parfümeur-Atelier der Witwe Arnulfi und ihres Gesellen Dominique Druot zu finden. Hier erlernt Grenouille die Kunst der Enfleurage: Damit hat er endlich die Mittel, um auch Düfte von wohlriechenden Mädchen konservieren zu können.<br />
<br />
Er versucht, dieses Ziel auch zu erreichen, ohne jemanden zu töten: Dazu bezahlt er eine Prostituierte, um deren Duft abnehmen zu dürfen. Diese ist jedoch von Grenouilles seltsamem Verhalten und dem fettigen Verfahren zunehmend angeekelt. Als sie schließlich fliehen will, erschlägt Grenouille sie. Er schneidet ihr für die optimale Enfleurage die Haare ab und führt das Verfahren an ihrem noch warmen Körper durch. Damit hat er Erfolg: Zum ersten Mal kann er den Duft eines Mädchens einfangen.<br />
<br />
Fortan durchstreift Grenouille gezielt als Mörder die Gegend um Grasse. Immer mehr Mädchen werden von ihm erschlagen und später nackt und mit Glatze aufgefunden. Aus ihren Düften will er dreizehn Essenzen gewinnen, die ihm als Grundlage für „das perfekte Parfum“ dienen sollen.<br />
<br />
Die Öffentlichkeit ist über die Morde entsetzt. Als auch eine Ausgangssperre dem Töten keinen Einhalt gebieten kann, wird ein Bischof herbeigerufen, der den unbekannten Mörder exkommuniziert. Noch während der Zeremonie wird die Ergreifung des vermeintlichen Täters in einer nahe gelegenen Stadt verkündet. Dessen Geständnis wurde jedoch unter Folter erzwungen und weist deshalb Widersprüche auf. Nur Antoine Richis, Laures Vater, bemerkt diese Ungereimtheiten und traut dem Frieden nicht. Er versetzt sich in die Position des Mörders und kommt zum Schluss, dass es sich bei diesem um einen Sammler von schönen Jungfrauen handeln muss, dem gerade Laure, als das schönste Mädchen weit und breit, in seiner Sammlung noch fehle.<br />
<br />
Von panischer Angst getrieben, inszeniert Richis eine Reise nach Grenoble, um Laure zu vermählen, damit sie nicht mehr ins „Beuteschema“ des Mörders passt. Bis zur Vermählung soll sie zu ihrer Sicherheit in ein Kloster gebracht werden. Grenouille folgt Vater und Tochter. Es gelingt ihm, trotz Richis Ablenkungsmanövern, Laures Aufenthaltsort in einem Gasthof ausfindig zu machen und sie umzubringen. So gelingt es ihm, ihren Duft, die 13. Ingredienz für seine Essenz, mit Hilfe der Enfleurage zu konservieren und somit zu stehlen.<br />
<br />
Kurz nach diesem Verbrechen spürt man ihn auf und nimmt ihn gefangen. Das Motiv für seine Morde verrät er vor den Gesetzesvertretern jedoch nicht. In der Folterkammer gesteht er lediglich, er habe die Mädchen „gebraucht“. Er wird verurteilt und soll am 17. April 1766 hingerichtet werden. Entsprechend dem Entsetzen über seine Taten wird seine Strafe verhängt: Ihm sollen, auf ein Holzkreuz gefesselt, sämtliche Knochen mit einer schweren Eisenstange zertrümmert werden. Die Stimmung ist so sehr gegen ihn aufgeheizt, dass „alle sonst üblichen Gnadenakte […] dem Scharfrichter ausdrücklich untersagt“ sind.<br />
<br />
Die Exekution aber verwandelt sich in ihr Gegenteil, denn Grenouille schafft es, mit Hilfe seines nunmehr „perfekten Parfüms“ die Sympathie und Liebe der Zuschauer für ihn (und dann auch füreinander) zu wecken. Von zärtlicher Zuneigung ergriffen, entkleidet sich Jung und Alt und fällt in einer Liebesorgie dem „Engel“ Grenouille zu Füßen. Selbst Richis, eben noch hasserfüllt auf gnadenlose Rache aus, umarmt den Mörder seiner Tochter, nennt ihn seinen Sohn und bittet Grenouille reumütig um Verzeihung. Der erinnert sich angesichts der allgemeinen Verbrüderung wehmütig an das Mirabellenmädchen von einst, wendet sich schließlich weinend ab und verlässt im Morgengrauen die Stadt.<br />
<br />
Statt seiner wird wenig später der unschuldige Parfümeur Dominique Druot hingerichtet, der unter Folter seine angeblichen Taten gesteht, nachdem in seinem Schuppen die dort von Grenouille vergrabenen Kleider und abgeschnittenen Haare der getöteten Mädchen aufgefunden wurden.<br />
<br />
Grenouille aber kehrt an seinen Geburtsort zurück, den Markt von Paris, wo er sich nachts zu den Ärmsten der Armen begibt und sich vor ihren Augen mit seinem restlichen Parfüm übergießt. Auch hier sind die eben noch keifenden und zerstrittenen Obdachlosen von Grenouilles Liebe ausströmendem Parfum so entflammt, dass sie sich begeistert auf ihn stürzen und ihn vollständig verspeisen, bis nur noch seine Kleider übrig bleiben, die am nächsten Tag von anderen Menschen mitgenommen werden. <br />
<br />
Der Film basiert auf dem gleichnamigen Roman des deutschen Schriftstellers Patrick Süskind. Bei seiner Veröffentlichung im Jahr 1985 erntete Das Parfum großes Lob von Kritikern und Lesepublikum und wurde hinsichtlich seines weltweiten Erfolgs mit Erich Maria Remarques Im Westen nichts Neues (1928/29) verglichen. Der Roman hielt sich neun Jahre in den Bestsellerlisten und wurde bis heute 20 Millionen Mal verkauft. Zahlreiche renommierte Regisseure wie etwa Martin Scorsese und Miloš Forman interessierten sich für die Verfilmung des Stoffs. Auch Namen wie Ridley Scott oder Tim Burton wurden mit dem Projekt in Verbindung gebracht, doch Patrick Süskind zögerte lange, die Filmrechte an seinem Roman zu veräußern.<br />
<br />
Im Jahr 2001 übertrug Süskind schließlich die Filmrechte an Das Parfum für geschätzte zehn Millionen Euro an den deutschen Regisseur und Produzenten Bernd Eichinger, der sich mehrere Jahre lang um das Projekt bemüht hatte. In seinem Drehbuch zu dem Helmut-Dietl-Film Rossini (1997) reflektiert Süskind dies: Die Filmfigur des überaus scheuen Autors (gespielt von Joachim Król) weigert sich auch für viel Geld, sein Buch verfilmen zu lassen. Der Produzent (gespielt von Heiner Lauterbach) wurde von Süskind dabei fast als ein Abbild Eichingers angelegt.<br />
<br />
Die Vorproduktion des Films dauerte zweieinhalb Jahre. Eichinger entschied sich dafür, die Regie Tom Tykwer zu geben, der 1998 mit Lola rennt seinen Durchbruch gefeiert hatte. Tykwer schrieb gemeinsam mit Eichinger, dem Co-Produzenten Andrew Birkin und der Drehbuchautorin Caroline Thompson das Drehbuch zum Film. Während in Nebenrollen renommierte Darsteller wie Dustin Hoffman oder Alan Rickman agieren, wurde für die Hauptrolle des Jean-Baptiste Grenouille der eher unbekannte britische Theater- und Filmschauspieler Ben Whishaw verpflichtet. Ursprünglich waren die Schauspieler Leonardo DiCaprio und Orlando Bloom für die Hauptrolle des Grenouille in Betracht gezogen worden. Für Whishaw stellte die Figur eine besondere Herausforderung dar, da sie als olfaktorisches Genie hauptsächlich auf ihre Gestik und Mimik angewiesen ist. Wie auch im Roman hat Grenouille im Film kaum Text zu sprechen.<br />
<br />
Die Dreharbeiten begannen am 12. Juli 2005 und wurden innerhalb von 67 Drehtagen im Oktober desselben Jahres abgeschlossen. Drehorte waren unter anderem die Bavaria Film in München und die französische Provence, wo Süskinds Roman teilweise spielt und wo bereits im Juni 2005 die Vorproduktion begonnen hatte. Im spanischen Barcelona entstanden die Sequenzen, die zu Anfang des Romans in Paris spielen. 17 Tonnen Fischeingeweide, Lehm, Stroh sowie 260 Mitarbeiter und hundert verschiedene Filmmotive waren nötig, um das Paris des 18. Jahrhunderts möglichst originalgetreu wiederzugeben. Gedreht wurde außerdem im spanischen Girona, wo einige der Szenen entstanden, die in Grasse spielen. Laut Bernd Eichinger wurde Filmmaterial für fast 30 Stunden gedreht. Mit Vorbereitung und Dreharbeiten dauerte die Realisation des Filmprojekts drei Jahre.<br />
<br />
Die Produktionskosten von Das Parfum – Die Geschichte eines Mörders werden auf ungefähr 60 Millionen Euro geschätzt, obwohl ursprünglich 47 Millionen veranschlagt worden waren. Finanziell unterstützt wurde die Großproduktion auch von der Filmstiftung Nordrhein-Westfalen (ca. 750.000 Euro), dem FilmFernsehFonds Bayern (ca. 1,6 Millionen Euro) sowie dem Bayerischen Bankenfonds (BBF) und der Filmförderungsanstalt (je ca. eine Million Euro). Die Mäzenin des FC Basel, Gisela Oeri, soll zehn Millionen Schweizer Franken zu den Produktionskosten beigetragen haben.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Kaynak :</span> Halk Ansiklopedisi Wikipedia</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Kırmızı Keman'ın Hikayesi]]></title>
			<link>/showthread.php?tid=10896</link>
			<pubDate>Thu, 03 Dec 2020 12:41:21 +0100</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="/member.php?action=profile&uid=8">RasitTunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">/showthread.php?tid=10896</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Kırmızı Keman'ın Hikayesi</span></span><br />
<br />
Film Kanada'da seçkin bir müzayede salonunda açılır. 2 milyon dolara satılan bir Stradivarius kemanının hemen arkasından canlı kırmızı renginden dolayı "Kırmızı Keman" adıyla anılan, yine onun kadar değerli bir başka kemanın satışına geçilir. Keman hazır bulunanlardan yüksek teklifler alırken filmde geriye dönüşle kemanın hikâyesi anlatılmaya başlanır.<br />
<br />
1681 yılında İtalya'nın Cremona kentinin ünlü keman ustası Nicolo Bussotti (Carlo Cecchi) meslek hayatının en kusursuz kemanını yapar. Bussotti kemanı doğmak üzere olan çocuğu için yapmıştır. Ancak keman ustasının karısı (Irene Grazioli) doğum sırasında hayatını kaybeder. Gebeliği sırasında gittiği falcı kadının tarot kartlarını açarken bulunduğu kehanetler, enstrümanın gelecek yüzyıllardaki öyküsüyle ilgili ipuçlarını da seyirciye aktarır. (Bu tarot sahnesi ve Montreal'deki açık arttırma sahnesi film boyunca ileri ve geri sıçramalarla sık sık tekrar edilecektir)<br />
<br />
Aradan 100 yıl geçmiştir. Yıl 1793'tür ve keman artık bir dağ manastırındaki keşişlerin elindedir. Keşişler, 5-6 yaşlarındaki Kaspar Weiss (Koncz) adındaki yetim bir çocuğu keman virtüözü olarak yetiştirmişlerdir. Viyana'dan gelen bir sanat eksperi, aynı zamanda da bir yetenek avcısı olan yaşlı Poussin (Jean-Luc Bideau) bu dâhi çocuğu evlat edinir ve müzik eğitimindeki eksikleri tamamlar. Çocuk yatarken bile kemanından ayrılmaz.Aristokratlardan birinin huzurunda yapılan keman yarışmasında zaten kalbinden hasta olan çocuk aniden düşer ölür. Cenazesi yetiştirildiği manastıra defnedilir, ancak keşişler kemanı da onunla birlikte mezara gömerler. Kemanın sıradan olmadığı hem onu satın almak isteyen sanatçı hamisi aristokrat, hem de Poussin tarafından artık iyice anlaşılmıştır.<br />
<br />
Keman bu kez 19. yüzyılda Oxford, İngiltere'de ortaya çıkar. Zengin ve ünlü bir keman virtüözü olan Frederick Pope (Jason Flemyng) kendi arazisinde konaklamış çingenelerin kampından gelen keman sesini duyar ve yanlarına gider, onlardan kemanı satın alır. Konserlerinde kendisine ayrı bir ilham veren bu kemanı kullanır, tıpkı küçük çocuğun yaptığı gibi o da bazen kemanla yatar, hatta seks yaparken bile kemanı çalmayı sürdürür. Onu çingenelerden biriyle hem seks yapıp hem keman çalarken yakalayan sevgilisi Victoria Byrd (Scacchi) üzerlerine tabancayla ateş edince keman hasar görür.<br />
<br />
Kemanın bundan sonraki durağı 1960'lı yıllarda Çin'in Şanghay kentindeki bir rehinci dükkânıdır. Müzik aşığı bir küçük kız ve annesi kemanı satın alırlar. Ancak Çin'de Başkan Mao'nun emriyle Çin Kültür Devrimi başlamıştır ve Batı kültürü'ne ait ne varsa tek tek yok edilir. Batının yozlaşmış kültürünü temsil ettiği gerekçesiyle keman da tam yakılacakken bir sanatsever bütün tehlikeleri göze alarak kemanı saklar ve yok olmaktan kurtarır.<br />
<br />
1990'lı yıllarda keman bu kez de Kanada'nın Montreal kentindedir. Çin'de rejim değişince hükûmet diğer bazı antikalarla birlikte kemanı da müzayede için bu ülkeye göndermiştir. Görevli antika eksperi Charles Morritz (Samuel L. Jackson) ve teknik asistanı Evan Williams (McKellar) kemanın üzerinde çalışmaya başlarlar. Uyguladıkları modern testlerle de kemanın Nicolo Bussotti ustanın kaybolduğu düşünülen efsanevi son mükemmel kemanı olduğuna dair şüpheleri kalmaz. Morritz'in son olarak Üniversitede yaptırdığı cila analizleri <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">kırmızı rengin esrarını da çözer</span>. Kemana o tuhaf kırmızı rengini veren kandır. Keman ustası Bussotti kemanın cilasına doğum sırasında ölen karısının kanını karıştırmıştır.<br />
<br />
Ancak Morritz de kemana tutulmuştur. Kendi imkânlarıyla Londra'dan satın aldığı bir kopyasıyla gerçek "Kırmızı Keman"ı müzayede sırasında farkettirmeden değiştirir ve havaalanına doğru yola çıkar, yolda karısını arayarak kızı için çok istediği bir hediyeyi aldığını söyler. Kemanın bir sonraki durağı da belli olmuştur, New York.<br />
<br />
---oOo---<br />
<br />
Kırmızı Keman 1998 Kanada - İtalya - İngiltere ortak yapımı dramatik dönem filmidir. Özgün adı Le Violon Rouge olan film İngilizce konuşulan ülkelerde The Red Violin adıyla gösterime sunulmuştur.<br />
<br />
Kanadalı yönetmen François Girard'ın yönettiği ve senaryosunu Don McKellar'la birlikte yazdıkları bu uluslararası yapımda başta Samuel L. Jackson, Greta Scacchi, Jason Flemyng ve Christoph Koncz olmak üzere çok geniş bir oyuncu kadrosu yer almıştır.<br />
<br />
Film, 17. yüzyılda İtalya'da ünlü bir keman ustasının yaptığı olağanüstü bir kemanın beş farklı ülke ve bir o kadar da sahip değiştirerek üç asra yayılan serüveni anlatılmaktadır.[1] Yaratıldığı yer olan Cremona'dan sonra 300 yıl boyunca Viyana'dan Oxford'a, oradan da Şanghay ve Montreal'e sürüklenen bu değerli ve gizemli keman, bu olağanüstü yolculuğu sırasında her el değiştirdiğinde farklı dünyalardan ama hepsi de tutkulu ve müthiş özellikleri olan sahiplerinin hayatlarını farklı şekillerde etkiler. Filmin ilgili bölümü hangi ülkede geçiyorsa oyuncular o bölümde o ülkenin diliyle konuşurlar.<br />
<br />
İlk gösterimi 10 Eylül 1998 tarihinde Toronto Film Festivali'nde yapılan film 2000 yılında John Corigliano'ya "en iyi özgün müzik" Oscar'ını kazandırmıştı. Ayrıca "Kırmızı Keman", Kanada'nın iki önemli ulusal film ödülünden hem Genie Ödülleri'nin hem de Jutra Ödülleri'nin neredeyse tamamını almıştı.[2] <br />
<br />
---oOo---<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Benzer filmlerle kıyaslama</span><br />
<br />
    Kırmızı Keman'da (1998) 300 yıl boyunca ülkeden ülkeye, elden ele geçen nesne değerli bir kemandır. Ancak buna benzer trükler daha önce de birçok yönetmen tarafından kullanılmıştı. Bu filmlerden bazıları şunlardır:<br />
    Tales of Manhattan (1942) - Yönetmen: Julien Duvivier Bu komedide el değiştiren nesne giyene uğursuzluk getirceğine inanılan bir paltodur.<br />
    Winchester '73 (1950) - Yönetmen: Anthony Mann Bu Western'de el değiştiren Winchester marka değerli bir tüfektir.<br />
    The Yellow Rolls-Royce (1964) Yönetmen: Anthony Asquith Bu romantik komedide aynı otomobile değişik zamanlarda sahip olan üç kişinin hayatı ve aşkları anlatılır.<br />
    La Ronde (1950) Yönetmen: Max Ophüls Bundan sonraki üç filmde ise nesneler değil karakterler zincirleme olarak birbirlerine el verirler, biri devreden çıkarken devreye bir başkası girer<br />
    The Phantom of Liberty (1974) Yönetmen: Luis Bunuel<br />
    Slacker (1991) Yönetmen: Richard Linklater[3]<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Kaynakça</span><br />
<br />
wikipedia<br />
</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Kırmızı Keman'ın Hikayesi</span></span><br />
<br />
Film Kanada'da seçkin bir müzayede salonunda açılır. 2 milyon dolara satılan bir Stradivarius kemanının hemen arkasından canlı kırmızı renginden dolayı "Kırmızı Keman" adıyla anılan, yine onun kadar değerli bir başka kemanın satışına geçilir. Keman hazır bulunanlardan yüksek teklifler alırken filmde geriye dönüşle kemanın hikâyesi anlatılmaya başlanır.<br />
<br />
1681 yılında İtalya'nın Cremona kentinin ünlü keman ustası Nicolo Bussotti (Carlo Cecchi) meslek hayatının en kusursuz kemanını yapar. Bussotti kemanı doğmak üzere olan çocuğu için yapmıştır. Ancak keman ustasının karısı (Irene Grazioli) doğum sırasında hayatını kaybeder. Gebeliği sırasında gittiği falcı kadının tarot kartlarını açarken bulunduğu kehanetler, enstrümanın gelecek yüzyıllardaki öyküsüyle ilgili ipuçlarını da seyirciye aktarır. (Bu tarot sahnesi ve Montreal'deki açık arttırma sahnesi film boyunca ileri ve geri sıçramalarla sık sık tekrar edilecektir)<br />
<br />
Aradan 100 yıl geçmiştir. Yıl 1793'tür ve keman artık bir dağ manastırındaki keşişlerin elindedir. Keşişler, 5-6 yaşlarındaki Kaspar Weiss (Koncz) adındaki yetim bir çocuğu keman virtüözü olarak yetiştirmişlerdir. Viyana'dan gelen bir sanat eksperi, aynı zamanda da bir yetenek avcısı olan yaşlı Poussin (Jean-Luc Bideau) bu dâhi çocuğu evlat edinir ve müzik eğitimindeki eksikleri tamamlar. Çocuk yatarken bile kemanından ayrılmaz.Aristokratlardan birinin huzurunda yapılan keman yarışmasında zaten kalbinden hasta olan çocuk aniden düşer ölür. Cenazesi yetiştirildiği manastıra defnedilir, ancak keşişler kemanı da onunla birlikte mezara gömerler. Kemanın sıradan olmadığı hem onu satın almak isteyen sanatçı hamisi aristokrat, hem de Poussin tarafından artık iyice anlaşılmıştır.<br />
<br />
Keman bu kez 19. yüzyılda Oxford, İngiltere'de ortaya çıkar. Zengin ve ünlü bir keman virtüözü olan Frederick Pope (Jason Flemyng) kendi arazisinde konaklamış çingenelerin kampından gelen keman sesini duyar ve yanlarına gider, onlardan kemanı satın alır. Konserlerinde kendisine ayrı bir ilham veren bu kemanı kullanır, tıpkı küçük çocuğun yaptığı gibi o da bazen kemanla yatar, hatta seks yaparken bile kemanı çalmayı sürdürür. Onu çingenelerden biriyle hem seks yapıp hem keman çalarken yakalayan sevgilisi Victoria Byrd (Scacchi) üzerlerine tabancayla ateş edince keman hasar görür.<br />
<br />
Kemanın bundan sonraki durağı 1960'lı yıllarda Çin'in Şanghay kentindeki bir rehinci dükkânıdır. Müzik aşığı bir küçük kız ve annesi kemanı satın alırlar. Ancak Çin'de Başkan Mao'nun emriyle Çin Kültür Devrimi başlamıştır ve Batı kültürü'ne ait ne varsa tek tek yok edilir. Batının yozlaşmış kültürünü temsil ettiği gerekçesiyle keman da tam yakılacakken bir sanatsever bütün tehlikeleri göze alarak kemanı saklar ve yok olmaktan kurtarır.<br />
<br />
1990'lı yıllarda keman bu kez de Kanada'nın Montreal kentindedir. Çin'de rejim değişince hükûmet diğer bazı antikalarla birlikte kemanı da müzayede için bu ülkeye göndermiştir. Görevli antika eksperi Charles Morritz (Samuel L. Jackson) ve teknik asistanı Evan Williams (McKellar) kemanın üzerinde çalışmaya başlarlar. Uyguladıkları modern testlerle de kemanın Nicolo Bussotti ustanın kaybolduğu düşünülen efsanevi son mükemmel kemanı olduğuna dair şüpheleri kalmaz. Morritz'in son olarak Üniversitede yaptırdığı cila analizleri <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">kırmızı rengin esrarını da çözer</span>. Kemana o tuhaf kırmızı rengini veren kandır. Keman ustası Bussotti kemanın cilasına doğum sırasında ölen karısının kanını karıştırmıştır.<br />
<br />
Ancak Morritz de kemana tutulmuştur. Kendi imkânlarıyla Londra'dan satın aldığı bir kopyasıyla gerçek "Kırmızı Keman"ı müzayede sırasında farkettirmeden değiştirir ve havaalanına doğru yola çıkar, yolda karısını arayarak kızı için çok istediği bir hediyeyi aldığını söyler. Kemanın bir sonraki durağı da belli olmuştur, New York.<br />
<br />
---oOo---<br />
<br />
Kırmızı Keman 1998 Kanada - İtalya - İngiltere ortak yapımı dramatik dönem filmidir. Özgün adı Le Violon Rouge olan film İngilizce konuşulan ülkelerde The Red Violin adıyla gösterime sunulmuştur.<br />
<br />
Kanadalı yönetmen François Girard'ın yönettiği ve senaryosunu Don McKellar'la birlikte yazdıkları bu uluslararası yapımda başta Samuel L. Jackson, Greta Scacchi, Jason Flemyng ve Christoph Koncz olmak üzere çok geniş bir oyuncu kadrosu yer almıştır.<br />
<br />
Film, 17. yüzyılda İtalya'da ünlü bir keman ustasının yaptığı olağanüstü bir kemanın beş farklı ülke ve bir o kadar da sahip değiştirerek üç asra yayılan serüveni anlatılmaktadır.[1] Yaratıldığı yer olan Cremona'dan sonra 300 yıl boyunca Viyana'dan Oxford'a, oradan da Şanghay ve Montreal'e sürüklenen bu değerli ve gizemli keman, bu olağanüstü yolculuğu sırasında her el değiştirdiğinde farklı dünyalardan ama hepsi de tutkulu ve müthiş özellikleri olan sahiplerinin hayatlarını farklı şekillerde etkiler. Filmin ilgili bölümü hangi ülkede geçiyorsa oyuncular o bölümde o ülkenin diliyle konuşurlar.<br />
<br />
İlk gösterimi 10 Eylül 1998 tarihinde Toronto Film Festivali'nde yapılan film 2000 yılında John Corigliano'ya "en iyi özgün müzik" Oscar'ını kazandırmıştı. Ayrıca "Kırmızı Keman", Kanada'nın iki önemli ulusal film ödülünden hem Genie Ödülleri'nin hem de Jutra Ödülleri'nin neredeyse tamamını almıştı.[2] <br />
<br />
---oOo---<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Benzer filmlerle kıyaslama</span><br />
<br />
    Kırmızı Keman'da (1998) 300 yıl boyunca ülkeden ülkeye, elden ele geçen nesne değerli bir kemandır. Ancak buna benzer trükler daha önce de birçok yönetmen tarafından kullanılmıştı. Bu filmlerden bazıları şunlardır:<br />
    Tales of Manhattan (1942) - Yönetmen: Julien Duvivier Bu komedide el değiştiren nesne giyene uğursuzluk getirceğine inanılan bir paltodur.<br />
    Winchester '73 (1950) - Yönetmen: Anthony Mann Bu Western'de el değiştiren Winchester marka değerli bir tüfektir.<br />
    The Yellow Rolls-Royce (1964) Yönetmen: Anthony Asquith Bu romantik komedide aynı otomobile değişik zamanlarda sahip olan üç kişinin hayatı ve aşkları anlatılır.<br />
    La Ronde (1950) Yönetmen: Max Ophüls Bundan sonraki üç filmde ise nesneler değil karakterler zincirleme olarak birbirlerine el verirler, biri devreden çıkarken devreye bir başkası girer<br />
    The Phantom of Liberty (1974) Yönetmen: Luis Bunuel<br />
    Slacker (1991) Yönetmen: Richard Linklater[3]<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Kaynakça</span><br />
<br />
wikipedia<br />
</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Kurt ve 7 Küçük Oğlak Çocuk Masalı]]></title>
			<link>/showthread.php?tid=5420</link>
			<pubDate>Sun, 10 Mar 2019 01:28:24 +0100</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="/member.php?action=profile&uid=8">RasitTunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">/showthread.php?tid=5420</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><br />
<br />
<span style="color: #ff3333;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Kurt ve 7 Küçük Oğlak Çocuk Masalı</span></span><br />
<br />
Evvel zaman içinde yaşlı bir keçinin yedi yavrusu varmış. Bir anne çocuklarını nasıl severse o da yavrularını öyle severmiş. Günün birinde keçi, yavrularına yiyecek bulup getirmek için ormana giderken onları çevresinde toplamış:<br />
<br />
- Sevgili çocuklarım demiş; ben ormana gidiyorum. Kendinizi kurttan sakının. Eğer kurt evimize girerse hepinizi kıtır kıtır yer. Bu alçak çok kez türlü kılıklara girer, ama kaba sesinden, kapkara ayaklarından onu hemen tanıyabilirsiniz!<br />
Küçük oğlaklar:<br />
<br />
- Sevgili annemiz, demişler, gözün arkada kalmasın... Güle güle git, güle güle gel... Biz kendimizi koruruz.<br />
Keçi melemiş, iç rahatlığıyla yola çıkmış.<br />
<br />
Aradan çok zaman geçmemiş. Evin kapısını biri çalmış:<br />
- Sevgili çocuklar diye seslenmiş, kapıyı açın bakayım. Anneniz geldi, hepinize bir şeyler getirdi.<br />
<br />
Fakat oğlaklar kurdun kalın sesini tanımışlar; içerden seslenmişler:<br />
- Sen annemiz değilsin... Onun sesi hem ince, hem de tatlıdır. Senin sesin kalın. Sen kurtsun!<br />
<br />
Bunun üzerine kurt bir dükkâna gitmiş, iri bir tebeşir parçası satın almış, bunu yemiş, sesini inceltmiş. Sonra geri dönerek yine kapıyı çalmış:<br />
- Sevgili çocuklar, kapıyı açın bakayım, demiş; anneniz geldi, hepinize ormandan bir şeyler getirdi.<br />
<br />
Kurt kapkara ayaklarını pencereye dayamışmış. Oğlaklar bunu görünce yine bağırmışlar:<br />
- Sana kapıyı açmayız. Annemizin ayakları seninkiler gibi kara değil. Sen kurtsun!<br />
<br />
Kurt yine geri dönmüş, bir fırıncıya gitmiş:<br />
- Ayağımı bir taşa çarptım demiş; üzerine biraz hamur sürer misin ?<br />
<br />
 <br />
Fırıncı kurdun ayaklarına hamuru sürmüş. Kurt bu kez değirmenciye koşmuş:<br />
<br />
- Ayaklarıma bir parça un serp demiş.<br />
Değirmenci kendi kendine:<br />
<br />
- Kurt yine birini aldatmak istiyor demiş, un vermek istememiş. Fakat kurt:<br />
- Dediğimi yapmazsan seni yerim! diye bağırınca değirmenci korkmuş, hemen bir avuç un alarak kurdun ayaklarına serpmiş. İnsanlar böyledir zaten!<br />
<br />
Bunun üzerine alçak hayvan üçüncü kez eve gitmiş, kapıyı çalmış:<br />
- Sevgili çocuklar, kapıyı açın bakayım demiş; anneniz geldi, hepinize ormandan bir şeyler getirdi.<br />
<br />
Oğlaklar bağrışmışlar:<br />
- Önce ayaklarını göster de anneciğimiz olup olmadığını anlayalım! demişler.<br />
<br />
Kurt ayaklarını pencereye dayamış. Oğlaklar bunların beyaz olduğunu görünce kurdun sözlerine inanmışlar... Kapıyı açmışlar. Bir de ne görsünler?.. Bu giren kurt değil mi? Oğlaklar ne yapacaklarını şaşırmışlar, saklanacak yer aramışlar. Biri masanın altına kaçmış. İkincisi yatağa sokulmuş. Üçüncüsü sobanın içine girmiş. Dördüncüsü mutfağa saklanmış. Beşincisi dolaba girmiş. Altıncısı çamaşır sepetinin altına sokulmuş. Yedincisi de duvar saatinin içine girmiş. Fakat kurt vakit yitirmeden birer birer hepsini yakalayıp tutmaya başlamış. Yalnızca saatin içindeki yedinciyi bulamamış. Karnı da oldukça doyduğu için onu aramaktan vazgeçmiş, çıkıp gitmiş.<br />
Evin önünde geniş bir çimenlik varmış. Orada bir ağacın altına sırt üstü yatmış, uyumaya başlamış.<br />
<br />
Aradan çok zaman geçmeden keçi anne eve dönmüş. Aman Tanrım! Bir de ne görsün? Evin kapısı ardına kadar açık. Masa, sandalyeler devrilmiş. Çamaşır sepeti paramparça olmuş, yatıyor. Yastıklarla yorganlar yerlere atılmış... Keçi anne yavrularını aramış; hiçbir yerde bulamamış. Birer birer adlarını çağırmaya başlamış. Hiçbirinden karşılık alamamış. Sonunda sıra sonuncunun adına gelmiş. O zaman ince bir ses duyulmuş:<br />
- Duvar saatinin içindeyim, anneciğim!<br />
<br />
Keçi, yavrusunu oradan çıkarmış. Küçük oğlak kurdun gelişini, öbür kardeşlerinin hepsini yediğini anlatmış. Keçi annenin, zavallı yavruları için ne kadar gözyaşı döktüğünü kestirebilirsiniz. Sonunda bu acıyla dışarı çıkmış. Küçücük oğlak da birlikteymiş.<br />
Çayırlığa vardıkları zaman kurdu bir ağacın altında yatar bulmuşlar. Öyle horluyormuş ki, ağacın dalları titriyormuş. Keçi anne kurdu uzun uzun seyretmiş. Karnında bir şeylerin kıpırdadığını, oradan oraya gidip geldiğini görmüş. İçinden:<br />
<br />
- Aman Tanrım, demiş, yoksa kurdun akşam yemeği yaptığı yavrularım hâlâ sağ mı?<br />
Bunun üzerine küçük oğlak eve kadar koşa koşa giderek makası, iğne-ipliği getirmiş. Keçi anne canavarın karnını yarmış. Daha küçük bir yarık açılır açılmaz oğlaklardan biri kafasını dışarı çıkarmış. Bir parça daha yarınca altısı da arka arkaya fırlayıp çıkmışlar. Hepsi dipdiri sapsağlammışlar. Meğer kurt aç gözlülüğü yüzünden bunları çiğnemeden yutmuşmuş. O andaki sevinci bir düşünün! Hepsi sevgili annelerinin boynuna sarılmışlar. Hoplayıp, sıçramaya başlamışlar. Keçi anne demiş ki:<br />
<br />
- Haydi bakalım, şimdi gidip, taş toplayıp getirin... Uyanmadan şu dinsiz imansızın karnına dolduralım.<br />
Yedi oğlak çabucak taşları bulup getirmişler; kurdun karnını tıklım tıklım doldurmuşlar. Sonra keçi anne çabucak derisini dikmiş. Bu arada kurt bir şey sezmemiş, yerinden bile kıpırdamamış.<br />
<br />
Kurt uykusunu alınca ayağa kalkmış. Karnı taşla  dolu olduğu için pek susamışmış. Bir pınarın başına gidip su içmek istemiş. Yürürken oraya buraya kımıldadıkça karnındaki taşlar çarpışmaya, takırdamaya başlamış. Bunun üzerine kurt:<br />
Şu acayip işe bak!<br />
<br />
Karnım bir şeyle dolmuş;<br />
Yuttuğum altı oğlak<br />
<br />
Sanki birer taş olmuş!<br />
demiş. Pınar başına varınca suya doğru eğilip içmek istemiş. Gel gelelim, karnındaki taşlar yüzünden suya yuvarlanmış. Bağıra bağıra boğulup gitmiş.<br />
<br />
Yedi oğlak bunu görünce koşa koşa gelmişler:<br />
- Kurt öldü! Kurt öldü! diye bağrışmışlar. Anneleriyle birlikte pınarın çevresinde hoplayıp dönmüşler.</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><br />
<br />
<span style="color: #ff3333;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Kurt ve 7 Küçük Oğlak Çocuk Masalı</span></span><br />
<br />
Evvel zaman içinde yaşlı bir keçinin yedi yavrusu varmış. Bir anne çocuklarını nasıl severse o da yavrularını öyle severmiş. Günün birinde keçi, yavrularına yiyecek bulup getirmek için ormana giderken onları çevresinde toplamış:<br />
<br />
- Sevgili çocuklarım demiş; ben ormana gidiyorum. Kendinizi kurttan sakının. Eğer kurt evimize girerse hepinizi kıtır kıtır yer. Bu alçak çok kez türlü kılıklara girer, ama kaba sesinden, kapkara ayaklarından onu hemen tanıyabilirsiniz!<br />
Küçük oğlaklar:<br />
<br />
- Sevgili annemiz, demişler, gözün arkada kalmasın... Güle güle git, güle güle gel... Biz kendimizi koruruz.<br />
Keçi melemiş, iç rahatlığıyla yola çıkmış.<br />
<br />
Aradan çok zaman geçmemiş. Evin kapısını biri çalmış:<br />
- Sevgili çocuklar diye seslenmiş, kapıyı açın bakayım. Anneniz geldi, hepinize bir şeyler getirdi.<br />
<br />
Fakat oğlaklar kurdun kalın sesini tanımışlar; içerden seslenmişler:<br />
- Sen annemiz değilsin... Onun sesi hem ince, hem de tatlıdır. Senin sesin kalın. Sen kurtsun!<br />
<br />
Bunun üzerine kurt bir dükkâna gitmiş, iri bir tebeşir parçası satın almış, bunu yemiş, sesini inceltmiş. Sonra geri dönerek yine kapıyı çalmış:<br />
- Sevgili çocuklar, kapıyı açın bakayım, demiş; anneniz geldi, hepinize ormandan bir şeyler getirdi.<br />
<br />
Kurt kapkara ayaklarını pencereye dayamışmış. Oğlaklar bunu görünce yine bağırmışlar:<br />
- Sana kapıyı açmayız. Annemizin ayakları seninkiler gibi kara değil. Sen kurtsun!<br />
<br />
Kurt yine geri dönmüş, bir fırıncıya gitmiş:<br />
- Ayağımı bir taşa çarptım demiş; üzerine biraz hamur sürer misin ?<br />
<br />
 <br />
Fırıncı kurdun ayaklarına hamuru sürmüş. Kurt bu kez değirmenciye koşmuş:<br />
<br />
- Ayaklarıma bir parça un serp demiş.<br />
Değirmenci kendi kendine:<br />
<br />
- Kurt yine birini aldatmak istiyor demiş, un vermek istememiş. Fakat kurt:<br />
- Dediğimi yapmazsan seni yerim! diye bağırınca değirmenci korkmuş, hemen bir avuç un alarak kurdun ayaklarına serpmiş. İnsanlar böyledir zaten!<br />
<br />
Bunun üzerine alçak hayvan üçüncü kez eve gitmiş, kapıyı çalmış:<br />
- Sevgili çocuklar, kapıyı açın bakayım demiş; anneniz geldi, hepinize ormandan bir şeyler getirdi.<br />
<br />
Oğlaklar bağrışmışlar:<br />
- Önce ayaklarını göster de anneciğimiz olup olmadığını anlayalım! demişler.<br />
<br />
Kurt ayaklarını pencereye dayamış. Oğlaklar bunların beyaz olduğunu görünce kurdun sözlerine inanmışlar... Kapıyı açmışlar. Bir de ne görsünler?.. Bu giren kurt değil mi? Oğlaklar ne yapacaklarını şaşırmışlar, saklanacak yer aramışlar. Biri masanın altına kaçmış. İkincisi yatağa sokulmuş. Üçüncüsü sobanın içine girmiş. Dördüncüsü mutfağa saklanmış. Beşincisi dolaba girmiş. Altıncısı çamaşır sepetinin altına sokulmuş. Yedincisi de duvar saatinin içine girmiş. Fakat kurt vakit yitirmeden birer birer hepsini yakalayıp tutmaya başlamış. Yalnızca saatin içindeki yedinciyi bulamamış. Karnı da oldukça doyduğu için onu aramaktan vazgeçmiş, çıkıp gitmiş.<br />
Evin önünde geniş bir çimenlik varmış. Orada bir ağacın altına sırt üstü yatmış, uyumaya başlamış.<br />
<br />
Aradan çok zaman geçmeden keçi anne eve dönmüş. Aman Tanrım! Bir de ne görsün? Evin kapısı ardına kadar açık. Masa, sandalyeler devrilmiş. Çamaşır sepeti paramparça olmuş, yatıyor. Yastıklarla yorganlar yerlere atılmış... Keçi anne yavrularını aramış; hiçbir yerde bulamamış. Birer birer adlarını çağırmaya başlamış. Hiçbirinden karşılık alamamış. Sonunda sıra sonuncunun adına gelmiş. O zaman ince bir ses duyulmuş:<br />
- Duvar saatinin içindeyim, anneciğim!<br />
<br />
Keçi, yavrusunu oradan çıkarmış. Küçük oğlak kurdun gelişini, öbür kardeşlerinin hepsini yediğini anlatmış. Keçi annenin, zavallı yavruları için ne kadar gözyaşı döktüğünü kestirebilirsiniz. Sonunda bu acıyla dışarı çıkmış. Küçücük oğlak da birlikteymiş.<br />
Çayırlığa vardıkları zaman kurdu bir ağacın altında yatar bulmuşlar. Öyle horluyormuş ki, ağacın dalları titriyormuş. Keçi anne kurdu uzun uzun seyretmiş. Karnında bir şeylerin kıpırdadığını, oradan oraya gidip geldiğini görmüş. İçinden:<br />
<br />
- Aman Tanrım, demiş, yoksa kurdun akşam yemeği yaptığı yavrularım hâlâ sağ mı?<br />
Bunun üzerine küçük oğlak eve kadar koşa koşa giderek makası, iğne-ipliği getirmiş. Keçi anne canavarın karnını yarmış. Daha küçük bir yarık açılır açılmaz oğlaklardan biri kafasını dışarı çıkarmış. Bir parça daha yarınca altısı da arka arkaya fırlayıp çıkmışlar. Hepsi dipdiri sapsağlammışlar. Meğer kurt aç gözlülüğü yüzünden bunları çiğnemeden yutmuşmuş. O andaki sevinci bir düşünün! Hepsi sevgili annelerinin boynuna sarılmışlar. Hoplayıp, sıçramaya başlamışlar. Keçi anne demiş ki:<br />
<br />
- Haydi bakalım, şimdi gidip, taş toplayıp getirin... Uyanmadan şu dinsiz imansızın karnına dolduralım.<br />
Yedi oğlak çabucak taşları bulup getirmişler; kurdun karnını tıklım tıklım doldurmuşlar. Sonra keçi anne çabucak derisini dikmiş. Bu arada kurt bir şey sezmemiş, yerinden bile kıpırdamamış.<br />
<br />
Kurt uykusunu alınca ayağa kalkmış. Karnı taşla  dolu olduğu için pek susamışmış. Bir pınarın başına gidip su içmek istemiş. Yürürken oraya buraya kımıldadıkça karnındaki taşlar çarpışmaya, takırdamaya başlamış. Bunun üzerine kurt:<br />
Şu acayip işe bak!<br />
<br />
Karnım bir şeyle dolmuş;<br />
Yuttuğum altı oğlak<br />
<br />
Sanki birer taş olmuş!<br />
demiş. Pınar başına varınca suya doğru eğilip içmek istemiş. Gel gelelim, karnındaki taşlar yüzünden suya yuvarlanmış. Bağıra bağıra boğulup gitmiş.<br />
<br />
Yedi oğlak bunu görünce koşa koşa gelmişler:<br />
- Kurt öldü! Kurt öldü! diye bağrışmışlar. Anneleriyle birlikte pınarın çevresinde hoplayıp dönmüşler.</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Güzel Ve Çirkin Çocuk Masalı]]></title>
			<link>/showthread.php?tid=5419</link>
			<pubDate>Sun, 10 Mar 2019 01:23:27 +0100</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="/member.php?action=profile&uid=8">RasitTunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">/showthread.php?tid=5419</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><br />
<br />
<span style="color: #ff3333;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Güzel Ve Çirkin Çocuk Masalı</span></span><br />
<br />
Bir zamanlar zengin bir tüccar varmış. Üç kızı olan bu tüccarın kızlarının ikisi son derece bencilmiş. Ama üçüncüsü, yani adı Güzel olanı hem iyi hem de sevgi doluymuş.<br />
<br />
Bir gün tüccar, gemilerinin şiddetli bir fırtınada battığı haberini almış. Zavallı adam varını yoğunu kaybetmiş, geriye bir tek kasabadaki küçük evi kalmış.<br />
<br />
      <br />
<br />
      Açgözlü iki kardeş bu durumdan hiç hoşlanmamışlar. Yatakta yatmak ve oflayıp puflamaktan başka bir şey yapmaz olmuşlar. Evin bütün işleri Güzel’e kalmış.<br />
<br />
      Bir zaman sonra tüccar kayıp gemilerinden birinin limana ulaştığını duymuş. Haberin doğru olup olmadığını öğrenmek için yola çıkmadan önce kızlarına, dönüşte size ne hediye getireyim, diye sormuş. Açgözlü iki kardeşin neşeleri hemen yerine gelmiş.<br />
<br />
      “Elbiseler ve mücevherler!” isteriz demişler.<br />
<br />
      “Peki ya sen Güzel?” diye sormuş tüccar.<br />
<br />
      “Bir gül. O bana yeter,” demiş Güzel.<br />
<br />
      Birkaç gün sonra tüccar evine dönmek üzere üzgün üzgün yola koyulmuş. Yine yoksulmuş, çünkü son gemiden ona kalan paraları da dolandırıcılara kaptırmış. Akşam karanlığı bastırırken bir ormana varmış. Orman hem karanlık, hem de soğukmuş. Şimşekler çakıyor, rüzgâr yerden karları havalandırıyormuş. Uzaklardan kurtların uluma sesleri geliyormuş.<br />
<br />
      Tüccar nereye gittiğini bilmeden atıyla birlikte karların üzerinde bata çıka saatlerce yol almış, derken birden ileride pencerelerinden dışarı parlak ışıklar sızan son derece güzel bir şato görmüş. Ama bu çok garip bir şatoymuş, çünkü şöminelerinde harıl harıl ateş yanmasına, bütün odaları gün gibi aydınlık olmasına rağmen ortada kimsecikler yokmuş. Tüccar seslenmiş, seslenmiş, cevap veren olmamış. Sonunda, beklemenin bir anlamı olmadığını anlayınca, atını ahıra bağlamış ve salondaki uzun masanın üzerinde hazır bekleyen yemeği yemiş. Sonra bir yatağa yatıp uyumuş.<br />
<br />
      Sabah uyandığında onun için bırakılmış yeni giysiler bulmuş yanı başında. Aşağıda da güzel bir kahvaltı onu bekliyormuş.<br />
<br />
      “Bu şato, bana acıyan iyi kalpli bir periye ait herhalde,” demiş tüccar.<br />
<br />
      “Ona bir teşekkür edebilseydim keşke.”<br />
<br />
      Tüccar şatodan ayrılırken, bahçedeki gülleri fark etmiş. ‘Hiç yoksa Güzel’e verdiğim sözü yerine getireyim,’ demiş içinden. Güllerden birini koparmış. Ama koparır koparmaz müthiş bir kükremeyle inlemiş her yan. Çalıların arkasından korkunç görünüşlü bir canavar çıkmış. Öylesine korkunçmuş ki, tüccar neredeyse korkusundan bayılacakmış.<br />
<br />
      “Seni değer bilmez adam!” diye kükremiş Canavar. “Hayatını kurtardım! Seni besledim, giydirdim! Sen kalkmış güzel güllerimi çalıyorsun. Hemen ölmeyi hak ettin!”<br />
<br />
      Tüccar Canavar’ın karşısında diz çökmüş. “Gülü kızlarımdan birine götürecektim efendim,” demiş.<br />
<br />
      “Ben efendi falan değilim, bir Canavar’ım,” diye hırlamış yaratık. Sonra tüccarın tepesine dikilmiş. “O değerli kızlarına gelince... Git, sor bakalım onlara, hayatına karşılık içlerinden biri gelip benimle birlikte yaşar mı? Bu teklifimi kabul eden olmazsa, üç ay içinde öleceksin.”<br />
<br />
      Tüccar gün ışığıyla aydınlanmış ormanın içinden, üzgün bir şekilde atını sürüp evine dönmüş. Evde iki bencil kız kardeş babalarının başından geçen korkunç maceraları dinlerken kıllarını bile kıpırdatmamışlar. Babaları onlara giysi ve mücevher getirmedi diey küplere binmişler. Ama Güzel onlar gibi yapmamış.<br />
<br />
      “Baba, izin ver ben gideyim,” demiş hiç tereddüt etmeden.<br />
<br />
      “Tabii sen gideceksin, suç senin,” demiş kardeşleri. “Gül isterim diye tutturmasaydın, Canavar babamızı öldürmeyi düşünmeyecekti.”<br />
<br />
 <br />
<br />
      Üç ay geçince tüccar şatoya Güzel’le birlikte gitmiş. Her şey orayı ilk gördüğü gibiymiş: etrafta yine kimsecikler yokmuş, sofra hazırmış. Yemeklerini yemeyi bitirdiklerinde Canavar ortaya çıkmış. Güzel korkusundan tir tir titremeye başlamış, çünkü Canavar babasının anlattığı kadar korkunçmuş, hatta daha da korkunç!<br />
<br />
      “Buraya kendi isteğinle mi geldin?” diye sormuş Canavar.<br />
<br />
      “Evet,” demiş Güzel.<br />
<br />
      “O zaman baban sabah olunca buradan gidecek ve bir daha buraya hiç gelmeyecek.”<br />
<br />
      Sabah olup da babası gidince Güzel tek başına kalmış. Önce bir süre ağlamış, ama sonra gördüğü rüyayı hatırlayıp biraz olsun rahatlamış. Rüyasında bir peri, “Üzülme, babanın hayatını kurtarmak için gösterdiğin bu cesaret karşılıksız kalmayacak,” demiş ona.<br />
<br />
      ‘Belki de bu yaşama alışırım,’ diye düşünmüş, neşesi yerine gelmiş azıcık. Bahçede dolaşmış, güllere bakarken içi hüzünle dolmuş. Sonra şatonun içini gezmiş. Oda kapılarından birinin üzerinde adının yazılı olduğunu görünce çok şaşırmış. Kapıyı açıp içeri bakmış. Oda tam istediği gibi döşeliymiş, kitaplarla, müzik aletleriyle doluymuş.<br />
<br />
      ‘Canavar beni burada rahat ettirmeye çalıştığına göre, bana zarar vermez herhalde,” diye düşünmüş Güzel.<br />
<br />
      Sonra bir kitap almış eline. Kitabın üzerinde altın yaldızla, “Sevgili Kraliçem. Her isteğin emirdir benim için,” diye yazıyormuş.<br />
<br />
      “Şu anda babamı görebilseydim keşke!” demiş Güzel yüksek sesle Bunu der demez odanın öte ucundaki aynada babasının görüntüsü belirmiş. Böylece Güzel’in yalnızlık duygusu ve ev hasreti biraz olsun geçmiş.<br />
<br />
      O gece yemekte Canavar ortaya çıkmış. “Seni izlememe izin verir misin Güzel?” diye sormuş.<br />
<br />
      “Buranın sahibi sizsiniz,” demiş Güzel.<br />
<br />
      “Hayır,” demiş Canavar. “Şatom senin emrindedir. İstersen hemen giderim.” Canavar bir an duraksamış. “Yalnız bir şey soracağım. Beni çok mu çirkin buluyorsun?”<br />
<br />
      Güzel ne diyeceğini bilmemiş önce. Sonra başını kaldırıp Canavar’a bakmış. “Bunu söylemek istemezdim, ama doğruyu söylemem gerek. Evet, çirkin buluyorum,” demiş.<br />
<br />
      Güzel, yemeğini bitirince Canavar, “Benimle evlenir misin?” diye sormuş.<br />
<br />
      “Hayır Canavar, asla,” demiş Güzel.<br />
<br />
      Canavar derin bir iç geçirirken çıkardığı ses, tüm şatoda yankılanmış.<br />
<br />
      Her gece saat dokuzda Canavar konuşmak için Güzel’in yanına geliyormuş. Güzel, gün geçtikçe Canavar’a alışmaya başladığını fark etmiş. Hatta geç kaldığında onu merak bile ediyormuş. ‘Keşke,’ diyormuş, ‘bu kadar çirkin olmasaydı! Keşke ikide birde bana evlenme teklif etmeseydi! Çünkü Güzel, Canavar’ın, evlilik teklifini geri çevirdiğinde çıkardığı o sesten çok korkuyormuş.<br />
<br />
      Canavar bir gün, “Beni sevmeyebilirsin ama, beni bırakıp gitmemeye söz vermelisin,” demiş. Her günü birbirine benzeyerek üç ay böyle geçmiş.<br />
<br />
      Derken bir gün Güzel aynada babasının hasta olduğunu görmüş. Hemen Canavar’a babasına bakmak için eve gitmek istediğini söylemiş.<br />
<br />
      “Gidebilirsin, Güzel,” demiş Canavar. “Ama geri dönmezsen kederimden öleceğimi biliyorsun, değil mi? Korkarım ki, babanın yanında kalmak isteyeceksin ve dönmeyeceksin. Ama eğer fikrini değiştirir de dönmek istersen, yüzüğünü yatağının yanındaki sehpaya koyman yeterli. Sabah olduğunda şatomda açacaksın gözlerini.”<br />
<br />
      “Bir hafta sonra döneceğim, söz,” demiş Güzel.<br />
<br />
      Ertesi sabah Güzel, babasının evinde, kendi yatağında açmış gözlerini. Babası onu karşısında görünce çok sevinmiş, kendini daha iyi hissetmiş. O gün öğleden sonra, kısa süre önce evlenmiş olan kız kardeşleri babalarını ziyarete gelmişler. Eve geldiklerinde babalarının biricik kızını karşılarında görünce kıskançlıktan ve öfkeden çatır çatır çatlamışlar.<br />
<br />
      “Dinle!” demiş iki kardeşten biri. “Ona bir oyun oynayalım. Burada bir hafta daha kalmasını sağlayalım. O zaman Canavar gelip onu öldürür.” Bağırıp çağırıp onu kötülemek yerine, iki kardeş gözlerine soğan sürüp Güzel’in karşısına yaşlı gözlerle çıkmışlar ve ondan ayrılmak istemedikleri için ağladıklarını söylemişler. Güzel bir hafta daha kalmaya söz vermiş.<br />
<br />
      Çok geçmeden Güzel, Canavar’ı babasını özlediği kadar özlediğini fark etmiş. Bir gün rüyasında Canavar’ı şatonun bahçesinde kaskatı ve cansız yatarken görmüş. Uyandığında, ‘Benim yaptığım düpedüz acımasızlık!’ diye düşünmüş. Hemen yüzüğünü parmağından çıkarıp, başucundaki sehpanın üzerine koymuş. Sabah gözlerini Canavar’ın şatosunda açmış.<br />
<br />
      O günün akşamı Canavar’ı beklemiş. Saat dokuz olmuş. Canavar gelmemiş. Dokuzu çeyrek geçmiş, ortalarda yok. Birden endişe içinde koşa koşa şatodan bahçeye çıkmış. Canavar bahçede boylu boyunca yatıyormuş. ‘Onun ölümüne neden oldum!’ diye düşünmüş Güzel. Hemen ona sarılmış. Canavar’ın kalbi hâlâ atıyormuş!<br />
<br />
      “Artık dönmezsin diye düşündüm. Yemeden içmeden kesilip ölmeye hazırlandım,” demiş Canavar fısıltılı bir sesle.<br />
<br />
      “Ama ben seni seviyorum Canavar!” demiş Güzel. “Seninle evlenmek istiyorum.”<br />
<br />
      O anda tuhaf bir şey olmuş. Birden sanki şato daha bir güzel, daha bir ışıltılı hale gelmiş. Güzel bir süre etrafına bakınmış, sonra tekrar Canavar’a çevirmiş başını. Fakat Canavar yerinde yokmuş. Yattığı yerde şimdi genç ve yakışıklı bir prens duruyormuş.<br />
<br />
      “Ben Canavar’ı istiyorum,” diye ağlamaya başlamış Güzel. Prens bu sırada ayağa kalkmış.<br />
<br />
      “Canavar benim,” demiş. “Kötü bir peri bana büyü yapmıştı. Beni yüzüne bakılamayacak kadar çirkin bir yaratığa dönüştürmüştü. Bana benimle evlenmek istediğini söylemeseydin, hayatımın sonuna kadar öyle kalacaktım.”<br />
<br />
      Prens Güzel’i şatoya götürmüş. Şatoda Güzel, babası ve rüyasında gördüğü iyi periyle karşılaşmış.<br />
<br />
      “Gösterdiğin cesaretin ödülünü aldın,” demiş iyi peri Güzel’e.<br />
      Peri sihirli değneğini sallamış. Birden şatodaki herkes Prens’in topraklarında bulmuş kendini. Orada halk coşku ve alkışlarla karşılamış Prens’i. Çok geçmeden Güzel ve Canavar evlenmişler. Dünyanın gelmiş geçmiş en mutlu Prens ve Prensesi olmuşlar.<br />
 <br />
<span style="color: #ff3333;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Madame de Beaumont</span></span></span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><br />
<br />
<span style="color: #ff3333;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Güzel Ve Çirkin Çocuk Masalı</span></span><br />
<br />
Bir zamanlar zengin bir tüccar varmış. Üç kızı olan bu tüccarın kızlarının ikisi son derece bencilmiş. Ama üçüncüsü, yani adı Güzel olanı hem iyi hem de sevgi doluymuş.<br />
<br />
Bir gün tüccar, gemilerinin şiddetli bir fırtınada battığı haberini almış. Zavallı adam varını yoğunu kaybetmiş, geriye bir tek kasabadaki küçük evi kalmış.<br />
<br />
      <br />
<br />
      Açgözlü iki kardeş bu durumdan hiç hoşlanmamışlar. Yatakta yatmak ve oflayıp puflamaktan başka bir şey yapmaz olmuşlar. Evin bütün işleri Güzel’e kalmış.<br />
<br />
      Bir zaman sonra tüccar kayıp gemilerinden birinin limana ulaştığını duymuş. Haberin doğru olup olmadığını öğrenmek için yola çıkmadan önce kızlarına, dönüşte size ne hediye getireyim, diye sormuş. Açgözlü iki kardeşin neşeleri hemen yerine gelmiş.<br />
<br />
      “Elbiseler ve mücevherler!” isteriz demişler.<br />
<br />
      “Peki ya sen Güzel?” diye sormuş tüccar.<br />
<br />
      “Bir gül. O bana yeter,” demiş Güzel.<br />
<br />
      Birkaç gün sonra tüccar evine dönmek üzere üzgün üzgün yola koyulmuş. Yine yoksulmuş, çünkü son gemiden ona kalan paraları da dolandırıcılara kaptırmış. Akşam karanlığı bastırırken bir ormana varmış. Orman hem karanlık, hem de soğukmuş. Şimşekler çakıyor, rüzgâr yerden karları havalandırıyormuş. Uzaklardan kurtların uluma sesleri geliyormuş.<br />
<br />
      Tüccar nereye gittiğini bilmeden atıyla birlikte karların üzerinde bata çıka saatlerce yol almış, derken birden ileride pencerelerinden dışarı parlak ışıklar sızan son derece güzel bir şato görmüş. Ama bu çok garip bir şatoymuş, çünkü şöminelerinde harıl harıl ateş yanmasına, bütün odaları gün gibi aydınlık olmasına rağmen ortada kimsecikler yokmuş. Tüccar seslenmiş, seslenmiş, cevap veren olmamış. Sonunda, beklemenin bir anlamı olmadığını anlayınca, atını ahıra bağlamış ve salondaki uzun masanın üzerinde hazır bekleyen yemeği yemiş. Sonra bir yatağa yatıp uyumuş.<br />
<br />
      Sabah uyandığında onun için bırakılmış yeni giysiler bulmuş yanı başında. Aşağıda da güzel bir kahvaltı onu bekliyormuş.<br />
<br />
      “Bu şato, bana acıyan iyi kalpli bir periye ait herhalde,” demiş tüccar.<br />
<br />
      “Ona bir teşekkür edebilseydim keşke.”<br />
<br />
      Tüccar şatodan ayrılırken, bahçedeki gülleri fark etmiş. ‘Hiç yoksa Güzel’e verdiğim sözü yerine getireyim,’ demiş içinden. Güllerden birini koparmış. Ama koparır koparmaz müthiş bir kükremeyle inlemiş her yan. Çalıların arkasından korkunç görünüşlü bir canavar çıkmış. Öylesine korkunçmuş ki, tüccar neredeyse korkusundan bayılacakmış.<br />
<br />
      “Seni değer bilmez adam!” diye kükremiş Canavar. “Hayatını kurtardım! Seni besledim, giydirdim! Sen kalkmış güzel güllerimi çalıyorsun. Hemen ölmeyi hak ettin!”<br />
<br />
      Tüccar Canavar’ın karşısında diz çökmüş. “Gülü kızlarımdan birine götürecektim efendim,” demiş.<br />
<br />
      “Ben efendi falan değilim, bir Canavar’ım,” diye hırlamış yaratık. Sonra tüccarın tepesine dikilmiş. “O değerli kızlarına gelince... Git, sor bakalım onlara, hayatına karşılık içlerinden biri gelip benimle birlikte yaşar mı? Bu teklifimi kabul eden olmazsa, üç ay içinde öleceksin.”<br />
<br />
      Tüccar gün ışığıyla aydınlanmış ormanın içinden, üzgün bir şekilde atını sürüp evine dönmüş. Evde iki bencil kız kardeş babalarının başından geçen korkunç maceraları dinlerken kıllarını bile kıpırdatmamışlar. Babaları onlara giysi ve mücevher getirmedi diey küplere binmişler. Ama Güzel onlar gibi yapmamış.<br />
<br />
      “Baba, izin ver ben gideyim,” demiş hiç tereddüt etmeden.<br />
<br />
      “Tabii sen gideceksin, suç senin,” demiş kardeşleri. “Gül isterim diye tutturmasaydın, Canavar babamızı öldürmeyi düşünmeyecekti.”<br />
<br />
 <br />
<br />
      Üç ay geçince tüccar şatoya Güzel’le birlikte gitmiş. Her şey orayı ilk gördüğü gibiymiş: etrafta yine kimsecikler yokmuş, sofra hazırmış. Yemeklerini yemeyi bitirdiklerinde Canavar ortaya çıkmış. Güzel korkusundan tir tir titremeye başlamış, çünkü Canavar babasının anlattığı kadar korkunçmuş, hatta daha da korkunç!<br />
<br />
      “Buraya kendi isteğinle mi geldin?” diye sormuş Canavar.<br />
<br />
      “Evet,” demiş Güzel.<br />
<br />
      “O zaman baban sabah olunca buradan gidecek ve bir daha buraya hiç gelmeyecek.”<br />
<br />
      Sabah olup da babası gidince Güzel tek başına kalmış. Önce bir süre ağlamış, ama sonra gördüğü rüyayı hatırlayıp biraz olsun rahatlamış. Rüyasında bir peri, “Üzülme, babanın hayatını kurtarmak için gösterdiğin bu cesaret karşılıksız kalmayacak,” demiş ona.<br />
<br />
      ‘Belki de bu yaşama alışırım,’ diye düşünmüş, neşesi yerine gelmiş azıcık. Bahçede dolaşmış, güllere bakarken içi hüzünle dolmuş. Sonra şatonun içini gezmiş. Oda kapılarından birinin üzerinde adının yazılı olduğunu görünce çok şaşırmış. Kapıyı açıp içeri bakmış. Oda tam istediği gibi döşeliymiş, kitaplarla, müzik aletleriyle doluymuş.<br />
<br />
      ‘Canavar beni burada rahat ettirmeye çalıştığına göre, bana zarar vermez herhalde,” diye düşünmüş Güzel.<br />
<br />
      Sonra bir kitap almış eline. Kitabın üzerinde altın yaldızla, “Sevgili Kraliçem. Her isteğin emirdir benim için,” diye yazıyormuş.<br />
<br />
      “Şu anda babamı görebilseydim keşke!” demiş Güzel yüksek sesle Bunu der demez odanın öte ucundaki aynada babasının görüntüsü belirmiş. Böylece Güzel’in yalnızlık duygusu ve ev hasreti biraz olsun geçmiş.<br />
<br />
      O gece yemekte Canavar ortaya çıkmış. “Seni izlememe izin verir misin Güzel?” diye sormuş.<br />
<br />
      “Buranın sahibi sizsiniz,” demiş Güzel.<br />
<br />
      “Hayır,” demiş Canavar. “Şatom senin emrindedir. İstersen hemen giderim.” Canavar bir an duraksamış. “Yalnız bir şey soracağım. Beni çok mu çirkin buluyorsun?”<br />
<br />
      Güzel ne diyeceğini bilmemiş önce. Sonra başını kaldırıp Canavar’a bakmış. “Bunu söylemek istemezdim, ama doğruyu söylemem gerek. Evet, çirkin buluyorum,” demiş.<br />
<br />
      Güzel, yemeğini bitirince Canavar, “Benimle evlenir misin?” diye sormuş.<br />
<br />
      “Hayır Canavar, asla,” demiş Güzel.<br />
<br />
      Canavar derin bir iç geçirirken çıkardığı ses, tüm şatoda yankılanmış.<br />
<br />
      Her gece saat dokuzda Canavar konuşmak için Güzel’in yanına geliyormuş. Güzel, gün geçtikçe Canavar’a alışmaya başladığını fark etmiş. Hatta geç kaldığında onu merak bile ediyormuş. ‘Keşke,’ diyormuş, ‘bu kadar çirkin olmasaydı! Keşke ikide birde bana evlenme teklif etmeseydi! Çünkü Güzel, Canavar’ın, evlilik teklifini geri çevirdiğinde çıkardığı o sesten çok korkuyormuş.<br />
<br />
      Canavar bir gün, “Beni sevmeyebilirsin ama, beni bırakıp gitmemeye söz vermelisin,” demiş. Her günü birbirine benzeyerek üç ay böyle geçmiş.<br />
<br />
      Derken bir gün Güzel aynada babasının hasta olduğunu görmüş. Hemen Canavar’a babasına bakmak için eve gitmek istediğini söylemiş.<br />
<br />
      “Gidebilirsin, Güzel,” demiş Canavar. “Ama geri dönmezsen kederimden öleceğimi biliyorsun, değil mi? Korkarım ki, babanın yanında kalmak isteyeceksin ve dönmeyeceksin. Ama eğer fikrini değiştirir de dönmek istersen, yüzüğünü yatağının yanındaki sehpaya koyman yeterli. Sabah olduğunda şatomda açacaksın gözlerini.”<br />
<br />
      “Bir hafta sonra döneceğim, söz,” demiş Güzel.<br />
<br />
      Ertesi sabah Güzel, babasının evinde, kendi yatağında açmış gözlerini. Babası onu karşısında görünce çok sevinmiş, kendini daha iyi hissetmiş. O gün öğleden sonra, kısa süre önce evlenmiş olan kız kardeşleri babalarını ziyarete gelmişler. Eve geldiklerinde babalarının biricik kızını karşılarında görünce kıskançlıktan ve öfkeden çatır çatır çatlamışlar.<br />
<br />
      “Dinle!” demiş iki kardeşten biri. “Ona bir oyun oynayalım. Burada bir hafta daha kalmasını sağlayalım. O zaman Canavar gelip onu öldürür.” Bağırıp çağırıp onu kötülemek yerine, iki kardeş gözlerine soğan sürüp Güzel’in karşısına yaşlı gözlerle çıkmışlar ve ondan ayrılmak istemedikleri için ağladıklarını söylemişler. Güzel bir hafta daha kalmaya söz vermiş.<br />
<br />
      Çok geçmeden Güzel, Canavar’ı babasını özlediği kadar özlediğini fark etmiş. Bir gün rüyasında Canavar’ı şatonun bahçesinde kaskatı ve cansız yatarken görmüş. Uyandığında, ‘Benim yaptığım düpedüz acımasızlık!’ diye düşünmüş. Hemen yüzüğünü parmağından çıkarıp, başucundaki sehpanın üzerine koymuş. Sabah gözlerini Canavar’ın şatosunda açmış.<br />
<br />
      O günün akşamı Canavar’ı beklemiş. Saat dokuz olmuş. Canavar gelmemiş. Dokuzu çeyrek geçmiş, ortalarda yok. Birden endişe içinde koşa koşa şatodan bahçeye çıkmış. Canavar bahçede boylu boyunca yatıyormuş. ‘Onun ölümüne neden oldum!’ diye düşünmüş Güzel. Hemen ona sarılmış. Canavar’ın kalbi hâlâ atıyormuş!<br />
<br />
      “Artık dönmezsin diye düşündüm. Yemeden içmeden kesilip ölmeye hazırlandım,” demiş Canavar fısıltılı bir sesle.<br />
<br />
      “Ama ben seni seviyorum Canavar!” demiş Güzel. “Seninle evlenmek istiyorum.”<br />
<br />
      O anda tuhaf bir şey olmuş. Birden sanki şato daha bir güzel, daha bir ışıltılı hale gelmiş. Güzel bir süre etrafına bakınmış, sonra tekrar Canavar’a çevirmiş başını. Fakat Canavar yerinde yokmuş. Yattığı yerde şimdi genç ve yakışıklı bir prens duruyormuş.<br />
<br />
      “Ben Canavar’ı istiyorum,” diye ağlamaya başlamış Güzel. Prens bu sırada ayağa kalkmış.<br />
<br />
      “Canavar benim,” demiş. “Kötü bir peri bana büyü yapmıştı. Beni yüzüne bakılamayacak kadar çirkin bir yaratığa dönüştürmüştü. Bana benimle evlenmek istediğini söylemeseydin, hayatımın sonuna kadar öyle kalacaktım.”<br />
<br />
      Prens Güzel’i şatoya götürmüş. Şatoda Güzel, babası ve rüyasında gördüğü iyi periyle karşılaşmış.<br />
<br />
      “Gösterdiğin cesaretin ödülünü aldın,” demiş iyi peri Güzel’e.<br />
      Peri sihirli değneğini sallamış. Birden şatodaki herkes Prens’in topraklarında bulmuş kendini. Orada halk coşku ve alkışlarla karşılamış Prens’i. Çok geçmeden Güzel ve Canavar evlenmişler. Dünyanın gelmiş geçmiş en mutlu Prens ve Prensesi olmuşlar.<br />
 <br />
<span style="color: #ff3333;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Madame de Beaumont</span></span></span>]]></content:encoded>
		</item>
	</channel>
</rss>